Monthly Archives

Haziran 2016

Koruma Altındaki Çocuklar ve Gençler

By | Röportaj | No Comments

Hayat Sende Derneği / http://www.hayatsende.org/

Sivil Toplum için Destek Vakfı, Hayat Sende Derneğine Kurumsal Program dahilinde hibe desteği sağlıyor.  

Hayat Sende Derneği ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz.

“Ülkemizdeki çocuk koruma sisteminde, halen personel eliyle bakımın hakim olduğu koruma modeli uygulanmaktadır. Gelişmiş ülkelerde koruma altındaki çocukların ortalama yüzde 85’i aile temelli hizmetlerden yararlanarak hayata hazırlanırken, ülkemizde bu oran maalesef çok yoğun kampanyalara rağmen henüz yüzde 25 civarındadır.”

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Hayat Sende’nin çalışma alanından ve bu konuda Türkiye’deki durumdan kısaca bahsedebilir misiniz?

Hayat Sende Derneği (HD): Hayat Sende Derneği 2007 yılında devlet korumasında yetişen bir grup idealist genç tarafından kurulmuştur. Hayat Sende’nin hedefi yuvaların kapatıldığı, tüm çocukların sevgi dolu ailelerde hayata hazırlandığı bir dünyadır.

Ülkemizde koruma altında 17.800 çocuk ve genç bulunmaktadır. Bu çocuk ve gençlerin 4.600’ü koruyucu aile modelinden yararlanarak hayata hazırlanırken, 13.200 çocuk ve genç ise çocuk evi, sevgi evi, yetiştirme yurdu, çocuk yuvası, çocuk destek merkezi gibi farklı kurum ve kuruluşlarda kalmaktadır. Her yıl ortalama 700 çocuk ise evlat edindirilmektedir.

DV: Türkiye’de koruma altındaki çocukların ve gençlerin karşılaştığı öncelikli sorunlar sizce nedir? Hayat Sende bu sorunun çözümüne nasıl katkı sağlıyor?

HD: Ülkemizdeki çocuk koruma sisteminde halen personel eliyle bakımın hakim olduğu koruma modeli uygulanmaktadır. Gelişmiş ülkelerde koruma altındaki çocukların ortalama yüzde 85’i aile temelli hizmetlerden yararlanarak hayata hazırlanırken, ülkemizde bu oran maalesef çok yoğun kampanyalara rağmen henüz yüzde 25 civarındadır. İşte Hayat Sende tam da bu noktada ailesizliğin bir çocuk için şiddetle eşdeğer olduğunu, tüm çocukların “Ben kimin aklındayım?” sorusunu kendisine sorduğunu, bu sorunun cevabının çocuğu destekleyen bir ebeveyn olması durumunda çocuğun hayata çok daha başarılı şekilde hazırlandığını bilmekte ve çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmektedir. Aile Hakkı giderek gerek ulusal gerekse uluslararası bağlamda temel insan haklarından birisi olarak görülmeye başlamıştır. Maalesef ülkemizde ise koruma altındaki çocuklar için aile temelli hizmetleri savunan sivil toplum örgütü bir elin parmağını geçmezken, binlerce sivil yapılanmanın halen geleneksel hayır-hasenat yaklaşımıyla gereksiz bir şekilde toplumun hem insan hem de finansal kaynağını çocukların gelişimine onulmaz zararlar veren yuva ve yurt modellerine aktardığı görülmektedir.

Tüm bu sorunlar ele alındığında Hayat Sende aile ve toplum temelli hizmetlerin geliştirilmesi bağlamında kapsamlı bir farkındalık oluşturmakta; ulusal ve uluslararası alandan birçok yenilikçi yaklaşımı ülke gündemine sokmaktadır. Bu konuda en çok zorlanılan husus ise, yuva ve yurtlara bağış yapmanın geleneksel olarak çok yaygın olmasıdır.

DV: Uzun süredir ‘Her çocuğa bir aile’ amacı ile devletin uygulamalarını geliştirmeye çalışıyorsunuz. Son durumla ilgili bilgi verebilir misiniz?

HD: Ülkemizdeki Çocuk Koruma Sistemi son on yıldır önemli bir değişim geçirmekte. Geleneksel olarak ülkemizde çocuk koruma sisteminde personel eliyle bakım hakim rasyonalite olarak görülmekte idi. 2005 yılında Malatya Çocuk Yuvası’nda yaşanan şiddet olayları kamuoyunda oldukça yoğun tepki alınca Çocuk Koruma Sistemi dönüşmeye başlamıştır. Bu süreçte yoksulluk sebebiyle yuvalara çocuk almak neredeyse sonlandırılmış, ailelere mali ve psikososyal destekler verilmeye başlanmıştır. Yuvalarda kalan 11.000 çocuğun da verilen bu desteklerle ailelerine döndürüldüğü görülmektedir. Ayrıca koruyucu aile ve evlat edinme modellerine ilişkin de kapsamlı bir farkındalık oluşturulmuştur. 2012 yılında koruma altındaki çocukların yalnızca 1.225’i koruyucu ailedeyken, bugün bu rakam dörde katlanmıştır. Evlat edinme sayılarının da yılda ortalama 300-400’lerden 700’lere çıktığı görülmektedir. Bununla birlikte bu hızlı büyümeden de kaynaklı olarak halen birçok sorunun olduğu görülmektedir. Bizler alanda birlikte çalıştığımız derneklerle beraber, bu modellerin sağlıklı bir şekilde kurgulanabilmesi için gerek personel eğitimi gerekse ailelere psikososyal destekler vererek alanı pozitif yönde dönüştürmeye çalışıyoruz.

DV: Türkiye’de STK’ların finansal sürdürülebilirliği ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Acaba Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe derneğinize nasıl bir katkı sağlayacak? Daha sonrasında kaynak geliştirme alanında yapacağınız çalışmalar nelerdir?

HD: Hayat Sende olarak finansal sürdürülebilirliğimiz konusunda ilk kurulduğumuz dönemde daha çok proje bazlı giderken son 2 yılda bireysel bağışçılığın geliştirilmesine daha çok odaklandık. Bu konuda yaptığımız alternatif kaynak geliştirme stratejilerimiz oldukça önemli sonuçlar verdi. Bugün özellikle Vakfınızdan aldığımız destek sonrasında daha ilk ayda bireysel bağışçılarımızın ikiye katlanarak 3.000 TL civarına çıktığını memnuniyetle görebiliyoruz. Hedefimiz projenin sonuna kadar bireysel bağışçılarımızın katkısını 5.000 TL seviyesine çıkartmak.

Kurumsal bağışçılık ise derneğimizin en fazla eksikliğini hissettiği alan. Bu konuda farklı sivil toplum örgütlerinin stratejilerini inceleyerek, yerinde çalışma ziyaretleri yaparak, yenilikçi modelleri bünyemizde uyarlayarak kurumsal bağışçılarımızın da arttırılmasını hedeflemekteyiz.

DV: Sizce STK’ların özellikle bireysel bağışçılara yönelik çalışmalarını geliştirmeleri gerekiyor mu? Bu konudaki deneyimizden bahseder misiniz?

HD: Bireysel bağışçılığın geliştirilmesi Türkiye’de en fazla eksikliği hissedilen alanlardan birisi. Sivil toplum örgütlerine maalesef güvenilmiyor. Sivil toplum örgütlerinin de birçoğunun gizli ajandaları maalesef olabiliyor. Ayrıca yeterince şeffaf bir şekilde gerek karar alma süreçlerini gerekse bütçelerini yayınlamamaları önemli bir problem. Bizler bu noktada tüm faaliyet raporlarımızı, denetleme kurulu raporlarımızı sitemizde yayınlıyoruz. Önümüzdeki dönemdeki hedefimiz ise yıllık Yeminli Mali Müşavir Denetimi yaptırmak.

Bu noktada vurgulamak istediğimiz ana hususlardan birisi ise, sivil toplum örgütlerinin toplumla diyalog kurmada önemli hatalar yapmaları. Genelde sosyal medyayı iç iletişim aracı olarak doğrudan hizmet sağlayıcısı olduğu hedef kitlesine yönelik kullanması mesela böyle hatalardan birisi. Bunun yerine daha çok toplumla diyalog kurulmaya çalışılması, iç iletişim için ise alternatif mekanizmaların kurulmaya çalışılması olmalı.

Tabi bürokrasinin baskınlığı, Yardım Toplama Kanunu’nun sıkıntıları, sosyal etkinin ölçülmesinde yeterli teknik kapasitenin olmaması ve topluma anlatılmaması da bireysel bağışçılığın geliştirilmesindeki ana sıkıntılar.

Sorunuzun özüne gelirsek, fon veren kuruluşların kaynakları gerçekten çok sınırlı ve rekabetçi. Bireysel bağışçılığın geliştirilmesi Türkiye’deki sivil toplumunun geleceği için olmazsa olmaz. Her yıl hedefler koyarak yıllık gelirimizin en az yüzde 50’sini bireysel bağışlardan temin etmeye çalışmak ana hedefimiz.

Toplumsal Travmalara Psikososyal Destek

By | Kurumsal Destek | No Comments

Türk Psikologlar Derneği (TPD) İzmir Şubesi, 1989 yılında toplum yararına yönelik programların oluşturulmasını, uygulanmasını sağlamak ve psikolojinin hem yerel hem de uluslararası arenada desteklenmesinde aktif bir rol almak amacıyla kurulmuştur.

Derneğin İzmir Şubesi içinde LGBTI Çalışmaları Birimi, Travma, Afet ve Krize Müdahale Birimi, Çocuk ve Ergen Çalışmaları Birimi, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Birimi, son olarak 2016 Genel Kurulu’ndan sonra kurulan Ar-Ge ve Proje Birimi bulunmaktadır. 

Bahsedilen sorun alanları içinde tüm birimler hak temelli çalışmalarını aktif olarak yürütmekte, ancak son 2 yıldır özellikle travma, afet ve krize müdahale alanında; doğal ve doğal olmayan afetler ile insan eliyle yapılmış travmalarda, travmalardan etkilenen kişilere ve gruplara ücretsiz psikososyal destek çalışmaları yürütmektedir. 

Soma faciası, Ankara patlaması gibi toplumsal travma yaratan olaylarda dernek aktif rol almıştır. 

Derneğin uzman gönüllüleri gerek travmalardan direkt olarak gerekse dolaylı olarak etkilenen kişilerde çalışmalarını ücretsiz olarak sürdürmektedir. 

Sivil Toplum için Destek Vakfı, travmatik olaylara müdahale kapasitesini arttırmak için 10 gönüllü uzmanın alacağı EMDR eğitimi için TPD İzmir Şubesi’ne hibe desteği sağlamaktadır. 

EMDR, Türkçe açılımıyla Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme, eğitimi toplumsal travma yaşamış bireylere psikososyal destek sağlamak amacıyla kullanılacaktır.

Suriyelilerin Türkiye’de Yaşadıkları Sorunlara Genel Bir Bakış

By | Uzman Görüşü | No Comments

Cenk Soyer (İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı) / www.ikgv.org  

Mart 2011’de Suriye’de başlayan rejime yönelik protestolar ve iç karışıklığa müteakip Nisan 2011’de Hatay Cilvegözü sınır kapısında ilk Suriyeli kitlesel akını başladı. 252 kişilik ilk Suriyeli grubu 29 Nisan 2011 tarihinde sınırdan içeri alındı. Sonrasında da Suriye sınırı boyunca farklı sınır kapılarından kitlesel kabuller devam etti.

Ülkemize kitlesel akınla gelen Suriyelilere sağlanan koruma uluslararası literatüre göre “Geçici Koruma”dır. Geçici koruma, kitlesel akın olaylarında acil çözümler bulmak üzere geliştirilen bir koruma biçimidir. Devletlerin geri göndermeme yükümlülükleri çerçevesinde kitleler halinde ülke sınırlarına ulaşan kişilere, bireysel statü belirleme işlemleri ile vakit kaybetmeden, uygulanan pratik ve tamamlayıcı bir çözüm yoludur. Kitlesel sığınmanın varlığından söz edebilmek için uluslararası bir sınıra doğru dikkate değer sayıda insan hareketliliğinin olması, bu hareketliliğin hızlı bir varışla devam etmesi, ev sahibi (karşılayan) devletin yakın dönemde mevcut bireysel sığınma prosedürlerini uygulayamayacak hale gelmesi gerekmektedir. Bu unsurları içeren kitlesel akının devam eder hale gelmesi durumunda geçici koruma sağlanır.

Türkiye’ye kitleler halinde gelmiş ve burada yaşayan Suriyelilere, ilk geldikleri andan itibaren ‘misafir’  tanımlaması yapılmıştır. ‘Misafir’ tanımı ve algısı, bir yandan Suriyelileri uluslararası hukuk bağlamında statüsüz bir konuma koyarken bir yandan da toplum içerisinde, Suriye’deki durumun istikrarlı hale gelip gelmediğine bakmaksızın, bir süre sonra geri dönecekler yaklaşımını oluşturmaktadır. Bu sebeple,  Suriyelilerin Türkiye’deki mevcut durumu daha sıkıntılı hale gelmektedir.

Türkiye’nin karşılaştığı kitlesel akınlar karşısında aldığı tedbir ve önlemler dikkate alınarak 30/03/2012 tarihinde “Türkiye’ye Toplu Sığınma Amacıyla Gelen Suriye Arap Cumhuriyeti Vatandaşlarının ve Suriye Arap Cumhuriyetinde İkamet Eden Vatansız Kişilerin Kabulüne ve Barındırılmasına İlişkin Yönerge” İçişleri Bakanlığı tarafından yürürlüğe konuldu.

Yanı sıra, Türkiye’nin mültecilik ile ilgili ilk yasal düzenlemesi olan “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” 11 Nisan 2013 tarihli 28615 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Geçici koruma da Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. Maddesinde düzenlenmiştir.

Bu bağlamda Türkiye, aşağıda yer alan geçici korumanın üç temel unsurunu; açık sınır politikası ile ülke topraklarına kabul, geri göndermeme ilkesi, gelen kişilerin temel ve acil ihtiyaçlarının karşılanmasını yerine getirerek Suriyelilere geçici koruma sağlamaktadır.

2011 Nisan’ından bu yana kitlesel akınlarla Türkiye’ye gelen Suriyelilerin bir kısmı 10 ilde (Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis, Kahramanmaraş, Mardin, Hatay, Adana, Adıyaman, Osmaniye ve Malatya) AFAD tarafından kurulan geçici barınma merkezlerinde (kamplarda) kalırken çok büyük kısmı Türkiye’nin, geçici barınma merkezlerinin de dahil olduğu, tüm illerinde yaşamaktadır. 11 Mart 2013 tarihli Göç İdaresi Genel Müdürlüğü sayfasında yayınlanan resmi istatistiklere baktığımızda, geçici koruma merkezlerinde yaşayan Suriyeli sayısı 272.812 iken, geçici koruma merkezleri dışında, illerde yaşayan Suriyelilerin sayısının 2.475.134 olduğunu görmekteyiz1. Suriyeli nüfusunun en yoğun olduğu ilk üç il sıralamasında birinci sırayı 400.967 Suriyeli nüfusu ile Şanlıurfa alırken, bunu 394.465 Suriyeli ile İstanbul ve 385.997 Suriyeli ile Hatay ili takip etmektedir2. Tabii bu rakamlara bakarken bu rakamların kayıt altına alınmış Suriyelileri gösterdiğini bilmemiz halen kayıt yaptırmamış Suriyeliler de bulunduğunu, dolayısı ile de Türkiye’de yaşayan Suriyeli nüfusunun resmi rakamların daha üstünde olduğunu da göz önünde bulundurmamız gerekir.

Türkiye’de yaşayan Suriyelilere Geçici Koruma Rejimi bağlamında eğitim, sağlık hizmetlerine erişim gibi temel haklara ulaşabilme imkanı sağlanmıştır. Ancak Suriyelilerin sağlanan temel haklardan faydalanabilmeleri için öncelikle ikamet ettikleri illerdeki yetkililere, yani Yabancılar Polisi ve/veya Göç İdaresi birimlerine, kayıt yaptırmaları ve geçici koruma kimlik belgelerini almaları gerekmektedir. Kayıt altına alınmamış Suriyelilerin kayıt yaptır(a)mamalarının da farklı gerekçeleri bulunmaktadır. Bunlara baktığımızda, Yabancılar Şube ve Göç İdaresi birimlerinde kayıtların randevu sistem üzerinden yapılması ve ileri tarihlere randevu verilmesi ve bir kısım Suriyelinin de Türkiye’de yetkililere kayıt yaptırmaları durumunda üçüncü ülkeye yerleştirilme prosedürlerinin olumsuz etkileneceği düşüncesi gelmektedir. Üçüncü ülkeye yerleştirilme prosedürlerinin olumsuz etkileneceği düşüncesinin altında, bir yandan kayıt esnasında yetkililer ile paylaştıkları bilgilerinin Suriye rejiminin eline geçmesi ve Suriye’ye geri gönderilme korkusu da yatmaktadır. Geçici Koruma Rejimi altında korumaya alınan Suriyelilerin üçüncü ülkeye yerleştirilme prosedürü, mülteci kabul eden ülkelerin Suriyeliler için açtıkları kotalar doğrultusunda Göç İdaresi Genel Müdürlüğü ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin yaptıkları değerlendirmeler doğrultusunda sınırlı sayıda yapılmakta ve öncelik en hassas durumda olan Suriyelilere verilmektedir. Yine bu bağlamda Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün resmi rakamlarına göre3, Suriyelilere 2015 yılında kota açan ülkelere baktığımızda 7000 kişi ile ABD’nin ilk sırada olduğunu, bunu 400’er kişi ile Avustralya ve İngiltere’nin takip ettiğini görmekteyiz. Ama 2015 yılı içerisinde ABD’ye sadece 12, İngiltere’ye ise 86 Suriyeli çıkış yapmıştır. Avustralya’ya yerleştirilmek üzere çıkış yapan Suriyeli olmamıştır. Yine 2015’te Norveç 200 kişilik Suriyeli kotası açmış ve 145 kişi yerleştirilmiş, 40 kişilik kota açan İsveç’e ise 10 kişi yerleştirilmiştir. 

Geçici Barınma Merkezlerinde barınan Suriyelilerin gereksinimleri AFAD ve kamp yönetimleri tarafından karşılanırken, kamp dışında yaşayan Suriyeliler, gündelik hayatlarını idame ettirme konularında ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Bu sorunların başında barınma, işsizlik yanı sıra çalışma izni, çocuk işçiliği, sağlık hizmetlerine erişim ve erişim esnasında yaşanan dil bariyeri, artan nefret söylemi ve yukarıda da bahsettiğim üzere kayıt yaptıramama gelmektedir. Burada tekrar vurgulamakta fayda görüyorum, Suriyelilerin geçici koruma rejimi altında sağlanan tüm temel haklardan faydalanabilmeleri için kayıt yaptırmaları ve geçici koruma kimlik belgelerini almaları gerekmektedir. Barınma ile ilgili yaşanan soruna baktığımızda tüm illerde kira rayiçlerinin çok yüksek olduğunu, ev sahiplerinin ederinin çok üstünde kira ücretleri ile evlerini Suriyelilere kiraladıklarını görmekteyiz. İstihdam ile ilgili olarak, yakın zamana kadar Suriyelilerin yasal çalışma izni ile ilgili yasal bir düzenleme yapılmamıştır. Çoğu zaman işverenler, belli yaş üstü yetişkin Suriyelileri çalıştırmak istememektedir. Çalıştırdıkları durumlarda ise çoğu zaman Suriyelilerin Türkiyelilere ödenen maaşların çok altında rakamlara çalıştıklarına, çoğu zaman ödemelerini alamadıklarına, keyfi olarak işten çıkartıldıklarına sıkça rastlamaktayız. Suriyeli çalışanlar, iş kazası yaşamaları durumunda haklarını yasal olarak aramaktan hem hukuki mekanizmaları bilmemeleri hem de sınır dışı edilebilecekleri korkusu ile çekinmektedir. Çocuk işçiliği sayısı gün geçtikçe artmakta, merdiven altı atölyelerde çok ucuz iş gücü olarak küçük yaşlardaki Suriyeli çocuklar çok uzun saatler boyunca neredeyse karın tokluğuna çalıştırılmaktadır. Çocuk işçiliğinin önüne geçilememesi Suriyeli çocukların eğitime katılmalarının önünde de engel teşkil etmekte ve bu durum bir nesil Suriyeli çocuğun eğitimsiz kalmasına doğru ilerlemektedir. Suriyelilerin çalışma izinlerine yönelik yasal düzenleme yakın zamanda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yapılmış ve “Geçici Koruma Sağlanan Yabancıların Çalışma İzinlerine Dair Yönetmelik” 11.01.2016 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe girmiştir ama ilk elden bu düzenleme Suriyelilerin belli alanlarda ve sınırlı sayıda çalışabileceklerini göstermektedir.

Türkiye’de yetkililere kayıt yapmış ve geçici koruma kimlik belgesini almış Suriyelilerin sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı bulunmaktadır ve sağlık masrafları AFAD tarafından karşılanmaktadır. Ancak, hastanelerde ve sağlık hizmeti sunan kurumlarda dil bariyerinin olması Suriyelilerin sağlık hizmetlerine erişiminde büyük sıkıntılar yaratmaktadır. Hastanelerde yeterli sayıda Arapça konuşan tercüman olmaması Suriyelilerin sağlık ile ilgili sıkıntılarını doktorlara ve sağlık çalışanlarına doğru şekilde iletebilmelerinin önünde büyük engel teşkil etmektedir. Yanı sıra, sağlık hizmeti veren kurumlarda ayrımcı yaklaşımlara da maruz kalmaktadırlar. Şikayet mekanizmaları konusunda yeterli bilgileri olmaması ve yine dil bariyeri sebepli bu şikayetlerini ilgili birimlere taşıyamamaktadır. 

Yukarıda da bahsettiğim ‘misafir’ algısının ve dolayısı ile Türkiye’de uzun süre kalmayacakları düşüncesinin sonucu olarak, Türkiyelilerden Suriyelilere yönelik nefret söylemi, saldırı ya da ayrımcı davranışların da gittikçe arttığı görülmektedir. Özellikle istihdam konusunda Suriyelilerin ucuz iş gücü olarak Türkiyelilerin işlerini çaldıkları, yanı sıra ‘misafirler, misafirliklerini ve hadlerini bilsinler’ algısı bu nefret söylemini desteklemektedir. Bu tür haberlere yazılı ve görsel medyada sık sık rastlamaktayız. Suriyelilere yönelik saldırı haberleri 2014 yazı boyunca özellikle Gaziantep’te yaşayan olaylar sırasında medyada sıkça yer aldı.

Suriyeli nüfusunun en yoğun olduğu illerden olan İstanbul’da hem Avrupa hem Anadolu yakasında Suriyelilere yönelik hizmet veren yerli ve yabancı sivil toplum kurumlarının ve merkezlerinin sayısı büyük ihtiyaç doğrultusunda artmaktadır. Bu merkezler Suriyelilerin yoğun yaşadıkları diğer illerde de hizmet vermektedir. Bu merkezlerde, İstanbul’da yaşayan Suriyelilere yönelik psiko-sosyal danışmanlık ve toplum merkezi hizmetleri verilmektedir. Psiko-sosyal danışmanlıklar bağlamında, savaş travması ile Türkiye’ye gelmiş Suriyelilere İstanbul’da temel hak ve hizmetlere ulaşım konusunda yaşadıkları sıkıntılara çözüm bulunmaya çalışılmakta yanı sıra da psikolojik destekler hem yetişkinler hem de çocuklar özelinde verilmektedir. Toplum merkezli hizmetler bağlamında Suriyelilerin, yine hem yetişkinler hem de çocuklar özelinde, İstanbul’daki yaşamlarına adapte olmalarına ve uyumlanmalarına yönelik farklı atölye çalışmaları (Türkçe, bilgisayar, travma ve sanat terapi grupları, el becerisi…gibi) yapılmaktadır. Bu atölyeler Suriyelilerin ihtiyaçları doğrultusunda tespit edilmekte ve uygulanmaktadır. Benzer şekilde Suriyeli ve Türkiyelilerin bir araya getirilip karşılıklı sorunların çözümlerine yönelik çalışmalara da ağırlık verilmektedir.

Sonuç olarak ileriki dönemde, Suriyeliler ile ilgili ‘misafir’ algısının hem toplum hem de devlet olarak bir tarafa bırakılarak, devlet ve sivil toplum nezdinde izlenecek ve uygulanacak politikaların uyumlanmaya yönelik olarak bir arada yaşama kültürü üzerinden programlanması gerekmektedir. Bu anlayış üzerinden programlanacak çalışmalar hem Suriyelilerin yaşadıkları problemlerin hem de Türkiyelilerden Suriyelilere yönelik ya da tam tersi yükseliş ivmesindeki nefret söyleminin önüne geçilmesinde yardımcı olacaktır.

http://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma_363_378_4713_icerik

Sokağın Konuşulmayan Hafızası

By | Röportaj | No Comments

Karakutu Derneği / http://www.karakutu.org.tr/ 

Sivil Toplum için Destek Vakfı, Karakutu Derneğine Kurumsal Program dahilinde hibe desteği sağlıyor.  

Karakutu Derneği ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz.

“Geçmişte gerçekleştirilen hak ihlalleri, yüzleşme yaşanmadıkça, cezasızlık sürdükçe ve travmalar çözümlenmedikçe günümüzde de farklı şekiller alarak -bazen de şekil bile değiştirmeden- devam ediyor. Tek taraflı, kendisinden başka doğruyu/doğruları kabul etmeyen bir yaklaşımla yaşamak zorunda bırakılan bireyler, başka hikayeleri dinleme fırsatı bulmadıkça bu yaklaşımlarını sorgulama yoluna da gitmiyor.”

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Karakutu Derneği, ne zaman kuruldu ve hangi sosyal sorundan yola çıktı? Genel olarak çalışmalarınızdan bahseder misiniz? 

Karakutu Derneği (KD): Karakutu Derneği, 7 Ocak 2014 tarihinde, uzun yıllardır sivil toplum alanında çalışmakta olan kişilerin ortak hayallerini hayata geçirme çabasıyla kuruldu. Kurucuların hayali, gençlerle toplumsal hafıza alanında çalışmalar yürütmek ve gençlere geçmişle yüzleşme üzerinden sorgulama yeteneklerini geliştirebilecekleri ve barışa katkı sunabilecekleri bir platform olanağı sunabilmekti. Bu hayalin neticesi olan Karakutu’nun ilk adımları, dernekleşmesinden daha önce atılmaya başlandı. Dünyada bu alandan iyi örneklerin incelendiği, yurt içi ve dışında çalışma ziyaretlerinin gerçekleştirildiği, toplumsal hafıza üzerine çalışan uzman ve kurumlarla fikir alışverişinin yapıldığı bir ön hazırlık süreci sonunda yola çıkmak için en uygun metot olarak “Hafıza Yürüyüşü” konsepti belirlendi. 

Karakutu olarak, dünyanın birçok yerinde farklı temalara odaklanan daha çok bir çeşit tur formatı olarak uygulanan Hafıza Yürüyüşü’nü farklı bir biçimde, yenilikçi bir akran eğitim modeli olarak uyguluyoruz. Gençlerin aktif olarak sürece katılabilecekleri, aynı zamanda güçlenmelerine katkı sağlayacak şekilde yenilikçi bir eğitim modeline dönüştürdüğümüz Hafıza Yürüyüşü, Hafıza Yolculuğu adını verdiğimiz eğitim programımızın adımlarından biri.

Yola çıkış noktamız olan, bugün hâlâ geçerliliğini koruyan ve temel meselemizi oluşturan sosyal sorunu da kısaca şöyle özetleyebiliriz: Karakutu olarak, geçmişle yüzleşmenin, barışı sağlama ve demokratikleşmenin vazgeçilmez öğelerinden olduğuna inanıyoruz. Yaptığımız çalışmalarda da karşılaştığımız üzere, hiçbir hak ihlali geçmişte gerçekleştirildiği yerde kalmıyor; yaşananların günümüze uzantıları hem makro hem mikro anlamda hepimizin hayatlarını büyük ölçüde etkilemeye devam ediyor. Bu etkiler, toplumsal barışın sağlanmasında ve birlikte yaşama önünde büyük bir engel oluşturmakla birlikte gündelik hayatlarımıza da daha görünmez ve “normalleşmiş” şekillerde etki ediyor. “Bir daha asla!” nosyonundan hareketle, bu olumsuz etkilerden özgürleşmek için Türkiye’de toplumsal hafıza alanında çalışan birçok kurum ve kişi, çok önemli işler üretiyorlar. Ne var ki bu işlerin büyük kısmı, zaten bu alana ilgi duyan kişiler dışında özellikle bu meselelerle haşır neşir olmayan –hatta çoğunlukla bu meselelerle uğraşma imkanı dahi bulamamış- gençler için erişilebilir değil. Biz, başta resmi eğitim sistemi olmak üzere kurumların sebep olduğu bu erişememe ve katılamama sorununa bir çözüm getirebilmeyi; gençlerin aktif olarak içinde yer alabilecekleri toplumsal hafıza alanına odaklanan çalışmalar yürütmeyi hedefliyoruz. Başka bir deyişle, kronikleşmiş bu sorunun çözümüne, yürüttüğümüz çalışmalarda aktif özneler olarak yer alan gençlerin güçlenmesiyle, onlara sorgulama alanları açarak ve farkındalık geliştirmelerini sağlayacak imkanlar sunarak katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. 

DV: Hatırlamak ve sessizleştirilen hikayelerin görünürlüğünü arttırmak güncel sorun ve çatışmaların çözümünde sizce nasıl bir rol oynuyor?

KD: Yukarıda da belirttiğimiz gibi, geçmişte gerçekleştirilen hak ihlalleri yüzleşme yaşanmadıkça, cezasızlık sürdükçe ve travmalar çözümlenmedikçe günümüzde de farklı şekiller alarak -bazen de şekil bile değiştirmeden- devam ediyor. Bu devamlılık makro boyutta etkileri olan politikalar yoluyla olduğu gibi, bireylerin gündelik hayatlarında da ayrımcılık ve nefret biçiminde karşımıza çıkıyor. Tek taraflı, kendisinden başka doğruyu/doğruları kabul etmeyen bir yaklaşımla yaşamak zorunda bırakılan bireyler, başka hikayeleri dinleme fırsatı bulmadıkça bu yaklaşımlarını sorgulama yoluna da gitmiyor.

Ama egemen olan tarafından sessizleştirilen hikayeleri dinlemek, marjinalleştirilmiş gruplarla temas etmek; tek yönlü bakışın kafalarımızda oluşturduğu düşman tiplemelerinin aslında gerçek olmadığı fikriyle tanışmaya imkan yaratıyor. Geçmişteki hak ihlalleri hakkında bilgi sahibi olma fırsatı yaratan platformlar, başka ihtimallerin varlığını hesaba katarak çok boyutlu düşünmeyi ve sorgulamayı; beraber iyileşmeyi; konuşabilmeyi; anlayabilmeyi; kendi önyargılarınla yüzleşebilmeyi mümkün kılıyor. Karakutu olarak, tüm bunların kendimizden farklı olanı tehdit olarak algılamamanın, dolayısıyla güncel çatışmaların ve sorunların çözümünde ve barışın sağlanmasında çok önemli rol oynadığına inanıyoruz. Gençlerle gerçekleştirdiğimiz etkinliklerin sonrasında aldığımız geribildirimler de bu inancımızı destekliyor. Örneğin:

– (Hafıza Yürüyüşü’ndeki hafıza mekanlarından biriyle ilgili olarak): “Gettoların aslında orada yaşayanlar için ‘güvenli bölge’ olduğunu bugün idrak ettim. Şimdiye kadar ben de ‘X Sokak arındırıldı’ tarzı haberlere inanırdım. Bugünden sonra çok farklı bir gözle bakacağım.”

– “Çocukluktan beri kulaktan duyma öğrendiğimiz şeylerin aslında gerçeği yansıtmadığını ve önyargıların yıkılması için o dönemi yaşayan insanlardan öğrenmenin en doğru olduğunu öğrendim.”

– “Bu kadar fazla biçimde yapılan ayrımcılıkların gün yüzüne çıkması çok iyi oldu. Herkes bireysel olarak kendini yargılamalıdır.”

– (Hafıza Yürüyüşü’ndeki hafıza mekanlarından biriyle ilgili olarak): “6-7 Eylül olaylarına ilişkin az da olsa bilgim vardı Bu mekana ilişkin bugün ilk defa bilgi sahibi oldum. Mekanlara daha dikkatli bakmak gerekiyor. Bu mekan benim için artık sadece çay içtiğim bir mekan olmayacak.”

DV: Geçmişle yüzleşme konusunda neden özellikle gençlerle çalıştığınızı açıklar mısınız?

KD: Yine daha önce belirttiğimiz gibi, geçmişle yüzleşme konusunda Türkiye’de çok önemli çalışmalar yürütmekte olan kuruluşlar, gruplar ve kişiler var. Bu çalışmaların sonucunda yine çok başarılı çıktılar üretiliyor. Ancak bu alanda yapılan çalışmalar ve çıktıları çok büyük bir kesime ulaşamıyor. Özellikle, Türkiye’deki çocukları ve gençleri apolitik ve sessiz, “olaylara karışmayan” ve “tarafsız” yetiştirme geleneği yüzünden birçok genç ne ailesi ne de eğitim sistemi aracılığıyla yaşadıkları toprakların siyasi tarihi, burada yaşanan hak ihlalleri ve mücadeleleri ile ilgili bilgiye ve haliyle fikre sahip olabiliyor.

Halbuki genç nüfus, niceliksel olduğu kadar niteliksel anlamda da dönüştürücü olabilecek bir potansiyele sahip. Fakat gençlerin tamamı, bu potansiyellerini kullanabilecekleri, kendi sözlerini üretebilecekleri ve paylaşabilecekleri yeterli imkana sahip değil. Sosyal medya bu anlamda önemli bir alan açsa da, fiziksel anlamda bir araya gelmek bir arada öğrenme, beraber tartışma, fikir alışverişi yapma açısından çok daha sürdürülebilir bir yöntem. Bizim hedef grubumuz da bu sebeple 16-25 yaş arası gençler. Gençlerin bir araya gelerek, beraber araştırarak, tartışarak, paylaşarak geçmişle yüzleşmesini hem güçlenmeleri hem de toplumsal barışa katkı sağlayacak potansiyellerini kullanabilmeleri açısından önemsiyoruz. Yürüttüğümüz programlar aracılığıyla gençlerin alanda yapılan çalışmalara erişebilmelerini, kendilerinin de alanda aktif olarak çalışabilmelerini ve üretebilmelerini, eğitim kurumlarında her zaman bulamadıkları özgür bir sorgulama alanında akranlarıyla fikir ve söz üretmelerine destek olmaya çabalıyoruz. 

DV: Hafıza Yürüyüşü’nün hazırlık ve uygulama aşamalarından bahseder misiniz? Sizce metodundaki farklılık, katılımcılar açısından, nasıl bir etki yaratıyor?

KD: Hafıza Yürüyüşü, Hafıza Yolculuğu adındaki yenilikçi ve interaktif eğitim programımızın adımlarından birisi. Hafıza Yolculuğu programının hedefi, gençlerin, dini, etnik, cinsiyete dayalı ve/veya politik nedenlerle tarihsel olarak dışlanmış gruplara karşı gerçekleştirilen haksızlıkları keşfetmesi ve sorgulaması. Sürdürülebilir olan ve her adımının kendisinden sonraki adımı ve programın devamlılığını sağladığı Hafıza Yolculuğu’nu, temel olarak üç adımlı bir döngü olarak tasarladık ve uyguluyoruz:

a.) Gençlerin Kapasite Gelişimi : Programın sonraki adımlarında sorumluluk alacak olan 16-25 yaş arası genç gönüllüler, çeşitli faaliyetlerle program kapsamında ihtiyaç duyacakları bilgi ve becerileri geliştirir. Farklı metotlar kullandığımız çeşitli oturumlar ve atölyelerle teori ve pratiği bir araya getiren iki günlük bir eğitimle başlayan süreç başka bağımsız etkinliklerle devam eder. Bu etkinliklere örnek olarak tarih alanında çalışan uzmanlarla seminerler, yerel/sözlü tarih atölyeleri, birebir destek, insan hakları örgütleriyle toplantılar, film gösterimleri ve sergi gezileri verilebilir.

b.) Keşif Süreci: Hafıza Mekanlarının Araştırılması : İki günlük eğitimi tamamlayan gönüllüler, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet döneminden, belirlenen fiziksel mekanın sınırları içinde bir tema ve ilişkili bir hafıza mekanı belirler. Bu mekanlar, marjinalleştirilmiş grupların mücadelelerini, yaşanan hak ihlallerini ve yok edilmiş/edilmeye çalışılan kültürel çeşitliliği hafızalaştıran mekanlardır. Seçtikleri bu hafıza mekanları ve ilişkili tema üzerine araştırma yürüten gençler, farklı kaynaklardan ve farklı yöntemlerle bilgi ve veri toplar. İkincil kaynakların taranması, arşiv araştırması, tanıklarla ve uzmanlarla görüşmeler vb. sonucunda gençler seçmiş oldukları hafıza mekanlarına dair görsellerle de desteklenen bir bilgi ve veri seti oluşturur. Gençler, araştırma bulgularını derler ve Hafıza Yürüyüşü’nde aktarabilecekleri şekilde metinleştirir. Bu süreç, genç gönüllüler için bir güçlenme ve öğrenme fırsatı sunar.

c.) Hafıza Yürüyüşleri : Hafıza Yürüyüşleri, gençlerin sessizleştirilmiş tarihi anlatıları duymasını ve egemen anlatılara karşı eleştirel düşünce geliştirmesini amaçlar. Yürüyüşlerin içeriği büyük ölçüde önceki adımda genç gönüllülerin yürüttüğü araştırmaların sonuçlarına dayanır. Hafıza Yürüyüşleri, kapalı ve açık mekanlarda gerçekleştirilen çeşitli bölümlerden oluşan tüm günlük bir etkinlik olarak uygulanır. Etkinliğin dış mekanlarda uygulanan kısmı, hazine avı benzeri bir formattadır; katılımcı gençlerin küçük gruplar halinde kendilerine verilen harita ve şifrelerle hafıza mekanlarını bulur, burada mekanın hikayesini araştıran gençle bir araya gelerek ilgili hikayeyi dinler. Farklı mekanlar için bu uygulamayı tekrarlayan katılımcı gençler, kapalı bir mekanda kapanış oturumu için bir araya gelir ve günün deneyimini tartışır. Kapanış oturumu, gençlerin fikirlerini tartışmalarına olanak sağlayacak; geçmişle yüzleşmenin barışa nasıl katkı sağlayabileceğini ve gündelik hayatlarımıza etkisi üzerine konuşabilecekleri; medya ve eğitim gibi kanalların ayrımcılık ve dışlama açısından oynadığı rol üzerine düşünebilecekleri ve insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarını tanıyabilecekleri şekilde tasarlanmıştır.

Gerek araştırma sürecinde yer alan genç gönüllüler gerek Hafıza Yürüyüşü’ne katılan gençlerin geribildirimleri yöntemin geleneksel ve alışılageldik eğitim yöntemlerinden ayrılan yönüne vurgu yapıyor. Gençlerin, Hafıza Yürüyüşü’nde en sevdikleri şeyin ne olduğu sorusuna verdikleri cevaplardan bazılarına yer verecek olursak:

-“Kişilere, yani bizlere sıkılmadan bir seminer havasında değil de farklı bir yolla eğitici, öğretici bilgiler verilmesi.”

-“Hem eğlenceli hem de öğretici. Dikkat dağıtıcı bu kadar tüketimsel şey varken. Gençleri yakalamak için, onların farkındalığını arttırmak için süper bir proje.”

-“Olayları mahalinde görmek, içselleştirmek açısından önemli ve güzel bir noktaydı.”   

-“Aktif olarak içerisinde yer almak öğrenmeyi kalıcı kıldı.”

-“Farkındalık yarattığı için olumlu buluyorum. Tarihi eğlenceli bir şekilde daha iyi anlayabiliyoruz.”

-“Böyle bir etkinliği ipuçları, oyunlar, puzzle gibi eğlenceli halde hazırlamak çok iyi bir düşünce. Eğlenirken öğrenmek diye buna derim. :)”

-“Mekanların tarihini farklı insanlarla keşfetmek çok keyifliydi…”   

-“Yöntem çok güzeldi. Heyecanla mekanları aramak adeta tarihin karanlık bir noktasında bir şey aramak gibiydi. Çok heyecanlı ve güzel bir deneyimdi.”   

-“İnteraktif, bedensel ve insanlar ile iletişimde olabildiğimiz bir etkinlikti. Öğrenmek adına çok güzel ve keyifli bir yöntem.”   

-“Kapanış oturumunda (…) olaylar hakkında bağlam kurma, fikir yürütme, deneyim paylaşma kısmı çok hoşuma gitti.”

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe desteğini nasıl kullanmayı planlıyorsunuz? Hibe süreci, finansal sürdürülebilirlik açısından nasıl bir etki yaratıyor?

KD: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığımız hibeyi idari giderlerimizi karşılamak amacıyla kullanacağız. Karakutu olarak biz de, Türkiye’deki pek çok sivil toplum kuruluşu gibi, oldukça sınırlı kaynaklarla çalışmalarımızı yürütmeye çabalıyoruz. Tam zamanlı sadece bir çalışanı olan bir dernek olarak, halihazırda var olan programlarımızı iyileştirebilmemiz ve uygulayabilmemiz, bunun yanı sıra yeni projeler geliştirebilmemiz ve daha çok gence temas edebilmemiz açısından bizim için çok kıymetli. Bu zamanın azımsanamayacak bir bölümünü, yine çoğu sivil toplum kuruluşu gibi, giderlerimizi karşılamak için kullanabileceğimiz kaynaklar geliştirmek için harcıyoruz. Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığımız destek sayesinde, kaynak geliştirme çabalarımızı kısa dönemli değil sürdürülebilir kaynak ve gelir modellerine ayırabilme imkanı bulacağız.

Bununla beraber, Sivil Toplum için Destek Vakfı aracılığıyla yeni birçok kişiyle tanışacağımızı, iletişim ve yaygınlaştırma anlamında da bu hibe sayesinde önemli bir katkı sağlayacağımızı düşünüyoruz. Bu sayede genişleteceğimiz ağımızı, finansal sürdürülebilirlik açısından bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışacağız. Bu vesileyle, Sivil Toplum için Destek Vakfı’na bir kez de buradan teşekkür ederiz. 

SPoD’a Kurumsal Hibe Desteği

By | Kurumsal Destek | No Comments

SPoD, Ekonomik ve Sosyal Haklar (çalışma hayatı, eğitim, sosyal hizmetler, cinsel sağlık ve eğitim, göç, barınma, istihdam, yaşlılık, yoksulluk vb.), hukuk (anayasa, yasalar ve yönetmeliklerde temsiliyet ve adalete erişim.) siyasi temsil (LGBTI’ler özelinde), akademik ve medyaya yönelik çalışmalar yaparak LGBTI bireyleri güçlendirmektedir.

Detaylı bilgi için http://www.spod.org.tr/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

SPoD, Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan Kurumsal Program dahilinde kira desteği alacaktır. Hibe süresi boyunca da kaynak geliştirme çalışmalarına ağırlık verecektir. 

Türkiye’de Biyoçeşitlilik Çalışmaları ve KuzeyDoğa Derneği

By | Röportaj | No Comments

KuzeyDoğa Derneği / http://www.kuzeydoga.org.tr/

Sivil Toplum için Destek Vakfı, KuzeyDoğa Derneğine şartlı hibe desteği sağlıyor. KuzeyDoğa ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz.

“Ülkemiz şartlarında karşılaştığımız en önemli sorun, araştırmalarımızla dünya çapında önemli doğal alanlar oldugunu gösterdiğimiz yerlerin, korunan alan ilan edilmesi yerine, tahrip edilmesidir. Örneğin bir alanda 5 yıl, 10 yıl çalışıyorsunuz. Alan biyoçeşitlilik açısından çok değerli ve korunmaya ihtiyacı var. Ancak ülke çapında yapılan planlar, sizin çalıştığınız alanın koruma alanı değil de, sulama kanalı yapılmasını gösteriyor.”

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV) : KuzeyDoğa Derneği ne zaman kuruldu? KuzeyDoğa Derneğinde bugüne kadar yaptığınız çalışmalarından bahseder misiniz?

KuzeyDoğa Derneği (KD) : Doç. Dr. Çağan H. Şekercioğlu’nun 2003 yılında başlattığı Kars-Iğdır Biyolojik Çeşitlilik Projesinin bir ürünü olarak 2007 yılı sonunda Kars’ta kurulmuştur.

Derneğin ufku (vizyonu), canlı nesillerinin tükenişinin durduğu ve doğal döngülerin çöküşünün engellendiği, doğanın korunmasının insanlara, biyoçeşitliliğe ve ekosistem hizmetlerine fayda sağladığı bir dünya modelidir.

Bu yaklaşımla KuzeyDoğa, gelişen dünyada toplum temelli doğa koruma çalışmalarının çoğalması için uğraşır ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında yerel halk ve özel sektörün bilinç ve etkinliğinin artmasını sağlamayı amaçlar.

Bu amaçla, doğa koruma eğitimleri, bilimsel araştırma, kapasite geliştirme ve doğa turizmi (özellikle de kuş gözlem turizminin geliştirilmesi) yoluyla yörede gelir getirici faaliyetlerin geliştirilmesi odaklı çalışmalar kapsamında başta kuşlar olmak üzere büyük etoburlar, sulakalanlar, sulakalan restorasyonu, yerel bitkiler (etnobotani), teknik canlı çizimi, çevre eğitimi, doğa turizmi geliştirme ve yaban hayatı kurtarma ve rehabilitasyon çalışmaları yürütür.

Dernek, faaliyetlerini ağırlıklı olarak kuzeydoğu Anadolu ve Aras Havzası’nda (Kars, Iğdır, Ardahan, Artvin ve Ağrı) bulunan korunan alanlar (milli parklar, sulakalanlar, vb.), önemli kuş alanları, önemli bitki alanları ve önemli doğa alanları gibi öncelikli, özellikli, aynı zamanda da insan yaşamı için de önemli olan ekosistem bölgelerinde yürütmektedir. Bu alanların biyolojik çeşitliliğinin ortaya çıkarılması, önem ve değerlerinin tanıtılması ile etkin korunmasının sağlanması derneğin ana amaçlarındandır.

Kuruluşundan günümüze geçen sürede KuzeyDoğa Derneğinin önemli başarı ve faaliyetleri arasında:

* T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı bölge teşkilatı başta olmak üzere ilgili ulusal ve yerel kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde Sarıkamış-Posof arasında 162 km ve 28,500 hektarı kapsayan Türkiye’nin ilk yaban hayatı koridorunun ilan edilmesi, koridor boyunca yaban hayatın izlenmesi ve koruma faaliyetlerin yürütülmesi;

* Kafkas Üniversitesi işbirliği ile Kars Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezinin kurulması ve işletilmesi,

* Kars-Iğdır il sınırındaki Aras Nehri Kuş Cenneti’nin keşfedilmesi, burada Doğu Anadolu’nun ilk kuş araştırma ve eğitim merkezinin kurulması, alanda Türkiye kara omurgalı türlerinin (802) yarısının keşfedilmesi ve Orman Şu İşleri Bakanlığının alanı Tabiatı Koruma Alanı olmaya layık görmesi;

* Kuyucuk Gölü Yaban Hayatı Geliştirme Sahasının korunması, Türkiye’nin 13. ve Doğu Anadolu’nun ilk RAMSAR alanı ve ilk Avrupa Seçkin Turizm Cenneti (EDEN) ilan edilmesi yer almaktadır. 

* Tüm bu çalışmalarda sağlanan başarının bir yansıması olarak Dernek Başkanı Doç.Dr. Çağan H. Şekercioğlu, “Çevre Nobeli” olarak da tanımlanan Whitley Altın Ödülü’nü iki kere alan tek kişi ve Cumhurbaşkanı tarafından verilen TÜBİTAK Özel Ödülü’nü alan ilk biyolog ve en genç kişi olmuştur. Yaban Hayatı Koridoru Projesi, Türkiye’nin taraflarından olduğu BM Küresel Çevre Fonu (GEF) Küçük Destek Programı tarafından tüm dünyada yürütülen binlerce benzer projeler arasında en başarılı ve yaratıcı  beş proje arasında değerlendirilmiş ve Mayıs 2014’te Meksika Cancun’da gerçekleştirilen GEF 5. Genel Kurulu’nda Türkiye’yi temsilen sunulmuştur. Ayrıca Türkiye’nin ilk National Geographic Belgeseli olan “Bozayı’nın İzinde”, KuzeyDoğa Derneği’nin bu proje kapsamında bölgede yürüttüğü yaban hayat izleme çalışmalarını anlatmaktadır.

DV : Aras Kuş Araştırma Merkezi’nde Mart-Ekim 2016 döneminde yürütülmesi planlanan Kuş Halkalama çalışmalarını ve bölgenin özelliklerini açıklayabilir misiniz?

KD: Iğdır ilinde kaydedilmiş olan 317 kuş türü, Türkiye kuş türlerinin %66’ısını oluşturmaktadır ve bu da Iğdır’ı Türkiye’de kuşlar için en önemli illerden biri yapmaktadır. Bu sayıda en büyük rolü, 264 kuş türü ile Aras Nehri Kuş Cenneti oynamaktadır. Bu, Türkiye’deki 483 kuş türünün %55’idir ve Aras Nehri Kuş Cenneti Türkiye’de Samsun-Adana hattının doğusundaki en zengin alandır. Aras Nehri Kuş Cenneti, dünyaca önemli sulak alan statüsü olan Ramsar statüsünün 4 ayrı kriterini karşılamaktadır. Tek Ramsar kriterini karşılamak bile, bir alanın Ramsar Alanı ilan edilmesi için yeterlidir. Ama KuzeyDoğa Derneği’nin Aras Nehri Kuş Cenneti’nin korunması için sekiz yıldır Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na verdiği dilekçeler bir sonuç vermemiştir. Türkiye memeli, sürüngen ve amfibi türlerinin yaklaşık üçte biri de Aras Nehri Kuş Cenneti’nde kaydedilmiştir. Sadece 10 yılda Türkiye’deki 802 kara hayvanı türlerinin yarısının kaydedildiği bu eşsiz alan yok edilmek yerine korunup araştırılmalı ve Doğu Anadolu’nun en önemli ekoturizm merkezlerinden biri haline getirilmelidir.

Iğdır ili sınırları içinde yer alan Aras Vadisi, Önemli Doğa Alanı olmanın yanında dünyanın en önemli Afrika-Avrasya kuş göç yollarından biri üzerinde yer almaktadır. Her ilkbahar ve sonbaharda milyonlarca ötücü ve yırtıcı kuş Aras vadisi boyunca göç ederek ilkbaharda üreme bölgeleri olan kuzey ülkelerine, her sonbaharda ise kışlama bölgeleri olan Afrika ülkelerine göç etmektedir. Bu göç esnasında onbinlercesi bu vadide konaklamakta, beslenmekte ve yollarına devam etmektedir. 2006 senesinde Aras vadisinde Tuzluca ilçesi Yukarı Çıyrıklı köyünde kurulmuş olan Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde bugüne kadar bilimsel çalışmalar kapsamında 183 türden 80.000’e yakın kuş KuzeyDoğa Derneği tarafından halkalanmıştır. Diğer gözlemlerle beraber, alanda 264 kuş türü kaydedilmiştir ve bu Türkiye’nin tarihi boyunca kaydedilen 483 kuş türünün yarısından fazlası (%55) demektir. Tespit edilen kuş türlerinin 34’ü ise dünya çapında nesli tehlike altında veya tehlikeye girmek üzeredir. Kuş cenneti aynı zamanda Türkiye için yeni türlere de ev sahipliği yapar. Ülkemizde  daha önceden bilinmeyen Şikra Atmacası Türkiye kuş envanterine yeni bir tür olarak eklenmiştir. Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi, Doğu Anadolu’daki ilk kuş araştırma ve eğitim merkezi ve halkalama istasyonudur ve Türkiye’de halen faal olan üç halkalama istasyonundan biridir. Bunlardan Kars Kuyucuk istasyonunu da KuzeyDoğa Derneği yürütmektedir. Güney Afrika, Sibirya ve İsrail’de halkalanan kuşlar Aras istasyonunda tekrar yakalanmış, istasyonda halkaladığımız başka kuşlar ise Zambiya, Kıbrıs, Ukrayna ve Macaristan’da yakalanmıştır. Bu sonuçlara bakıldığında, çalışılan alanın çok önemli bir kuş göç yolu üzerinde olduğu kanıtlanmış, kuşların konaklama, beslenme ve üremeleri için dünya çapında önemli bölgelerden biri olduğu saptanmıştır. Bu alan ve çevresi hakkında daha fazla araştırma yapabilmek, bu çevrede yaşayan insanları kuşlar hakkında bilgilendirerek bu bölgeyi koruma altına almak ve küresel ısınmanın etkilerini belirlemek için çalışmaların bu bölgede devam etmesi çok önemlidir. Merkezimize Türkiye, ABD, Hindistan, Güney Afrika, Kenya, İngiltere, Polonya, Macaristan, İrlanda, Brezilya, Fransa, Hollanda, Finlandiya, İspanya, Danimarka, Kanada ve diğer ülkelerden sürekli gönüllüler gelmekte, çalışmalarımız yerli ve yabancı basında düzenli olarak yer almaktadır. Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi Doğu Anadolu’da önemli bir doğa turizm merkezi haline gelmiştir ve Iğdır ile Kars’ın tanıtımına büyük katkıda bulunmaktadır. İstasyonu ziyaret eden yüzlerce Türk öğrenci ve diğer ülkelerden gelen vatandaşlara da çok önemli ekoloji ve çevre koruma eğitimi vermektedir. Tüm bu nedenlerden dolayı, Iğdır ili, Tuzluca ilçesi, Yukarı Çıyrıklı köyü çevresinde ve Aras Nehri’nin iki yanındaki yaklaşık 10 kilometrekarelik dünya çapındaki sulak alanın koruma bölgelerinin belirlenmesi ve koruma altına alınması çok önemlidir.

DV: Biyolojik çeşitliliğin korunmasında önem ve değerlerinin tanıtılmasında karşılaştığınız en büyük sorun nedir? Ve sizce bu nasıl aşılabilir?

KD: Ülkemiz şartlarında karşılaştığımız en önemli sorun, araştırmalarımızla dünya çapında önemli doğal alanlar oldugunu gösterdiğimiz yerlerin, korunan alan ilan edilmesi yerine, tahrip edilmesidir. Örneğin bir alanda 5 yıl, 10 yıl çalışıyorsunuz. Alan biyoçeşitlilik açısından çok değerli ve korunmaya ihtiyacı var. Ancak ülke çapında yapılan planlar, sizin çalıştığınız alanın koruma alanı değil de, sulama kanalı yapılmasını gösteriyor.

Diğer büyük sorun ise, özelikle yaban hayvanlarının doğada görevleri hakkında yanlış bilinenler. Yaban hayvanlarının doğada gerçeklestirdikleri kritik ekosistem hizmetleri var. Bunları yerine getirdiklerinde ekosistemlerin işlemesine katkıda bulunurlar ve ekosistem hizmetlerinin bazılarının ekonomik faydaları da var. Ancak çoğu insan, domuzun ekili tarlalara zarardan başka bir işe yaramadığını, bozayının sadece bal kovanının düşmanı olduğu, kurdun sadece evcil hayvan avcısı olduğu zannediyor. Oysa ki, insanlar onların yaşam alanlarına girerek ve orada üretim yaparak bu çatışmayı tetikliyor. Domuzlar doğada tohumların toprağa karışmasını sağlarken, bozayı yediği meyvelerin tohumlarını dışkısıyla başka yerlere yayar, kurtlar ise otçul memelilerin sayılarını kontrol altında tutar.

Dernek olarak bu sorunları yerinde eğitim çalışmaları ile aşmaya çalışıyoruz. Köylerde yaban hayvanlarının ekolojik hizmetlerini anlatıyoruz.

Karar vericilerle ise, alanların korunma altına alınması için yüz yüze görüşmeler yapıyoruz. Yapılan araştırmalarımızın bilimsel sonuçlarını makale haline getirip, bunları basın ve popüler bilim yazıları ile toplumla paylaşmak da kullandığımız diğer yöntemler.

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe desteğini nasıl kullanmayı planlıyorsunuz? Bu hibe çalışmalarınıza nasıl bir destek sağlayacak?

KD: Aldığımız hibe desteğini, Aras Kuş Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin ilkbahar çalışmalarında kullanmayı planlıyoruz. Bu yıl bizim için çok önemli, Aras istasyonu 10. yılını kutluyor. 10 yılda 80.000’e yakın kuşa, kimlik görevi gören Türkiye halkalarını taktık. 800 yakın gönüllüye doğada çalışma tecrübesi sağladık. Bu tür bilimsel çalışmaların uzun vadeli sürme gereksinimi kaynak bulmamızı zorlaştırıyor. 10. yılımızda vakfınızdan gelen destek, çalışmalarımızın yürütmemiz konusunda bizim için kritik oldu.

DV: KuzeyDoğa Derneği, bir STK olarak kurumsal açıdan çözmeyi amaçladığı sorun veya yaratmayı hedeflediği değişim açısından nelere ihtiyaç duyuyor?

KD: Derneğimizin en önemli ihtiyacı, düzenli ve kurumsal kaynak desteğidir. Maalesef enerji ve vaktimizin önemli bir kısmı, dernek faaliyetleri için fon bulmaya ve raporlamaya harcanmakta ve bu da yapmak istediğimiz yerel tabanlı doğa koruma, ekolojik araştırma ve ekoturizm çalışmalarına ayırdığımız zamanı azaltmaktadır. Hedefimiz, toplum tabanlı doğa koruma projeleri ile, doğanın yöre halkıyla işbirliğiyle korunmasıdır. İlk önceliğimiz olan kurtarılmadan çok korunmaya ihtiyaç duyulan alanları hızlı bir şekilde koruma altına aldırmaktır. Bunun en güzel örneğini Kuyucuk Gölü’nde yürüttüğümüz çalışmalarda görebiliriz. 2004’deki ilk kuş sayımımız sonucu tespit ettiğimiz 40 binden fazla kuşu raporlamamızdan sonra 2005’de Yaban Hayatı Geliştirme Sahası ilan edilen göl, devam bilimsel araştırmalarımız ve yerel halktan aldığımız destek ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından 2009’da Türkiye’nin 13. Ramsar alanı ilan edildi. 5 yıllık yönetim planı yapıldı. 2004 yılında göldeki ilk araştırmamı yaparken, gölün etrafındaki 3 köyde yaşayan halk, gölü sadece hayvanların su içebileceği bir su birikintisi olarak görüyorlardı. Şimdi ise göl, bir kuş cenneti, ekoturizm noktası, festival alanı, ekolojik araştırma ve çevre eğitim merkezi.

Şu an devam eden Yaban Hayatı koridoru projemiz ile, ikinci hedefimiz olan parçalanmış ormanlık arazilerinin tekrar birleştirilmesini gerçekleştiriyoruz. Büyüyen Türkiye’de ormanlık alanlar küçülüyor ve birbirlerinden ayrılıyor. Bunu bir koridor ile birleştirerek, yaban hayvanlarına bir yol ve bölge halkı icin de bir ekoturizm destinasyonu oluşturmanın peşindeyiz.

Hedeflerimize ulaşmak için bu güne kadar odak noktalarımız olan, ekolojik araştırma, doğa koruma, ekoturizm ve bölgede yaşayan halkın değerlerine ve yaşam şekillerine saygıyı ön planda tuttuk. Onların yaşam şekilleri ile bizim bilimsel çalışmamızın kesiştiği yerlerde karar vericilerin desteğiyle doğru ve hızlı bir biçimde doğa koruma çalışmaları yaptık.

Koruma Altındaki Gençlerin ve Çocukların Sorunlarına Yenilikçi Çözümler

By | Kurumsal Destek | No Comments

2007 yılında koruma altında yetişmiş bir grup genç tarafından kurulan Hayat Sende Derneği, yuvaların kapatıldığı, devlet koruması altında yetişen çocuk ve gençlerin sevgi dolu ailelerde, eşit ve güçlü bir şekilde hayata atılmasını desteklemek amacıyla kurulmuştur.

Bu çerçevede, koruma altında yetişen çocuk ve gençleri eğitim, iş, burs, staj ve hakları konusunda desteklemek, onların sorunları hakkında farkındalık oluşturmak, projeler hazırlamak başlıca hedeflerindendir. 

Ayrıca Hayat Sende Derneği, koruma altında yetişen çocuk ve gençlere ilişkin medyada ve toplumdaki olumsuz eylem ve söylemlerle mücadele etmektedir.

Detaylı bilgi için http://hayatsende.org/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Hayat Sende Derneği, finansal sürdürülebilirliğini güçlendirmek için Sivil Toplum için Destek Vakfından Kurumsal Program dahilinde hibe desteği alacaktır. 

Hibe, Haziran 2016 – Ocak 2017 tarihleri arasında derneğin 4 aylık Kaynak Geliştirme Koordinatörü maaşını, kurum ziyaretlerini ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Kuluçka Merkezinde katılacakları eğitimi destekleyerek kaynak geliştirme çalışmalarına ağırlık vermelerini amaçlamaktadır.