Monthly Archives

Şubat 2021

Bilim Kahramanları Derneği Kızlar Bilimle Buluşuyor Projesinin 3. Fazı için Çalışmalarına Başladı

By | Çocuk Fonu

Çocuk Fonu’nun 2020-2021 döneminde Turkey Mozaik Foundation bünyesindeki Meltem Göçer Fonu eş finansmanı ile desteklediğimiz Bilim Kahramanları Derneği (Bilim Kahramanları) bilimsel düşünce ve bilimsel farkındalığın toplumun her kesiminde yayılması ve teşvik edilmesi amacıyla çalışmalar yapıyor, çocukların ve gençlerin erken yaşta bilimle buluşmalarını sağlıyor. Bilim Kahramanları, sağladığımız hibe ile uluslararası bir program olan Minik Bilim Kahramanları Buluşuyor (FIRST LEGO League Jr) kapsamında 6-10 yaş arasındaki kız çocuklarının bilim, teknoloji, matematik ve mühendislik becerileri (STEM) geliştirmelerini ve kodlama, proje geliştirme, takım çalışması, sunum yapma gibi alanlarda deneyim kazanmalarını amaçlayan Kızlar Bilimle Buluşuyor projesinin 3. fazını hayata geçiriyor. Projenin yeni döneminde Antalya, Diyarbakır, Edirne, Hatay, Mersin ve Samsun’dan devlet okullarında okuyan 120 kız çocuğu bilimsel ve eleştirel düşünme aracılığıyla toplumsal sorunlara özgün çözümler bulacakları projelerini hazırlayacak ve düzenlenen bilim fuarlarında sunacak. Bilim Kahramanları Derneği Örgütlenme Koordinatörü Merve Özayıtgu ile yaptığımız röportajda derneğin salgın döneminde gerçekleştirdiği çevrimiçi çalışmaları ve  Kızlar Bilimle Buluşuyor projesinin 3. fazında yapacakları faaliyetleri konuştuk.

Bilim Kahramanları Derneği çalışmalarını ağırlıklı olarak okullarda ve yüz yüze gerçekleştiren bir sivil toplum kuruluşu. Oysa salgın sürecinde alınan tedbirler çalışmaları çevrimiçi platformlar üzerinden gerçekleştirmeyi zorunlu hale getirdi. Bu durum derneğin faaliyetlerini nasıl etkiledi? Hedef kitleniz ve çalıştığınız alan açısından düşünüldüğünde bu sürecin olumlu ve olumsuz yanları neler oldu?

Bilim Kahramanları Derneği olarak, 2004 yılından bu yana sürdürdüğümüz çalışmalarımızın hepsi sahada, kalabalık gruplarla ve takım halinde yoğun olarak çalışmayı gerektiren bir anlayışıyla sürdürülüyordu. Ancak 9 Mart 2020 gününde aldığımız kararla uygulama metotlarımızı değiştirmenin yolları açıldı. Yeni dönemde önceliğimiz fiziksel olarak bir araya gelerek yürüttüğümüz etkinlikleri çevrimiçi olarak yürütmenin yollarını aramak, programlarımızda çocuklarımıza rehberlik eden öğretmenlerimizi mesleki anlamda desteklemek ve gönüllülerimiz için çevrimiçi etkin olarak destek verebilecekleri alanlar yaratmak oldu.

Bu süreçte ilk olarak mevcut etkinliklerimizi çevrimiçi ortamlara taşıdık. Bilim Kahramanları Buluşuyor/FIRST LEGO League Challenge programımızın İzmir’de gerçekleştirmeyi planladığımız ulusal turnuvasını, Global Innovation Award Türkiye Etkinliğini, Minik Bilim Kahramanları Buluşuyor/FIRST LEGO League Explore fuarlarını Nisan-Aralık 2020 aylarında çevrimiçi olarak planladık. Ayrıca Yılın Bilim İnsanıGenç Bilim İnsanı ödül törenimizi 200’ü aşkın seyirci ile Instagram üzerinden canlı yayın ile gerçekleştirerek genç bilim insanlarımızı kamuoyu ile tanıştırma fırsatı bulduk. Bunlara ek olarak çocukların ve gençlerin bilimsel süreçlerden uzak kalmamasını sağlamak adına Nisan – Kasım ayları arasında programlarımıza katılan 6-10 yaş arasındaki çocukların katılımlarıyla bilim atölyeleri ve şenlikleri düzenledik.

Çevrimiçi yöntemleri kullanarak yürüttüğümüz çalışmaların olumlu yanlarından en önemlisi fiziksel buluşmalar gerçekleştiremediğimiz şehirlerden öğretmenler, aileler, çocuklar ve gençlerle tanışmamız oldu. Ayrıca fiziksel buluşmalara ara verdiğimiz için faydalanıcılarımızı farklı alanlarda destekleyen söyleşi, atölye, mentorluk buluşmaları ve kapasite geliştirme çalışmalarına daha çok zaman ayırabildik. Bilim Kahramanları ile Söyleşiler serimizi başlattık; gönüllülerimiz, katılımcı çocuklar ve öğretmenlere yönelik farklı temalarda uzman söyleşileri planladık. Öğretmenlerimiz için mesleki anlamda destekleyici seminerler ve atölyeler yürüttük. İnsan kaynakları, iletişim ve dijitalleşme tarafında kurumumuzu güçlendirmek için önemli adımlar attık. Olumsuz yanlarına gelirsek hedef kitlemizde internet ve donanıma erişim sorunu yaşayan gruba ulaşma imkanımız tamamen ortadan kalktı. Gönüllülerimizi dahil ettiğimiz etkinliklerimizin sayısı azaldı.

Dernek olarak hayata geçirdiğiniz STEM Destek Programı kapsamında öğretmenlere ulaşarak daha çok çocuğun bilim ile erken yaşta buluşmasını hedefliyorsunuz. Bu programın kapsamından ve öğretmenlere yönelik olarak sağladığınız desteklerden bahseder misiniz?

STEM Destek Programı, derneğimizin 2020 yılında programlarına dahil olan bir destek modeli. Uzun sürelerdir, uluslararası programlarımız kapsamında özel sektörden, uluslararası kurumlardan ya da kamudan çeşitli destekler alıyor, bu destekleri takımlarla buluşturuyoruz. Bu desteklerin kapsamını çoğu zaman global eğitim materyallerinin, robot setlerinin temini oluşturuyor. Bu da aslında imkanı kısıtlı ancak öğrencilerini uluslararası bilimsel etkinliklere dahil etmek isteyen özverili öğretmenlerimizin en büyük ihtiyaçlarından biri. Bu nedenle, 2020 – 2021 sezonundan itibaren, aldığımız her türlü maddi ve ayni desteğin takımlarla buluşturulmasını STEM Elçilerimiz olarak adlandırdığımız öğretmenlerimiz aracılığıyla sağlayacağız. STEM Elçilerimiz, 4 – 16 yaş arasındaki çocuklara ve gençlere rehberlik ederken STEM çalışmalarının önemine işaret eden çeşitli görünürlük çalışmaları da yapacaklar. Bu sayede, takımların kendi yerellerinde önemli imkanlar da elde edeceğini düşünüyoruz. Program kapsamında öğretmenlerin kendi içlerinde de bir paylaşım ağı kurmalarını da önemsiyoruz. İlk yıllarda bizim öncülüğümüzde yürütülen çeşitli atölye ve seminerlere öncelik vereceğiz; ancak ilerleyen dönemlerde deneyimli öğretmenlerin yeni başlayan öğretmenlere destek vermesini de sağlamak istiyoruz.

2012 yılından beri Yılın Bilim İnsanı, Genç Bilim İnsanları Ödül Töreni’ni hayata geçiriyorsunuz. Bu ödülün amacını ve bu kapsamda sağlanan teşvikleri paylaşır mısınız?

2012 yılından beri sürdürdüğümüz Yılın Bilim İnsanı programımız kapsamında, 38 yaş altındaki mühendislik ve temel bilimler alanında çalışan bilim insanlarımızın çalışmalarını bilme katkı, bilimin toplum yararına kullanılmasına katkı ve bilim yayılmasına katkı başlıklarında değerlendirerek öne çıkan bilim insanlarımızı kamuoyu ile tanıştırma fırsatı buluyoruz.

Genç Bilim İnsanı Ödül Töreni’nde bilim insanlarımıza akademik çevreden ve sivil toplumdan profesyonellerin katılımıyla plaketlerini ve ödüllerini takdim ediyoruz ve onların çalışmalarından bahsediyoruz. Programa her sene üç üniversite liderlik ediyor ve ev sahibi üniversitelerin rektörleri bağımsız seçici kurul üyeleri atıyor. Başvurular seçici kurul üyeleri tarafından titizlikle değerlendirildikten sonra o seneye çalışmalarıyla katkı sunan ve öne çıkan bilim insanları seçiliyor. Dernek olarak ödül töreni öncesinde ve sonrasında basında çeşitli haberler yapıyoruz ve bilim insanlarının tanınmasına katkı sağlamaya çalışıyoruz. Yılın Bilim İnsanı programımızın 2020 yılı için başvuruları 30 Aralık’ta başladı ve Şubat ayı ortasında tamamlandı . Ayrıntılı bilgiye sitemizden ulaşabilirsiniz.

Çocuk Fonu’nun 2020-2021 döneminde Turkey Mozaik Foundation bünyesindeki Meltem Göçer Fonu eş finansmanıyla sağladığımız hibeyle Kızlar Bilimle Buluşuyor projesinin 3. dönemini hayata geçiriyorsunuz. Bu kapsamda yapacağınız çalışmaları ve projenin bu döneminde yeni eklenen faaliyetleri bizimle paylaşır mısınız?

2018 – 2019 yılında ilk kez başvurduğumuz Çocuk Fonu’nda birçok başvuru arasından destek almaya hak kazanmanın büyük mutluluğunu yaşadık. İlk kez desteklendiğimiz sezonda, 8 şehirden 12 kız takımını destekledik ve kızların uluslararası programımız olan Minik Bilim Kahramanları Buluşuyor/FIRST LEGO League Explore programına katılmasını sağladık. Aynı zamanda takımlarımıza 36 öğretmen, takım koçu ve danışmanı olarak rehberlik etti. Yalnızca kızlardan oluşan ve bilimsel araştırma ve proje geliştirme süreçlerinde onlara rehberlik eden takım koçları ve danışmanlar sayesinde süreci başarıyla deneyimleyen kızlarımızın imkan sağlandığında neler yapabileceğini gördük. Kızlarımızın başarısı, Sivil Toplum için Destek Vakfı tarafından  gerçekleştirilen Destekle Değiştir  etkinliğinde de önemli destekler almamızı sağladı. Bu etkinlikteki destekçilerimizin sayesinde takım sayısını 20’ye çıkarma şansı bulduk. 2019 – 2020 sezonunda 16 şehirdeki 20 takımdan 120 kız çocuğu çalışmalarda yer aldı. Kızlara, 52 öğretmen rehberlik etti. Bu destek kapsamında, yine takımlarımızın ihtiyaç duyduğu eğitim materyallerini ve robot setlerini temin ettik. Projenin 2. fazında ise çok önem verdiğimiz bir iş birliği yaptık. Bahçeşehir Üniversitesi BAUSTEM ile çalışmalarda kızların kazanımlarını ölçen bir etki çalışması sürdürdük. Takım üyeleri olan kızlarla ve takım koçları ve danışmanları ile odak grup çalışmaları gerçekleştirdik, anketler sayesinde geri bildirimlerini aldık. Bu kapsamda hazırladığımız raporu Şubat ayının sonuna doğru duyuracağız. İçinde bulunduğumuz 3. fazda ise 16 şehirden 20 kız takımını desteklemeye devam edeceğiz. Programda yine 40 öğretmen yeni mesleki beceriler deneyimleyecek. Bu fazda ise en önemli faaliyetlerimizden biri 40 öğretmene sağlayacağımız 12 saatlik eğitimler olacak. Bu eğitimlerde amacımız öğretmenlerin, hem takımların kullandıkları robot setlerinde yüz yüze ve çevrimiçi olarak kullanıma dair daha derinlemesine bilgi sahibi olması hem proje geliştirme süreçlerinde desteklenmeleri hem de programın en önemli amaçlarından biri olan toplumsal cinsiyet konusunda farkındalık kazanmaları olacak. Eğitimlerimizi Şubat ayında uzmanların kolaylaştırıcılığında gerçekleştireceğiz. 20 kız takımımız bu sene herkesi harekete geçirecek ve spora teşvik edecek projeler geliştirecekler. Çalışmalarını sundukları çevrimiçi festivallere ise Mayıs ve Haziran aylarında katılacaklar.

Vakfımızı takip edenler daha önceki iki döneminde de hibe desteği sağladığımız Kızlar Bilimle Buluşuyor projesini yakından tanıyor. Bu projenin birlikte çalıştığınız kız çocuklarının hayatına etkisinden bahseder misiniz? Projede uzun soluklu bir yaklaşımı devam ettirmenin nasıl bir katkısı olacağını düşünüyorsunuz?

Çocuk Fonu’na başvuru yaparken amacımız daha fazla kız çocuğunun STEM (fen, teknoloji, mühendislik, matematik) yolculuğunda, kodlama ve robotik tasarım süreçlerinde yer almasını sağlamak, mühendislik becerilerini geliştirmelerine olanak sağlamak ve bu alanda kariyer tercihleri üzerlerine düşünmelerine teşvik etmekti. Projenin ilk yılında takımlara rehberlik eden takım koçları ve danışmanlarından çok kıymetli geri bildirimler aldık. Kızların, tüm materyallere önce çekinerek dokunduğunu ancak sürecin sonunda çalışmalarını sergiledikleri festivallerden dönerken kendilerine olan güvenlerinin arttığından bahsettiler. Bu değişimi gözlemleyen velilerin ise sürecin kazanımlarına dair olumlu dönüşleri oldu. Bu süreç aynı zamanda kızların imkanlar kendilerine yöneltildiğinde STEM alanda var olabildiklerini görmeleri açısından da çok önemliydi bizim için.

Projenin ikinci ve hatta üçüncü kez destekleniyor olması, desteklenen okullarda bir kültürün oluşmasını da sağladı. Takım koçları ve danışmanları okul idarelerinden daha çok destek görmeye başladıklarını ve okulda diğer öğrencilerin de takımda yer almak için kendilerine geldiklerinden bahsettiler. Projeye başlarken amacımız tam olarak da buydu; bu kültürü, bilimsel süreçleri deneyimleme heyecanını tüm okula yayabilmekti. Bunu başardığımızdan bahsetmemiz yanlış olmaz. Diğer yandan, kazanımları açıkça görebileceğimiz etki raporumuzu da çok yakında sizlerle paylaşacağız. Bu da proje destekçileri aracılığıyla hep beraber nasıl hikayeler oluşturduğumuza dair önemli bir çıktı olacak.

Performans Sanatını Geliştirme Derneği ile Evde CANLI Kal Projesini Konuştuk

By | Kültür Sanat Fonu

Kültür Sanat Fonu’nun 2020 döneminde Turkey Mozaik Foundation finansmanı ile hibe desteği sağladığımız Performans Sanatını Geliştirme Derneği (Performistanbul) insanı, insan bedenini ve zihnini konu alan performans sanatı disiplinini geliştirmek amacıyla çalışmalar yapıyor. COVID-19 salgınının başından itibaren performans sanatçılarının üretimlerini desteklemek amacıyla hayata geçirdikleri Evde CANLI Kal projesi ile 89 sanat performansına ev sahipliği yapan Performistanbul, projenin Kültür Sanat Fonu tarafından desteklenen ikinci aşamasında sürecin çevrimiçi arşivini ve dokümantasyonunu oluşturarak dünya çapındaki performans sanatçılarının COVID-19 salgını ve salgının yarattığı travmaya kendi sanat üretimleri aracılığıyla nasıl tepki verdiği konusunda bir araştırma yürütecek. Bu süreçte elde edilen arşiv ve dokümantasyondan yola çıkılarak çevrimiçi bir sergi ve e-kitap hazırlanacak. Performistanbul İngiltere Temsilcisi ve Asistan Küratör Naz Balkaya, Kurucu Direktör ve Performans Küratörü Simge Burhanoğlu, Eş Direktör ve Küratör Azra İşmen ile yaptığımız röportajda derneğin performans sanatına dair hayata geçirdiği çalışmaları, Türkiye’nin ilk performans sanatları araştırma alanı olan Performistanbul Canlı Sanat Araştırma Alanı’nı ve Evde CANLI Kal projesinin yeni döneminde yapacakları çalışmaları konuştuk.

Performans Sanatını Geliştirme Derneği’nin (Performistanbul) kuruluş amaçlarından yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Öncelikle uluslararası bir performans sanatı platformu olarak Performistanbul, 2016 yılında performans sanatçılarını tek bir çatı altında birleştirmek ve projelerle buluşturmak üzere kuruldu.

Performans Sanatını Geliştirme Derneği ise Performistanbul’un sürdürülebilirliği için hayata geçirildi. Dernek altında iki farklı yapı bulunuyor; uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul ve canlı sanat araştırma alanı Performistanbul Canlı Sanat Araştırma Alanı (PCSAA). Platformun ve PCSAA’nın vizyon ve amaçlarının toplumsal boyutu doğrultusunda, halka açık ve akademik ya da kurumsal iş birliklerini destekleyecek bir yapıda kurgulanan kâr amacı gütmeyen çalışmaların sürdürülebilirliğini sağlamak adına Performistanbul Performans Sanatını Geliştirme Derneği ile ilerliyoruz.

Platform tarafında performans alanında sanatsal pratiklerini geliştirmiş sanatçılara ortak bir çatı sunuyor ve onlara kürasyon, prodüksiyon, organizasyon, arşiv ve belgeleme konularında destek veriyoruz. Performans sanatını farklı kurumlarla alanlara yayıyor ve çeşitli izleyici kitleleri ile buluşturuyoruz. Bugüne kadar, temsil ettiğimiz 11 sanatçı ve 70’in üzerinde proje bazlı sanatçı ile 160’ın üzerinde performansı çok çeşitli mekân ve ülkelerde hayata geçirdik. İş birliği gerçekleştirdiğimiz kurumlar arasında; Tate Müzesi, OMM Müzesi, Evliyagil Müzesi, Pera Müzesi, Elgiz Müzesi, IMC 5533, 2017 ve 2019 İstanbul Bienalleri, British Council Turkey, Galeri Zilberman, Pi Artworks, Apartment Project (Berlin), Garden Chapel (Londra), 2017 ve 2019 Uluslararası Venedik Performans Haftası ve Live Art Development Agency (LADA, Londra) bulunuyor.

Araştırma alanımızda, insanın fiziksel ve zihinsel sınırlarını ve toplumsal değerleri araştırmaya yardımcı olan performans sanatı disiplininin varlığını sürdürebilmesi için çalışmalar yapıyoruz.

Performans sanatının bilinirliğini artırmak, daha çok alana ve kuruma yayılmasını sağlamak, performans sanatçılarının üretimini desteklemek ve yeni sanatçılar yetiştirmek, performans sanatı disiplininin uluslararası arşivini oluşturarak hem bu alanla ilgili sanatçı, küratör ve araştırmacılara hem de insanı inceleyen bilimlere kaynak sağlamak adına faaliyetler gerçekleştiriyoruz.

Dernek olarak Türkiye’nin performans sanatlarına dair ilk araştırma alanı olan Performistanbul Canlı Sanat Araştırma Alanı’nını da (PCSAA) hayata geçiriyorsunuz. Araştırma alanının amaçlarını ve sunulan kaynakların kapsamını paylaşır mısınız? Bu çalışmanın performans sanatının Türkiye’deki bilinirliğine nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?

Performans sanatı alanındaki bilgi ve arşiv eksikliğinin bu disiplinin gelişmesi ve sonraki nesillere aktarılması açısından büyük bir engel teşkil ettiğini fark ettik. Özellikle öğrenci ve genç sanatçılardan gelen talepler sonrasında bu kaynak yoksunluğunun gelecek işleri de riske sokmasından dolayı disiplinin arşiv ve eğitim tarafına da yöneldik. Bu disiplinin geçmişini ve tarihini bilmemiz gerekiyor ki bulunduğumuz yüzyıla uygun diller üretip yeni yaklaşımlar ortaya koyabilelim. Bu nedenle PCSAA’yı ciddi bir açığı kapatan, uluslararası platformda performans sanatı alanında önemli görevi olan bir girişim olarak görüyoruz.

PCSAA, Türkiye ve uluslararası coğrafyada performans sanatına odaklı, herkese açık, her alandan araştırmacılar için kaynak sağlayacak bir canlı sanat kütüphanesi ve arşivi. Canlı Sanat odaklı süreli yayın, kitap ve tezlerden oluşan kaynakların yanı sıra çok sayıda sanatçının performansından görsel ve işitsel kayıtlar ile performans kalıntılarından oluşan, her gün gelişmekte olan bir arşiv bulunuyor.

Bu doğrultuda, PCSAA’yı 2018 yılının sonunda hayata geçirdik. Londra’da bulunan Live Art Development Agency‘yi (LADA) baz alarak kurduğumuz araştırma alanımızın danışma kurulunda bu disiplinin uluslararası duayenlerinden küratör, performans, dans ve canlı sanat alanında uzman yazar Adrian Heathfield; LADA kurucu direktörü, küratör, yazar ve aktivist Lois Keidan; performans sanatçısı, Mobius’un kurucusu, School of the Museum of Fine Arts Boston’da Performans Sanatı Departmanı’nın kurucusu akademisyen Marilyn Arsem ve Performans sanatçı ikilisi, Venice International Performance Art Week’in kurucularından Verena Stenke ve Andrea Pagnes bulunuyor.

7.000 adet kitap kapasiteli alanımızda; 140 adedin üzerinde kitapla beraber akademisyenlerden gelen tez, uluslararası performans sanatçılarından gelen makale, fanzin, kitapçık, kartpostal, el ilanı ve poster gibi basılı malzemelerin yer aldığı 1.000’in üzerinde dijital ve fiziksel arşiv materyali bulunuyor. Bunun yanı sıra LADA arşivinden aktarılan 100’ün üstünde performans dokümantasyonu ile Performistanbul’un gerçekleştirdiği tüm performansların kayıtları ve eser niteliğindeki performans kalıntıları bulunuyor.

Yine kendi dilimizde kaynak ve içerik üretmek adına temelini attığımız Performistanbul Yayınları’nı, PCSAA ile birlikte bu alanda yabancı kaynakları Türkçe’ye çevirerek Türkiye’deki dijital platformlarda yayımlamak ve bu alanda daha fazla kaynak sağlamak amacıyla hayata geçirdik.

Performans sanatı, canlı sanat çalışmaları ve sanatçılar COVID-19 salgınından ve bu kapsamda alınan tedbirlerden ne şekilde etkilendi? Bu süreçte kültür-sanat alanında ve özellikle de performans sanatı alanında ortaya çıkan ihtiyaçların giderilmesi için neler yapılabilir?

Bir sanat disiplininden bağımsız olarak küresel anlamda, her birey ve her sektör farklı şekillerde etkilendi. Sadece performans sanatçısı değil tüm sanatçıları ele aldığımızda hem üretimlerini hem de eserin izleyici/katılımcı ile buluşma kanallarını etkiledi. Kapalı alanlarda eserler izleyicilerle buluşamadığından buna alternatif olarak da yoğun biçimde çevrim içi buluşmalara ve platformlara öncelik verildi.

Bu dönüşüm hâli bazen bir sanatçı için bulunduğumuz koşullara uygun yeni bir alan oluşturarak itici bir güce dönüşebilirken başka bir sanatçı için ise bir duraksama/nefes alma dönemi oldu. Performans sanatı özelinde cevap verecek olursak da yaptığımız iş bedenimizde ve kendimizde olduğundan yaşadığımız sürece devam ediyor ve kendini yaşamın koşullarına adapte ediyor. Bu yüzden de kendimizi ve Performistanbul’u bu dönemde sorumlu bir platform olarak gördük ve durmadık.

Performansın canlı olma hâli ile birleştirici gücüne inanarak hem icra eden sanatçıya hem de katılan izleyiciye iyileştirici bir süreç sunmayı diledik. Kısaca, sanatçılar ya da inisiyatifler olarak kendi yapabildiklerimiz kadar üretimlerimize devam etmeye çalışırken ya da sadece “en basit hâliyle yaşamaya” çalışırken bir araya gelmek ve birbirini desteklemek daha anlamlı ve önemli hâle geliyor; hem desteklemeyi hem de desteklenmeyi umuyoruz.

Performans sanatı tarihine baktığımızda dijital mecraların bir “alan” olarak kullanılması, teknolojilerin ve internetin gelişmesiyle 90’lı yıllarda başladı ve ilk çevrim içi performanslar yapıldı. Dijital ve çevrim içi mecralar bizim için de yeni bir “dil” olmadı, yaşadığımız karantina sürecinin öncesinde de bazı ulaşılması zor olan performanslarımızı canlı yayın üzerinden seyirciye açmıştık.

Sanatçılar gibi bizler de bu süreçte yeni dijital diller arayışına ve araştırmasına girdik. Yeni döneme ayak uydurma yolları ararken hem küratöryel hem de pedagojik anlamda farklı yaklaşımlar, metotlar ve diller geliştirmiş olduk.

Bu dönemden ortaya çıkan ihtiyaçlara gelecek olursak, salgın döneminden önce de var olan başlıca konuları sanat alanında hukuksal altyapı eksikliği, kaynak ve fon yetersizliği, büyük sanat kurumlarının yapısının esnemeye yatkın olmaması olarak sıralayabiliriz.

Sanatın demokratikleştirilmesi ve herkese açık olmasını büyük bir adım olarak görebiliriz fakat bu kadar değerli üretime ücretsiz olarak erişim/ulaşım sağlanması sonrasında alanda nasıl bir dönüşüm yaratacağını henüz bilmiyoruz. Bu sorular ile ilgili alandaki aktörler olarak birleşerek birlikte çözümler aramamız ve üretmemiz gerekiyor. Bu nedenle bu süreçte bir topluluk oluşturmayı da önemsedik. Aynı akıma dahil olan sanatçıların birbirine bağlanması ve uluslararası bir destek/paylaşım ağını oluşturmak istedik.

COVID-19 salgını ve salgına karşı alınan önlemlerin bireysel ve toplumsal düzeyde çeşitli etkileri olduğunu gözlemliyoruz. Performans sanatının ve yaptığınız çalışmaların bu bağlamdaki iyileştirici gücüne dair görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Performistanbul olarak “Kapalıyız” dememiz performans sanatının doğası ile örtüşmeyecekti. Herkes gibi biz de bu dönemde “Bir şeyler yapmalıyız! Ne yapabiliriz?” diye düşündük, çoğu ortaya çıkardığımız proje gibi bu da bir ihtiyaçtan doğdu. Her zamanki gibi paylaşma hissinden, insanlarla her ne koşulda olursa olsun bir şekilde iletişime geçme ve bir araya gelme derdinden…

Aklımızdaki çıkış noktası yine birleştirme, iyileştirme ve tabii ki ev oldu!

Her şeyin doğuş noktası “Ev”, yani kendimiz, sonra da Ev-de “canlı” kalmak. Projenin ismi, Stay LIVE at Home’un (Evde CANLI Kal’ın) başlangıç noktası evleri birbirine bağlama arayışı oldu. 17 Mart 2020 tarihinde Performistanbul sanatçıları ile beraber başlattığımız bu küresel açık çağrı ile tüm dünyayı birleştirmek ve kendilerini ifade etmek üzere mecra arayışındaki sanatçılara destek olup sanatçıları platformumuzda buluşturmayı hedefledik. Bu sayede hem bizi izleyen seyircilerimize hem de katılım gösteren sanatçılarımıza bir iyileşme ve yenilenme süreci sunmanın yanı sıra performans sanatının bedensel ve zihinsel gelişiminin her türlü zamanda ve mecrada sürdürülebilir oluşunu göstermeyi umduk. Evdeki seyircilere canlı bir süreç sunarak durmak yerine – fiziksel temas olamasa da – kamera aracılığı ile dokunmaya, farklı duyular ve araçlar üzerinden devam etmek istedik.

Hedefimiz sanattan öte yaşamı en gerçek hâli ile paylaşmak, sanata değil samimi bir şekilde yaşamın canlı sürecine odaklanmak oldu. Performansların canlı yayınlanması, sunulan sürecin doğaçlama tekniğine dayalı olması ve performans sürelerinin yaşamlarımızla kesişmesi (kimisinin aralıksız 14 gün ya da ucu açık şekilde karantina sürecinin sonuna kadar gibi uzun süre boyunca devam etmesi veya kısa süreyle hayatımıza dahil olması) projemizi birleştirici bir güç olarak sunmamızı sağlıyor. Performansın içerikleri de aslında katılan sanatçının içinde bulunduğu ruh hâliyle içinde bulunduğu coğrafyanın yansımalarını da ister istemez taşıyor. Bu gerçeklik ve samimiyet de bizleri birbirimize yakınlaştırıyor ve bağlıyor. Her ne kadar çevrimiçi bir platformda olsak da bazı performanslar tamamen interaktif biçimde ilerleyebiliyor. Sosyal medya aracılığı ile izleyiciyi de hareket geçiriyor böylece sürecin bir parçası hâline geliyor. İzleyicilerin katılımı ile oluşan performanslarda organik bir bağ kuruluyor. Özellikle uzun soluklu, belirli bir süre zarfına yayılan performanslarımızda seyirci, sanatçının doğal ve samimi bir şekilde sunduğu gerçek yaşantısının bir parçası hâline geliyor ve bu performansın kendi günlük hayatına eklenmesi ile yalnız hissetmiyor.

Kültür Sanat Fonu’nun 2020 döneminde hibe desteği sağladığımız Evde CANLI Kal – Ev Performansları Serisi projesinin amacını ve bu kapsamda yapacağınız çalışmaları anlatır mısınız?

Projeyi ilk olarak platformumuz Performistanbul sanatçılarıyla paylaşıp kendi evimizden nasıl diğer evlere bağlanabileceğimizi düşünerek Evde CANLI Kal serisini beraberce hayata geçirme kararı aldık. Farklı mecralar üzerinden açık davetimizi yayınladık ve bizimle ilişkisi olan tüm sanatçıları davet ettik. Şimdiye kadar “Stay LIVE at Home – Ev Performansları” serisi kapsamında 15 ülkeden 58 sanatçı 89 performans gerçekleştirdi. Projenin kendi içinde organik olarak devam etmesini sağlamak adına katılan sanatçılar başka bir sanatçıyı aday gösterdiler, böylece her katılan sanatçıyla bir paylaşım zinciri ve topluluk oluşturuldu. Her şeyden bağımsız bu ağı kurmayı ve bu sürdürülebilir hissi ortaya çıkarmayı amaçladık.

Doğası gereği tamamen beden ve temas üzerine kurulu fiziksel bir sanat disiplini olan performans sanatının dijital bir platforma nasıl taşınabileceğinin araştırmasının yapılması; bu dönüşümün hem disiplini hem de sanatçı-izleyici ilişkisini nasıl etkilediğinin incelenmesi; bugüne kadar çoğunlukla fiziksel olarak işlenen disiplinin dijitalde geliştirdiği yeni dilin sanatsal pratiklere yeni bir dil veya farklı bir sanat pratiği olarak nasıl dahil edilebileceği; bu dönemde dünyanın farklı yerlerinde farklı pratiklerden nasıl çalışmaların ortaya çıkabileceği gibi konuları araştırmak üzere toplanan arşiv üzerine çalışılması gerekiyor. Bu araştırmaya yeni kişiler katarak daha derine götürebilmek ve sonucunda bir e-kitap ile dijital arşiv formatında yeniden izleyiciye sunmak için yapılacak çalışmayı Kültür Sanat Fonu sayesinde hayata geçirebileceğiz. Araştırma çalışmalarımız sona erdiğinde, bir dizi sanatçı konuşması ve atölye gerçekleştirerek bulgu ve çıktıları tartışmaya açmayı amaçlıyoruz. Topluluğu bir arada ve canlı tutabilmek ve projenin çıktılarını topluma kazandırabilmek için de sanatçılarla düzenli buluşmalar yaparak ilerliyoruz.

Bu heyecanlı yolculukta bize eşlik eden, projemize ve bu disipline inanarak bizleri destekleyen Turkey Mozaik Foundation’a ve Sivil Toplum için Destek Vakfı’na tekrar teşekkürlerimizi sunuyoruz.

KALBEN Derneği ile Çocuk Fonu Kapsamındaki Kurumsal Hibe Sürecini Konuştuk

By | Çocuk Fonu

Devlet koruması altındaki çocuklar ve koruyucu aileler arasındaki bağı güçlendirmek ve koruma altında yaşayan çocukların hak ve fırsat eşitliğini sağlamak amacıyla çalışan Korunma Altında Yetişen Gençler ve Koruyucu Aile Derneği’ne (KALBEN) Çocuk Fonu’nun 2020-2021 döneminde Turkey Mozaik Foundation bünyesindeki Meltem Göçer Fonun eş finansmanı ile kurumsal hibe desteği sağlıyoruz. Hibe desteğiyle derneğin organizasyon yapısını ve finansal sürdürülebilirliğini güçlendirmek için kullanan  KALBEN, derneğin dijitalleşmesi ve daha fazla sayıda bireysel bağışçıya ulaşması için çalışmalar yapacak. KALBEN Derneği Proje Koordinatörü Seda Dokuzkardeş ile yaptığımız röportajda koruyucu aileler ve koruma altındaki çocuklar ile  yürüttükleri faaliyetleri ve  derneğin kurumsal kapasitesini güçlendirmek amacıyla yapacakları çalışmaları  konuştuk.

KALBEN Derneği’nin amaçlarından ve yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

KALBEN Derneği, koruyucu ailede büyüyen Pelin Çalışkanoğlu Ekşi tarafından kuruldu. Pelin’in ailesi Türkiye’nin ilk koruyucu ailelerinden biri. Kurumumuz korunma altındaki çocuklar ve koruyucu aileler arasındaki bağı güçlendirmek, devlet koruması altında yaşayan çocuklara hak ve fırsat eşitliği sağlama konusunda çalışmalar yapıyor. KALBEN olarak öncelikli hedefimiz devlet koruması altında yaşayan çocuklarımızın gelişimsel farklarını en aza indirerek psiko-sosyal destek sağlamak.

Korunma altında yetişen çocuklarımızın ve gençlerimizin  sosyal ve gelişimsel açıdan yaşıtlarından geri olma durumlarını en aza indirmek hatta aradaki bu farkı kapatmak için çalışan kurumumuz, yaşıtları ile aynı şartlar altında gelişim sağlayamayan çocuklarımızın sağlıklı ve güvenli bir aile ortamı içerisinde sosyal, psikolojik ve akademik olarak gelişimlerine katkıda bulunarak fırsat ve eğitim eşitliği sunuyor.

Sanatın ve sporun iyileştirici gücünün olduğuna inanıyoruz. Sürdürülebilirliğini sağladığımız sanat ve spor eğitimleri ile çocuklarımıza özel bir alan ve kendilerini daha iyi ifade etmelerini sağlayan bir ortam yaratıyoruz.

Her çocuğun aile ortamında yetişmesi gerektiğini savunarak devlet koruması altında yaşayan çocuk sayısını en aza indirmek için Koruyucu Aile Hizmet modelinin bilinirliğini tanıtmak amacıyla özellikle gençler arasında, üniversitelerde, sivil toplum kuruluşlarında sempozyumlar ve sunumlar yapıyoruz.

KALBEN Derneği, koruyucu aile hizmet modelinden faydalanan ve koruyucu aile deneyimine sahip kişiler tarafından kuruldu. Derneğinizin bu tecrübeye sahip kişiler tarafından kurulmuş olmasının yaptığınız çalışmalara ne tür katkıları oluyor?

Koruyucu aile hizmet modelinde bazen karşımıza çocuk ve aile uyumu gibi beklemediğimiz sorunlar çıkabiliyor. Bu durum özellikle ergenlik döneminde ortaya çıkabiliyor. Bu tarz sorunlarda, tecrübeli koruyucu ailelerimiz sorun yaşayan koruyucu ailelere yol gösteriyor. Her ihtimalde de çocuk ve çocuğun yararı ön planda tutuluyor. Koruyucu ailenin yanına yerleşmiş bir çocuğa düzgün bir yaşam sunabilmek bu noktada çok önemli bir nokta.

Verdiğimiz seminerlerde tecrübeli koruyucu ailelerin ya da korunma altında yetişmiş gençlerden konuşmasını talep edip süreç hakkında detaylı bilgi vermelerini istiyoruz. Koruyucu aile adayları ile tecrübeli koruyucu ailelerimizin birebir görüşmeler yapmalarını sağlıyoruz. Bu sayede koruyucu aile adayları sürece daha hazırlıklı oluyorlar. Ergenlik döneminde yaşanan kuruma geri dönüşler bu görüşmeler sayesinde azalabiliyor.

Türkiye’deki koruyucu aile hizmet modeli hakkında bilgi verir misiniz? Bu modelin koruma altındaki çocukların hayatında nasıl etkileri oluyor? 

Çeşitli nedenlerle biyolojik ailesi yanında bakımları bir süre için sağlanamayan çocukların, kendi aile ortamlarında eğitim, bakım ve yetiştirilme sorumluluğunu kısa veya uzun süreli olarak ücretli veya gönüllü statüde devlet denetiminde paylaşan ve hissettikleri toplumsal sorumluluğu gösterebilen uygun aile ya da kişilere koruyucu aile deniyor.

Koruyucu aile olmanın şartları ise 25-65 yaş aralığında bulunmak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, Türkiye’de sürekli ikamet etmek, en az ilkokul mezunu olmak ve düzenli bir gelire sahip olmak. Kişiler ikamet ettikleri  yerlerdeki Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürülüğüne başvurularını yapabiliyorlar.

Koruyucu aile hizmet modelinin en önemli amacı, çocuk için karmaşık ve sorunlu olan bir dönemde özenli davranılarak çocuğun bu dönemi örselenmeden geçirmesini ve normal hayatını devam ettirmesi sağlamak. Kurum bakımında çok sayıda çocuk olması, birebir ilginin sağlanamaması anlamına geliyor. Oysa sayede koruyucu ailenin yanında yetişen çocuğa birebir ilgi ve sevgi verilebiliyor. Böylelikle geleceğe daha sağlıklı, daha umutlu ve güvenle bakabilen nesiller yetiştiriliyor.

COVID-19 salgınının KALBEN Derneği’nin çalışmalarına ne gibi etkileri oldu?

KALBEN olarak salgın öncesinde çocuklarımızla birlikte alanda oldukça aktif bir konumdaydık. Çeşitli atölyeler ile  psiko-sosyal destek çalışmaları yürütüyorduk. COVID-19 salgını  ile birlikte değişimler kaçınmaz oldu, çalışmalarımız doğrudan etkilendi. Salgın dolayısıyla atölyelerimizi dijital ortamda gerçekleştiriyoruz. Bu yeni düzen ve dijitalleşmeyle birlikte kullanılmaya başlanan uygulamaların öğrenilmesi hem bizler  hem de çocuklarımız için zor bir süreç oldu. Ayrıca ilgili kurumların   çevrimiçi eğitimlere dair altyapılarının bulunmaması sebebiyle çocuklara ulaşmak da bu süreçte zorlaştı.

Çocuk Fonu’nun 2020-2021 döneminde  sağladığımız kurumsal hibe desteğinden yararlanacaksınız. Hibe kapsamında hangi kapasite gelişim başlıklarında ne tür çalışmalar gerçekleştireceksiniz? Bu çalışmaların derneğinize nasıl katkıları olmasını bekliyorsunuz?

Sivil Toplum için Destek Vakfı ve Turkey Mozaik Foundation eş finansmanı ile sağlanan kurumsal hibe kapsamında faaliyet alanımıza ve ölçeğimize uygun etkin şekilde işleyen bir organizasyon yapısına ulaşmamız bekleniyor. Bu bağlamda çeşitli araçlar ile birlikte dernek faaliyetlerimizin COVID-19 benzeri bir krizden etkilenme oranını en aza düşürecek şekilde kriz yönetimi yapılmasına yönelik kurumsal kapasite geliştirilecek. Bu kapsamda, dernek personelinin, gönüllülerin ve yönetim kurulunun dernek faaliyetlerini uzaktan da devam ettirebilmesi için çeşitli dijital araçlar temin edilecek ve derneğin kurumsal olarak dijital çağa ayak uydurabilmesi için dijital okuryazarlık kapasitesi en üst düzeye çıkarılacak. Ayrıca derneğin belgelerinin ve dernek işleyişinde kullanılan diğer tüm bilgi ve belgenin uzaktan erişilebilir olması amacıyla yine dijital ürün ve hizmetler satın alınarak dernek organizasyon yönetim süreçlerine uyumlanacak.

Sürdürülebilir finansal bir model için fonlar ve kurumsal desteklerle birlikte bireysel bağışlara odaklanan, bireysel bağışlar ile temel giderlerin karşılandığı bir yapının oluşturulması için de çalışmalar yapıyoruz. Böylelikle kurumsal destek fonlarına yapılan başvuruların artırılarak hem kurumun kapasitesinin güçlendirilmesi hem de kurumun temel ihtiyaçları için kaynak yaratılması sağlanacak.  Bu süreçte kurumsal iletişim çalışmaları ile kaynak geliştirme faaliyetleri eşgüdümlü olarak yürütülecek. Ayrıca dernek personeline, gönüllülere ve yönetim kuruluna yönelik planlanacak finansal okuryazarlık eğitimleri ile dernek kaynaklarının daha etkin ve verimli kullanılması sağlanacak. COVID-19 sürecinde ortaya çıkan finansal kaynaklara erişimin zorluğu salgın döneminin oluşturduğu kriz sonlanana kadar bertaraf edilecek. Bu sayede derneğimiz salgın krizini finansal olarak daha az etkilenerek geçirmiş olacak. Böylece finansal sürdürülebilirliğe katkı sağlanacak.

Güzel İşler’in Şubat Ayı Buluşmasını COVID-19 Döneminde Kültür-Sanat ve Tiyatrolar Başlığıyla Gerçekleştirdik

By | Güzel İşler

Bağışçılarımıza yönelik olarak düzenlediğimiz çevrimiçi etkinlik serimiz Güzel İşler’in Şubat ayı buluşmasını COVID-19 Döneminde Kültür-Sanat ve Tiyatrolar başlığıyla gerçekleştirdik.  İstanbul Kültür Sanat Vakfı Kültür Politikaları Çalışmaları Direktörü Özlem Ece ve Tiyatro Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, yazar, yönetmen ve oyuncu Yeşim Özsoy ile Türkiye’de kültür sanat alanının ve özel tiyatroların durumunu, COVID-19 salgını ve alınan tedbirlerin yarattığı değişimi ve kültür-sanat alanında gelişen dayanışma pratiklerini konuştuğumuz etkinlikten öne çıkan başlıkları aşağıda görebilirsiniz:

  • Kültür politikaları Türkiye’de kamu politikaları arasında öncelikli bir yer tutmuyor ve buna bağlı olarak Türkiye’nin bu alanda kapsamlı bir politikası bulunmuyor. Başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere, Türkiye’de kültür-sanat alanına ayrılan kamu kaynakları oldukça sınırlı ve alanın ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalıyor. Kültür-sanat kurumların öncelikli ihtiyaçları arasında yer alan finansal destekler ağırlıklı olarak özel sektör tarafından karşılanıyor; yerel yönetimler ise ayni desteklerle (kamusal alanların kullanımı, iletişim desteği vb.) katkı sağlıyor.
  • Kültür-sanat kurumları ve bu alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları oldukça aktif, dayanıklı ve üretkenler. İçinde bulunduğumuz koşullar nedeniyle bu kurumlar esnek davranarak çözüm üretme ve krizlerle başa çıkma konusunda da deneyimliler. Ancak, ifade özgürlüğüne dair artan engeller bu kurumların ve sanatçıların sanatsal üretimini olumsuz şekilde etkiliyor.
  • Kültür-sanat alanının genelinde yaşanan finansal kaynaklara erişim sıkıntısı özel tiyatrolar için de geçerli. Türkiye’de özel tiyatrolar ticarete dayalı kurumlar olarak algılanıyor ve ticari bir statüyle kurulduklarından bağış alamıyorlar. Tiyatroların sanat kurumları olarak kamu yararına çalıştıkları ve bu nedenle de ilgili kamu kurumları tarafından desteklenmelerinin önemi henüz anlaşılmış değil. Türkiye’de tiyatro sanatının ve kurumlarının gelişebilmesi için yurtdışındaki örneklerde olduğu gibi hem politikalar hem de finansal araçlarla kamu kurumları tarafından desteklenmeleri gerekiyor. Bu tür destek mekanizmalarının yokluğunda özel tiyatrolar sadece bilet satarak gelir elde edebilen ticarete dayalı kurumlar olarak varlıklarını devam ettirmek zorunda kalıyor. Tiyatro Kooperatifi, bu sorunların giderilmesi ve mevzuatta iyileştirmeler yapılması için savunuculuk çalışmaları yapıyor; özel tiyatroların sürdürülebilirliğine katkı sağlamak için kooperatifleşme modelini teşvik eden bir proje yürütüyor.
  • COVID-19 salgını ile başlayan ve evlere kapanılan süreçte kültür-sanat faaliyetlerine olan ilgi arttı ve sanatın iyileştirici gücü izleyiciler tarafından daha iyi anlaşıldı. Bu dönemde birçok kültür-sanat kurumu dijital arşivlerini ücretsiz olarak açıktı ve kültür-sanat faaliyetlerine erişim arttı. Ancak artan talep bu alanın salgın sürecinde daha da görünür hale gelen sorunlarına kalıcı bir çözüm sunmuyor. Salgın ve bu kapsamda alınan tedbirlerden ciddi anlamda etkilenen kültür-sanat alanına yönelik kamu politikalarının ve finansal destek mekanizmalarının geliştirilmesi, kültür-sanat kurumlarının dijitalleşmesinin desteklenmesi, sürdürülebilirliğe katkı sağlayacak şekilde yeni iş modellerinin uygulanması ve alandaki insan kaynağı ihtiyacının giderilmesi bu süreçte de öne çıkan ihtiyaçlar olmaya devam ediyor.
  • Salgın döneminde başta özel tiyatrolar olmak üzere farklı alanlarda faaliyet gösteren kültür-sanat kurumlarını, sanatçıları ve kültür-sanat emekçilerini desteklemeye yönelik çeşitli dayanışma kampanyaları başlatıldı. Tiyatro Kooperatifi tarafından düzenlenen ve izleyicilerin gelecek dönemde yapılacak tiyatro oyunları için önceden bilet alarak destek sağladığı #BizdeYerinAyrı kampanyası, görsel sanatlar alanında çalışanların barınma, yemek ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarına erişmelerini destekleyen Omuz, gelirleri kültür-sanat emekçilerini desteklemek için kullanılan çevrimiçi festival FestTogether bu örnekler arasında yer alıyor. Kültür-sanat kurumlarının ayakta kalmasına ve üretimlerine devam edebilmelerine olanak sağlayan bu tür dayanışma kampanyalarını desteklemek önem taşıyor.
  • Salgın döneminde yaşanan değişimin ve edinilen deneyimlerin etkilerinin salgın sonrasında da kültür-sanat alanını şekillendirmeye devam etmesi bekleniyor. Yüz yüze ve çevrimiçi etkinliklerden oluşan melez modellerin yaygınlaşmasının, kültür-sanat kurumlarının dijitalleşmesinin, kültür-sanat alanının başta iklim krizi olmak üzere farklı alanlarla ilişkisini kuracak şekilde yapılacak çalışmaların ve dayanışma pratiklerinin devamlılığını sağlamanın bu bağlamda öne çıkan konular arasında yer alması bekleniyor.
  • Kültür-sanat alanına verilecek desteklerin kültür-sanatın toplumsal faydasını da öne çıkartacak şekilde; kurumların dijital dönüşümünü, kültür profesyonellerinin kapasitelerini güçlendirmelerini, iyi uygulama örneklerine dayalı kapsayıcı ve katılımcı işbirliği modellerini desteklemesi gerekiyor. Bununla birlikte, özellikle insan kaynağını desteklemeye yönelik kurumsal destek mekanizmaları bu dönemde daha da fazla önem kazanıyor.

Nirengi Derneği  İstismar Mağduru Destek Hattı Projesi için Çalışmalarına Başladı

By | Çocuk Fonu

Çocuk Fonu’nun 2020-2021 döneminde Turkey Mozaik Foundation finansmanı ile hibe verdiğimiz  Nirengi Derneği istismar, akran zorbalığı ve flört şiddetinin önlenmesi ve sonuçlarıyla baş edilmesi için daha sistematik ve bütüncül bir anlayışın yaygınlaşması ve bu konuda uygulanabilir politika önerilerine dayalı adımlar atılması amacıyla çalışıyor. Nirengi Derneği, fon kapsamında desteklediğimiz İstismar Mağduru Destek Hattı projesi ile istismar mağduru 20 çocuğa ve/veya onların bakım verenlerine psiko-sosyal danışmanlık  sağlayacak. Nirengi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Direktörü İdil Türkmen Ayaydınlı ile yaptığımız röportajda istismar, akran zorbalığı ve flört şiddetinin çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerini, derneğin çalışmalarını yürütürken temel aldığı Pozitif Gençlik Gelişimi yaklaşımını ve İstismar Mağduru Destek Hattı projesi kapsamında yapacakları çalışmaları konuştuk.

Nirengi Derneği, Çocuk Fonu kapsamında Vakfımızdan ilk kez hibe alıyor. Okuyucularımızın derneğinizi daha yakından tanıyabilmesi için kuruluş hikayenizden ve yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Nirengi Derneği Kasım 2015’de kurulmasına rağmen, geçmişi daha öncesine dayanıyor. Farklı uzmanlıklardan profesyoneller olarak yıllar içinde pek çok projede yollarımız kesişti ve birlikte çalışma fırsatı yakaladık. 1999 Marmara depreminin hemen ardından 90 meslektaşımız ile hızla bir araya geldik. Yurt dışından çeşitli uzman kuruluşların bilgi ve birikimini ülkemize uyarlayarak Afet Sonrası Toplumsal Travmanın Azaltılması Uygulama Yöntemleri eğitimlerinin verilmesini sağladık. Afet bölgesindeki çeşitli sivil toplum kuruluşları (STK) ile yakın iş birliği içinde iki yıla yakın bir süre için ekip olarak travma sonrası rehabilitasyon çalışmaları yürüttük. Benzer şekilde, 2003 yılında İstanbul’da İngiltere Başkonsolosluğu, 2 sinagog ve HSBC Bankası’na düzenlenen bombalı saldırılarından sonra, travma konusunda eğitimler düzenledik, saldırıdan etkilen kişiler ve aileleri ile çalıştık.

Çeyrek asırdır uygulamakta olduğumuz farkındalık ve gelişim grup çalışmalarımızı, haklara ulaşım ve bireysel gelişim çalışmalarımızı çeşitli kurumlar, üniversiteler ve farklı STK’larla uyguladık. Bireysel ve grup çalışmalarımız, mesleki eğitim seminerlerimiz, gözetim çalışmalarımız, toplumsal cinsiyet rolleri ve kültürel kodlar konusunda bilinç yükseltme çalışmalarımız, bilgi ve farkındalığı arttıran konferanslarımız, paylaşım ve sohbetlerimizle oldukça geniş bir kitleye hitap ettik. Bir süre sonra “kabımıza sığamaz” olduk ve sahip olduğumuz bilgi ve deneyimleri toplumsal düzeyde fark yaratmak için daha geniş kitlelere yaymaya ve ulaşamadığımız yörelere doğru uzanarak toplumsal sorumluluğumuzu daha yaygın kullanmaya karar verdik. Bu şekilde bir dönüşüm ve yenilenme hikâyesi olarak Nirengi Derneği’ni kurduk.

Çekirdek ekibimiz çeşitli disiplinlerden kendi alanında uzmanlık derecesine sahip; klinik psikolog, uzman psikolojik danışman, eğitimci, sosyal hizmet uzmanı, iletişim ve görünürlük uzmanı, uluslararası ilişikler ve siyaset bilimi uzmanı, avukat, adli psikolog gibi meslek profesyonellerinden oluşuyor. Buna ek olarak derneğimize her konuda uzmanlık desteği alabilme kapasitesi sağlayan geniş̧ bir ağ bağlantımız var. Derneğimize gönüllü katkı veren genç ve yeni mezun meslek elemanlarının sayısı da giderek artıyor.

Nirengi Derneği olarak ana kuruluş amacımızı ulusal ve uluslararası arenada referans sivil toplum kuruluşu olmak şeklinde belirledik. Hedeflerimizi ise bireylerin ve toplumun, insan onuruna uygun şekilde yaşamlarını sürdürmelerine, iyi olma hallerinin ve yaşam kalitelerinin yükselmesine uluslararası standartlar çerçevesinde katkıda bulunmak olarak formüle ettik. Bu kapsamda temel çalışma alanlarımızı da kurucu ekibin bilgi, birikim ve deneyimlerine göre şekillendirdik. Temel çalışma alanlarımız savunuculuk ve ağ oluşturmak, kalite ve hesap verilebilirlik standartları; kadın, çocuk, özel ihtiyaç içindeki birey, azınlıklar gibi risk altındaki gruplara yönelik destekleme çalışmaları, çocuk koruma ve çocuk hakları, insani yardım, afet ve acil durum yönetimi, kalkınma, psiko-sosyal destek, sorun alanlarına yönelik politika oluşturma, toplumsal diyalog, kapasite geliştirme ve araştırma olarak sıralayabiliriz.

Çocuk hakları alanında yaptığımız çalışmalardan bazıları eğitimler, çalıştaylar, uluslararası standartların ülkemizde yaygınlaşması için yapılan yürütülen projeler ve iletişim faaliyetleri olarak sıralanabilir. 2016 yılından bu yana yürüttüğümüz Çok Geç Olmadan programı kapsamında 7.000’in üzerinde ilkokul, ortaokul, lise öğretmeni ve idarecilerine çocuk istismarı, akran zorbalığı ve flört şiddeti başlıklarının yer aldığı Pozitif Gençlik Gelişimi eğitimlerini aktardık. 2016 yılında Mersin’de, 2018 yılında İstanbul’da Çocuk İstismarının Önlenmesi Çalıştaylarını düzenledik. Söz konusu çalıştaylara çocuk koruma alanında çalışan kamu ve sivil toplum temsilcilerinin katılımı sağlandı ve çalıştay çıktılarının da yer aldığı politika raporları yayınlandı.

Uluslararası standartların ülkemizde yaygınlaşması amacıyla Alliance Child Protection in Humanitarian Action (İnsani Eylemlerde Çocuk Koruma Birliği) liderliğinde, Çocuk Koruma Asgari Standartları’nın yerelleştirme projesini üstlendik. Birlik şemsiyesi altında Çocuk Koruma Asgari Standartları küresel olarak yürütülen bir dizi istişare toplantısı ile revize edilerek taslak ikinci  versiyon oluşturuldu. İnsani Eylemlerde Çocuk Koruma Birliği, taslak 2. versiyonunun farklı ülkelerde çocuk koruma alanında çalışan paydaşların katılımı ile istişare edilmesi ve ülke raporunun hazırlanma süreci için Türkiye’den Nirengi Derneği’ne çağrı yaptı.Bu alanda bir diğer çalışmamız ise INSPIRE: Çocuğa Karşı Şiddetin Önlenmesine Yönelik Yedi Strateji ana dokümanının ülkemize uyarlanması ve yaygınlaştırılması oldu. Uyarlama ve yaygınlaştırma çalışmaları kapsamında ilgili kamu ve STK temsilcilerinin katılımıyla atölyeler düzenlendi; odak grup görüşmeleri, tanıtım toplantıları ve webinarlar gerçekleştirildi.

İletişim çalışmalarımız kapsamında ise istismar, akran zorbalığı ve flört şiddeti başlıklarında bilgilendirici sosyal medya gönderileri, grafik temelli kısa videolar, çevrimiçi söyleşiler ile toplumsal farkındalık çalışmaları  yürütüyoruz. Daha fazla bilgi için internet sitemizi ve sosyal medya hesaplarımızı takip edebilirsiniz.

Nirengi Derneği afet ve acil durum yönetimi alanında da çeşitli çalışmalar yapıyor. Bu kapsamda hayata geçirdiğiniz Afet ve Acil Durumlarda Kullanılan Standartlar Eğitimleri’nin amacından ve alana katkılarından bahseder misiniz?

Uzun süredir derneğimize farklı kurum ve kuruluşlardan ve kişilerden farklı zamanlarda ve farklı platformlarda afet ve acil durumlardan etkilenen kişilere yönelik hizmet ve müdahale standartları eğitimlerini almak üzere başvurular geliyor. Haklara Destek Fonu’nun mali desteği ile İnsani Yardım Standartları Ortaklığı kapsamında yer alan afet ve acil durumlarda kullanılan uluslararası standartlarda afet ve acil durumlar ile insani yardım alanında çalışan kuruluşlar ve kişiler arasında uluslararası standartlarla uyumlu ortak bir dil ve hazırlık-müdahale yaklaşımı gelişmesine katkıda bulunmaktı. Bu çalışmanın son tahlilde afet ve acil durumlardan etkilenen kişilere yönelik hizmetin kalitesini ve hesap verebilirliğini artırmak açısından önemli bir adım olduğunu düşünüyoruz.

İlk olarak 5 eğitim üzerinden oluşturduğumuz bu programda yer alan her eğitimde kullanılmak üzere uluslararası olarak kabul edilmiş bir standardın ya da kılavuzun tanıtımına ve uygulamada nasıl ele alınacağına yer verdik. Tanıttığımız ilk paketteki 5 acil ve afet durum standartları ile kılavuzları arasında Sphere İnsani Yardım Sözleşmesi ve Afet Müdahale Standartları; Temel İnsani Yardım Standardı Eğitimi; Afet ve Acil Durumlarda Sosyal Duygusal Öğrenme ve Psiko-sosyal Destek; Afet ve Acil Durumlarda Erken Çocukluk Eğitimi; Afet ve Acil Durumlarda Ruh Sağlığı ve Psiko-sosyal Destek Standartları bulunuyor.

İnsani Yardım Standartları Ortaklığı’nda yer alan ve bizim de ilk pakette bir kısmını sunduğumuz standartların ve kılavuzların alana temel katkısı; etkilenen kişilerin ve toplulukların özellikle koruma ve yardım alma ve onurlu yaşama haklarını kullanabilmeleri için gereken aksiyonu tanımlayan net, kısa, uygulanabilir bir çerçeve sunmaları. İnsani Yardım Standartları mevcut kanıtlara ve kendi deneyimlerine dayalı olarak farklı geçmişlere sahip insani yardım çalışanları tarafından geliştiriliyor, mevcut en iyi uygulamalar olduğuna inandıkları çerçeveyi yansıtıyor ve sektördeki gelişmelere göre düzenli olarak güncelleniyor.

Derneğiniz  akran zorbalığı, flört şiddeti, çocuk ve ergen istismarı alanlarında çalışmalar yapıyor. Bu alanların birbiriyle ilişkisi ve genel hatlarıyla Türkiye’deki mevcut durumu ile ilgili bilgi verebilir misiniz?

Burada altını çizmekte yarar olan bir konu var: Çocuk Koruma Kanununda da belirtildiği gibi 18 yaşına kadar her insan çocuktur. Bu nedene istismar, zorbalık, şiddet içeren her türlü eylem 18 yaşına kadar olan bir insana yapılmış ise bunlar bir çocuğa karşı yapılmış yıkıcı şiddet davranışlarıdır.

Nirengi Derneği olarak çocukların yetişkinler ve diğer çocuklar karşısında zarar görebilir konumda olmalarından hareketle çocuk koruma alanında en sık karşılaşılan pozitif çocukluk gelişimi risklerinden istismar, akran zorbalığı ve flört şiddeti konularını öncelikli çalışma alanımız olarak belirledik. Şiddetin her türlüsü çocukların ve gençlerin sadece sağlıklarını değil, tüm gelişimlerini olumsuz etkiler. Şiddete maruz kalan çocuklarda anti-sosyal davranışlar, istemli okul devamsızlığı, okul başarısında düşüklük, yeme bozuklukları, özgüven eksikliği, eşyalara bilerek zarar verme, alkol ve madde bağımlılıklarına eğilim, uyum güçlüğü, dikkat eksikliği, depresyon ve riskli davranışlar gibi olumsuz tutum ve davranışlar gözlenme sıklığı daha yüksektir. Son yıllarda ülkemizde çocuğun pozitif gelişim riskleri arasında yer alan çocuk istismarı, akran zorbalığı ve flört şiddeti olaylarındaki artış ilgili kamu yöneticileri, hukukçular, sağlık çalışanları, akademisyenler ve STK çalışanları tarafından açıkça ifade ediliyor. Çeşitli medya kanalları aracılığı ile çocuğa karşı şiddet vakaları farklı formlarda sıklıkla kamuoyuna yansıyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre istismar; çocuğun sağlığını, fiziki ve psikolojik gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin ya da çocuğun içinde yaşadığı toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılabilen hareketlerdir. İstismar ile ilgili çarpıcı veriler, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) adli istatistiklerinde karşımıza çıkıyor. TÜİK’e göre 2010 yılında ceza mahkemelerinde çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar kapsamında açılan dava sayısı 2015 yılında %87,48 yükseldi. Türkiye’de her üç çocuktan birisinin istismara uğradığı gerçeği ile yaşıyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Sağlık, Aile Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu’nun 7 Nisan 2018 tarihli tutanak dergisinde yer alan veriye göre cinsel istismar vakalarının ancak yüzde 10-15’i adli makamlara ulaşabiliyor.

Akran zorbalığının tanımı ise, eğitim sisteminde çok sık karşılaşılan bir risk olduğu için oradan örnek verirsek, bir öğrencinin tekrarlı olarak diğer öğrenci veya öğrenciler tarafından olumsuz davranışlara maruz kalmasıdır. TBMM’nin Çocuklarda ve Gençlerde Artan Şiddet Eğitimi ile Okullarda Meydana Gelen Olaylar ile İlgili Meclis Araştırma Komisyonu raporunda (2016) şu saptamalar yer alıyor: ‘’Halen okullardaki şiddet olaylarıyla ilgilenmeye odaklı kurulmuş ulusal bir organ ülkemizde bulunmamaktadır. Bugün okullardaki şiddet çok yönlü ve ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Öğrencilerin birbirlerine uyguladığı şiddet önemlidir; ortaöğretim kurumlarına devam eden öğrencilerin, yüzde 35’nin fiziksel, yüzde 48’nin sözel, yüzde 27,6’nın duygusal ve yüzde 11’nin cinsel şiddete maruz kaldığı saptanmıştır.’’ Benzer şekilde, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (Organisation for Economic Co-operation and Development-OECD)  2017 raporunda, Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın (The Programme for International Student Assessment-PISA) Öğrencilerin İyi Olma Hali Araştırması verilerine göre  Türkiye’de her 5 öğrenciden biri ayda birkaç kez akran zorbalığına maruz kaldığını ifade ediyor. Ayrıca, sınıfı tekrar ettiğini belirten öğrencilerin akran zorbalığına maruz kaldığını rapor etme verisinin yüksekliğine dikkat çekiliyor.

Flört şiddetini de duygusal bağ olan ilişki içerisinde fiziksel, psikolojik ve cinsel yönden kontrol ve baskı kurarak karşı tarafa zarar vermek olarak tanımlıyoruz. Son yıllarda belirgin şekilde orta öğrenimdeki ergenler arasında da yaşanmaya başlanan flört şiddeti ciddi mağduriyet vakaları ile sonuçlanıyor. Flört şiddeti alanındaki veri azlığı ise dikkat çekici boyutta. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim-Araştırma Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı’nın, Gençlik Yaş Grubunda Flört- Partner Şiddeti araştırmasına göre, flört- partner şiddetine bağlı adli muayene için başvuran mağdurların % 23,3’ü 15-19 yaş aralığında yani ortaöğrenim çağında. Hacettepe Üniversitesi’nin Kadına Yönelik Şiddet araştırmasına göre, flört şiddetine maruz kalma açısından en fazla risk altında olan gruplardan birisinin ergen (adölesan) ve genç erişkin yaş grubu olduğu belirlendi. Ek olarak, çeşitli araştırmaların da desteklediği gibi ergenlik dönemi, psikolojik zarar görebilirliğe açık bir dönem ve deneyimsizlikler nedeni ile şiddetin etkilerinden daha fazla etkilenilen bir süreç yaşanıyor.  Flört şiddetinin müdahalesi zor, kişilerin kendi kendilerine çözmeye çalıştıkları ve kendi özeli içinde yaşadıkları, çoğu zaman tarafların gizlemeyi tercih ettiği bir şiddet türü olduğunu söyleyebiliriz.

Görüldüğü üzere, çocuğa karşı şiddet ve çocuk istismarı sorunu bir buzdağı formunda. Fark edilen, kamuoyuna yansıyan, adli makamlara gelen vakalar sadece buzdağının görünen kısmını oluştururken buzdağının altında ki durum bilinmezliğini koruyor. Bu konuda ayrıntılı bilgi için Paydaş Analiz Raporu’muzu inceleyebilirsiniz.

Akran zorbalığı, flört şiddeti,  çocuk veergen istismarı alanlarındaki çalışmalarınızı ve bu çalışmaları yürütürken temel aldığınız Pozitif Gençlik Gelişimi yaklaşımının temel ilkelerini paylaşır mısınız? 

Pozitif Çocukluk Gelişimi bileşenlerini kavramsal altyapısı ve uygulamada yenilikçi ve yaratıcı bir yaklaşım ile oluşturduk.  Bu programı, uluslararası literatürde yer alan kavramsal çerçeve ve ülkemizdeki  eğitim-öğretim sistemini ve mevcut kurum ve kuruluşları dikkate alarak sistem-vaka yönetimi yaklaşımı ile hazırladık.

Bu ifadeleri şöyle açalım: Programın tasarımında yenilikçi, yaratıcı ve farklı olan temel noktalar şunlar:

  • Sosyo- ekoloji modeli: Pozitif Çocukluk Gelişimi programının kavramsal çıkış noktası olarak Bronfenbrenner’in sosyo -ekolojik sistem modeline odaklandık. Programı uyarlarken Bronfenbrenner modelinden hareketle ilk olarak sosyo-ekolojik sistemde çocuğu eğitim- öğretim ortamında destekleyici bir yapı içinde merkeze aldık. Destekleyici yapının ilk kuşağında aile ve okul, ikinci kuşağında da çocuğun pozitif gelişim riskleri çerçevesinde ilgi odağında olduğu ilgili kurum ve kuruluşların haritasını çıkardık.
  • Ruh Sağlığı ve Psiko-sosyal Destek Standartları müdahale piramidi ile de uyumlu olacak şekilde, çocuğa destek sağlama noktasında bireysel uzmanlıklar yerine aile, okul, sosyal hizmetler, emniyet ve güvenlik gibi mevcut sosyal ve idari kamu kurum ve kuruluşların destek kaynaklarına yöneldik. Bu kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapmaya odaklandık. Bireye odaklanmış uzmanlaşmamış meslekler güçlü profesyonel becerilere sahip olmak kaydı ile programının omurgasında yer aldı.
  • Söz konusu gelişim risklerine karşı okul temelli aktiviteler için bir triyaj (sınıflandırma) matrisi geliştirdik. Matriste istismar, akran zorbalığı, flört şiddeti riskleri; koruyucu çalışmalar, izleme ve değerlendirme çalışmaları, vaka sırası ve sonrası müdahale aktiviteleri ile birlikte sunuluyor.
  • İstismar, akran zorbalığı, flört şiddetini tanıma, değerlendirme ve yönlendirme konusunda her kurumda mağdur çocukla ya da gençle karşılaşıldığı andan itibaren yapılması gerekenlerin adım adım yazılı akışa göre yapılması için bütün paydaşların katılımı ile bir Standart Operasyon Prosedürü geliştirdik.

Bunun yanı sıra, çocuğa yönelik şiddete karşı savunuculuk çalışmalarımızdan da söz etmek isterim. Çocuk istismarının genel işaretlerini ve müdahale etmek için neler yapılması gerektiği konularında toplumsal farkındalık oluşturarak, bir çocuğun hayatında çok büyük bir fark yaratabiliriz. Çocuk ihmal ve istismarının önlenmesi ve sonuçlarıyla baş edilmesi için sistematik, çoklu disiplinlerin yer aldığı bütüncül ve birleştirici bir anlayışa ihtiyaç olduğunun farkındayız. Bu nedenle çocuk ihmal ve istismarının önlenmesine destek vermek amacıyla savunuculuk çalışmaları yürütüyoruz. Vatandaşların ve ailelerin de çocuk ihmal ve istismarı konusunda öncelikle kendi tutum davranışlarının sonuçlarının farkında olması önemlidir . Ek olarak, vatandaşların çocuk ihmal ve istismarı konusunda karar vericilerin ve kamu görevlilerinin adım atılmasını talep etmek ve izlemek hakkı ve sorumluluğu bulunuyor.

Çocuk Fonu’nun 2020-2021 döneminde sağladığımız hibe ile İstismar Mağduru Destek Hattı projesini hayata geçiriyorsunuz. Bu projenin amacını ve bu kapsamda yapmayı planladığınız çalışmaları anlatır mısınız? 

Nirengi Derneği olarak istismara uğrayan bir çocuğa ve ailesine ya da bakım verene ne kadar erken destek sağlanabilirse, çocuğun fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne gelecek zararların o ölçüde azaltılabileceğine ve istismarın yarattığı olumsuz etkileri onarmanın ve şiddet döngüsünü kırmanın mümkün olabileceğine kuvvetle inanıyoruz. Bu çerçevede, kuruluşumuzdan bu yana istismar mağduru çocuklara ve bakım verenlerine yönelik koruyucu önleyici, izleme-değerlendirme ve müdahale alanlarında destekleyici çalışmalar yürütüyoruz.

Ülkemizde soruşturma işlemleri öncesinde veya sırasında mağdur çocuk veya bakım verenin ücretsiz psiko-sosyal danışmanlık alabileceği bir sistem bulunmuyor. Hayata geçirdiğimiz İstismara Karşı Destek Hattı üzerinden derneğimize ulaşan istismar mağduru çocuklara ve/veya bakım verenlerine ücretsiz yasal ve psiko-sosyal danışmanlık hizmeti sağlanması hedefleniyor. Çocuk Fonu  kapsamında  Turkey Mozaik Foundation finansmanı ile yürüttüğümüz proje ile  istismar bildiriminin yapılması ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğünden mağdura uzman atanana kadar geçen süre için Nirengi Derneği psikolojik danışman havuzunda bulunan uzmanlarla mağdur ve ailesine psiko-sosyal danışmanlık sağlanacak. 12 ay süresince ortalama 8 haftalık seans setleri şeklinde 20 çocuğa ve/veya bakım verene destek verilmesini amaçlıyoruz.

Barış için Müzik Vakfı Çocukların Hayatı 4/4’lük Olsun Projesine Başladı

By | Çocuk Fonu

Çocuk Fonu’nun 2020-2021 döneminde hibe desteği sağladığımız Barış için Müzik Vakfı (Barış için Müzik), dezavantajlı durumdaki çocuk ve gençlerin müzik eğitimine erişimindeki engelleri ortadan kaldırmak ve sanatsal bir yaşamda yer alma hakkını herkes için erişilebilir hale getirmek amacıyla çalışmalar yapıyor. Barış için Müzik fon kapsamında desteklediğimiz Çocukların Hayatı 4/4’lük Olsun projesiyle yeni kurulan keman sınıfında 40 öğrencinin enstrümanla tanışmasını sağlayacak ve 100 öğrencinin katılımıyla beden perküsyonu atölyeleri düzenleyecek. Ayrıca, proje kapsamında Vakıfta aktif öğrenim gören 100 öğrenciye yönelik olarak çocuk hakları, hayvan hakları, demokrasi, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi konularda sosyal atölyeler de düzenleyecek. Vakfın kurucularından Yeliz Baki ve Program Koordinatörü Hazal Kol ile yaptığımız röportajda salgının çalışmalarında yarattığı değişimi ve Çocukların Hayatı 4/4’lük Olsun projesi kapsamında yaptıkları çalışmaları konuştuk.

Barış için Müzik Vakfı 2020 Yılı Almanağı videosunu yakın zamanda yayınladınız. Bu video çalışmasından da hareketle, olağanüstü koşulların yaşandığı 2020 yılına baktığınızda, Vakfın salgın sürecinde içinden geçtiği değişimi ve bu dönemdeki öğrenimlerinizi bizimle paylaşır mısınız? 

2021’de 16. yılını kutlayan Barış İçin Müzik Vakfı, bugüne kadar 2.000 enstrümanı 7.000’den fazla çocukla buluşturdu. Tüm çocukların sanatsal yaşama katılım hakkı olduğuna ve bu hakkın önündeki engellerin kaldırılması gerektiğine inanan Barış İçin Müzik Vakfı, kısıtlı sosyo-ekonomik şartlarda yaşayan çocuk ve gençlere karşılıksız müzik eğitimi olanağı sağlıyor.

Özetlemek gerekirse, olağanüstü şartlar olağanüstü çözümler gerektirdiğinden, alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirip teknolojinin nimetlerinden bolca faydalanarak, olabilecek en fazla sayıda çocuğa müziğin barış notalarıyla dokunmaya devam ettik. Salgının ilk aylarında yaşadığımız duraklama dönemi, aslında biraz da kuluçka dönemine dönüştü. Fiziksel olarak dursak da zihinsel olarak çok egzersiz yaptık ve bu sayede yeniden bir araya geldiğimiz aylarda, sandığımızdan da daha hareketli ve verimli bir dönem geçirdik. Bütün bu etkinliklerimizin öyküsü sorunuzda yer verdiğiniz 2020 Yılı Almanağı’nda izlenebilir.

Vakıf, 2020 yılı Mart ayında okulların salgın nedeniyle kapanması kararıyla birlikte eğitimsel ve tüm idari faaliyetlerini uzaktan yürütme kararı aldı. İdari çalışmalarımız açısından bu uzaktan çalışma sürecine hazırlıklı olmasak da çok hızlı bir geçiş gerçekleştirebildik. Bunun en önemli sebebi teknolojik araçların kullanılmasına kolay uyum sağlayabilen genç ve esnek bir ekibimizin olması oldu. Google’ın  sivil toplum kuruluşları için sunduğu araçları kullanmaya başladık. Birlikte çalışma araçları konusunda kendimizi geliştirmeye çalıştık ve halen devam ediyoruz.

Daha büyük zorluk ise müzik eğitim konusunda yaşandı. Vakfın hizmetlerinden yararlanan çocuklar bir arada grup halinde çalışmaya alışıklar. Aslında Barış İçin Müzik Vakfı eğitim modelinin temelinde yatan fikir de bu. Teknolojik imkanlar henüz tam anlamıyla alışık olduğumuz yöntemlerle grup müzik dersleri ve orkestra çalışmaları yapmaya elverişli değil.  Uzaktan eğitime geçtiğimiz ilk süreçte çocukların motivasyonunu yüksek tutmaya ve ihtiyaçlarını anlamaya odaklandık. Aynı anda uluslararası alanda benzer programların neler yaptığına ilişkin bilgi toplamaya çalıştık. Bütün bu süreç bizi çalışma yöntemlerimizi karma bir sisteme uygun hale getirmemiz gerektiği sonucuna ulaştırdı . Şimdi eğitim modelimizi uzaktan eğitim sistemine uygun hale getirerek karma bir yönteme evirmek ve bu yöntemi geliştirmek için çalışıyoruz.

Barış için Müzik Vakfı, uluslararası bir ağ olan El Sistema’nın parçası. Bu ağ kapsamında gerçekleşen iş birliklerini ve yakın zamanda katıldığınız El Sistema Avrupalı paydaşlar buluşmasından öne çıkan noktaları bizimle paylaşır mısınız?

Barış için Müzik Vakfı,  Avrupa Sistema’nın kurucu üyelerinden. Bu ağ Avrupa’da 33 kurumun temsil ettiği 147 sosyal gelişim amaçlı müzik programını kapsıyor. Salgın döneminde ihtiyaçların değişmesi ve çevrimiçi konferansların artmasıyla birlikte bu anlamda yapılan toplantılar ve buluşmalar da çoğaldı. Zaman ve mesafe sorunlarının ortadan kalkması ile de katılım ve iş birliği olanakları artmış oldu. Yakın zamanda Venezuela El Sistema’nın düzenlediği toplantıda tüm paydaşlar kendi deneyimlerini paylaşma imkanı buldu. Bu buluşmanın dışında, Sistema İsveç’in 30 Ocak’da düzenleyeceği tüm paydaşların katılımıyla gerçekleşecek çevrimiçi konferansın ana teması Motivasyon”. Şubat ayında ise Amerika Sistema’nın konferansının teması Bağlan, Adapte Ol ve Geliştir. Biz de bu konferansın “Her Şey Değişiyor” başlıklı oturumunda çevrimiçi Peter ve Kurt Senfonik Masalı üretim sürecini paylaşmayı hedefliyoruz. 

Çocuk Fonu’nun 2020-2021 döneminde sağladığımız hibe desteğiyle hayata geçireceğiniz Çocukların Hayatı 4/4’lük Olsun projesinin amaçlarından ve bu kapsamında yapacağınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Bu yıl 200 çocuğun ücretsiz olarak yararlanacağını ve büyük kısmı dijital olarak gerçekleşecek eğitim programı kapsamında enstrüman ve koro dersleri, beden perküsyonu dersleri, müzik kültürü dersleri, sosyal atölyeler ve ustalık sınıfları olacak.

2020-2021 döneminde çalışmalarımıza uzaktan eğitim modeli ile devam etmekle birlikte, vakfın süregelen programında gerçekleştirdiğimiz prova ve orkestra çalışmaları gibi grup derslerine benzer olarak Vakfın müzikal ve sosyal amaçlarına hizmet eden, çocuğun bütüncül gelişimini hedefleyen ve çocukların bu dönemde vakıf ve birbirleriyle etkileşimlerine devam etmelerini sağlayacak yeni atölyeleri programımız içerisine aldık.

Çocukların Hayatı 4/4’lük Olsun projesi kapsamında, Vakfın programına Sosyal Atölyeler ve Beden Perküsyonu adı altında 2 yeni atölye çalışması eklendi ve keman öğrencilerinden oluşturulan Keman Sınıfı kuruldu. Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrencilerinin oluşturduğu Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü  Deniz Yıldızı Gönüllü ekibinin yürütücülüğünde gerçekleştirdiğimiz Sosyal Atölyeler çalışmalarında öğrencilerin sürdürülebilir kalkınma amaçları doğrultusunda kazandıkları bilgiler ve deneyimler ile farkındalıklarının artırılması, Beden Perküsyonu çalışmaları ile ritim becerilerinin geliştirilmesi, dünya ritimleri ile ilgili bilgi dağarcıklarının gelişmesi ve gerçekleştirilen bedensel ritim egzersizleri ile evde hareket etmelerinin desteklenmesi amaçlanıyor. Keman Sınıfı çalışmalarında ise Vakfın tüm seviyelerdeki keman öğrencilerinin bir araya geleceği bir performans hedefliyoruz.

Proje kapsamında ilk kez birlikte çalıştığınız çocuklar ve gençlere yönelik olarak sosyal atölyeler gerçekleştireceksiniz. Çalışmalarınıza bu tür bir ekleme yapmanızın nedenini ve hayata geçireceğiniz sosyal atölyelerin kapsamını paylaşır mısınız?

Barış İçin Müzik Vakfı, çocuk ve gençlerin paylaşma, farklı seslere/düşüncelere saygı duyma, birliktelik ve ortak hedef için çalışma gibi sosyal değerleri süregelen orkestralar ve korolar programı içerisinde prova ve grup enstrüman çalışmalarında deneyimlemelerine olanak sunan bir sistemle çalışmalarını sürdürüyor. Salgın dönemiyle Vakfın müzikal derslerinin biçiminin farklılaşması, bizi Vakfın benimsediği sosyal faydaları müzikal derslerin dışında gerçekleşen Sosyal Atölyeler programı ile çeşitlendirmeye yöneltti. BUSOS iş birliği ile gerçekleştirdiğimiz Sosyal Atölyeler’de, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden oluşan 31 kişilik Deniz Yıldızı Gönüllü Grubu ekibi, vakfın öğrencileri ile eğitim, çocuk hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, hayvan hakları konularında haftanın iki günü birer saatlik atölyelerle buluşuyor.

İzmir Eğitim Kooperatifi Oyun Yeniden Başlasın Projesine Başlıyor

By | Acil Deprem Fonu, Acil Destek Fonu

Yaşam boyu öğrenme bilinci ile her yaş grubundan kişilerin temel eğitim ihtiyaçlarını karşılayarak yaşam becerileri gelişmiş bilinçli bir toplumun oluşturulması amacıyla çalışan İzmir Eğitim Kooperatifi’ne (İZEK), İzmir Depremi Acil Destek Fonu kapsamında Turkey Mozaik Foundation finansmanı ile hibe desteği sağlıyoruz. Bu hibe desteğiyle, Oyun Yeniden Başlasın projesini hayata geçirenİZEK deprem nedeniyle travma yaşayan 144 çocuğa psikolojik destek sağlamak amacıyla eğitici drama odaklı çalışmalar yapacak. Proje boyunca gerçekleştirilen faaliyetler ve sahadaki deneyimler doğrultusunda Çocuk Merkezli Deprem Yönetimi El Kitabı hazırlanacak ve proje sürecinin analiz edildiği bilimsel bir  makale yayınlanacak. İZEK Yönetim Kurulu Başkanı Murat Kurt ile yaptığımız röportajda kooperatifin eğitim alanında yürüttüğü projeleri, İzmir’de depremden etkilenenler için yaptıkları çalışmaları ve Oyun Yeniden Başlasın projesini konuştuk.

İzmir Eğitim Kooperatifi (İZEK), İzmir Depremi Acil Destek Fonu kapsamında Vakfımızdan ilk kez hibe alıyor. Sizi ve çalışmalarınızı daha yakından tanıyabilmemiz için bize İZEK’in amaçlarından ve gerçekleştirdiği faaliyetlerden bahseder misiniz?

İZEK, 38 eğitim gönüllüsünün eğitim sorunlarına çözüm arayışı üzerine bir araya gelerek yaptığı fikir alışverişiyle doğdu. Eğitim gönüllüleri, yaklaşık 1 yıl boyunca eğitim sistemi üzerinde problem taramaları yaptı, araştırdı, analiz etti ve tartıştı. Sonra üretebilecekleri çözümler için uygun bir platform olan kooperatif çatısı altında birleşmeye karar verdi. Böylece 2018 Temmuz ayında İZEK kuruldu. 38 eğitimci, girişimci ve hayalcinin bir araya gelmesi ile kurulan İZEK , adındaki üç kelime içinde çalışmalar üretiyor ve bu başlıkların her birinde derinleşmeyi hedefliyor. Şu an 57 ortağı ile aktif ve çok kanallı uzmanlaşmayı destekleyecek bir organizasyon yapısını kurmaya devam ediyor.

İZEK, İzmir ile ilgili çalışmalar ve saha araştırmaları yürütüyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin koordinasyonu ve İzmir’de kurulan eğitim kooperatiflerinin paydaşlığı ile yürütülen İzmir Eğitim Platformu’nun aktif bir üyesi. İzmir’de eğitim durumunu tespit etme, geliştirme ve bu konuda projeler üretme konusunda yürütülen kolektif çabaların gönüllü kurumlarından birisi. Ayrıca Gençlik Köprüsü gibi projelerle Avrupalı gençleri İzmir mekanlarında ağırlayarak İzmir’in tanıtımına da katkı sağlıyor.

Eğitim alanında hem tasarım hem de uygulamada etkin çalışmalar da yürüten İZEK okul öncesi, ilk ve orta dereceli eğitim kurumları (K12), yetişkin eğitimi ve kurumsal eğitimler alanlarında faaliyetler planlıyor, tasarlıyor ve uyguluyor. Sanatçı ortaklarının çokluğu ile eğitime farklı disiplinlerin katkısını sağlayacak hibrit tasarımlar oluşturuyor. Bunları hem kurumlara hem bireylere ulaştırıyor. Eğiticinin eğitimi başlığı altında yürüttüğü çalışmalarla da etki alanını genişletiyor ve dokunduğu kitleyi çarpan etkisi ile artırmaya devam ediyor.

Kooperatif alanında ise altyapıya çok ciddi kaynak ayıran İZEK, kurum olarak kooperatiflerin işleyişini sistemli hale getirmeyi başat işlerinden biri olarak tanımlıyor. Prosedürler oluşturan yaklaşımı ile vakalar üzerinden sistemleştirmeye gidiyor ve bu deneyimleri yazılı hale getirerek kooperatifçilik literatürüne katkı sağlıyor. Kooperatifçilik, ortaklık yapısı, mali işleyiş, kooperatif içi girişimcilik, girişim ortaklığı gibi başlıklarda sözleşmeler oluşturuyor, sistemler kuruyor ve bunların eğitimlerini ülke genelinde vermeye devam ediyor.

İZEK bu ana çalışma alanlarındaki faaliyetlerini atölyeler, sosyal etkinlikler ve projeler başlıkları altında yürütüyor.

Eğitimin çevrimiçi olarak devam ettiği bu günlerde öğretmenler ve sanatçıları bir araya getirerek Sanat ile Geliştirilen Çevrimiçi Eğitim projesini hayata geçiriyorsunuz. Bu projede öğretmenlerle sanatçıları bir araya getirmenizin nedenlerinden bahseder misiniz? Bu iki grubun işbirliğiyle nasıl bir çalışmayı hayata geçirmeyi planlıyorsunuz?

Salgın sebebiyle okulların çevrimiçi eğitime hızla geçiş yapmasından olumsuz etkilenenlerin başında okul öncesi ve ilköğretim öğrencileri, dolaylı olarak da bu çocukların öğretmenleri geliyor. Öğrencilerin ekran başında aktif ve derse ilgili kalmalarını sağlayabilmek amacıyla sanatçılar ve öğretmenler işbirliği yaparak çevrimiçi eğitimlerde kullanılacak yaratıcı içerikleri birlikte üretiyor. Bu üretim alanı, öğretmenleri ve sanatçıları yeni yöntemler geliştirecek bir etkileşim alanı olarak tasarlanıyor.

Öğretmenler değişik sanat disiplinlerinin atölyelerine katılıp edindikleri bilgileri, öğrencilere aktarmaları gereken kazanımlarla eşleştirecek çalışmalar gerçekleştiriyorlar. Her öğretmenin bu atölyeler sonucunda tasarladığı eğitim programları birden fazla sanatın olanaklarını barındırmasıyla dikkat çekiyor. Tüm bu eğitim tasarımlarının derslerde kullanılması gözleniyor ve bazende uygulamaya sanatçıların da eşlik etmesi sağlanıyor. Çocuklar rutin ders içerisinde karşılarında birden bir pandomim, kukla, tiyatro, sinema, dans ya da fotoğraf sanatçısını görerek, onlarla keyifli ve deneyimsel bir öğrenme yolculuğuna çıkıyorlar.

Sanatçılar ise, hakim oldukları sanat disiplinin inceliklerini öğretmenlere aktarırken onlardan da kendi sanatlarının eğitimin hangi alanına, hangi kazanımına ya da hangi ihtiyacına cevap vereceği yönünde deneyim elde ediyorlar. Böylece sanatları ile eğitimi buluşturacak yeni bir dil, yeni bir üslup ve yeni bir format belirliyorlar. Onlar da aynı öğretmenler gibi belirli bir konuyu ya da problemi esas alan eğitim tasarımları gerçekleştirerek yepyeni bir mesleki alan yaratmış oluyorlar.

Proje, tüm bu çalışmaların sonucunda en önemli katkıyı elbette ki çocuklara sağlamış oluyor. Onları derslere daha iyi odaklanmalarını ve hedeflenen kazanımlara ulaşabilmelerini sağlayacak eğitim tasarımları ile buluşturuyor. Sanatsal okuryazarlık, genel olarak öğrencilerin algı, kavrama ve tanımlama becerilerine ivme kazandırırken, kendilerinde henüz fark etmedikleri yetenek, bilinç, görgü ve ifade kabiliyetleri ile tanışmış oluyorlar. Proje ayrıca salgın sürecinde işsiz kalan sanatçılara İZEK’e ortak olma imkanı sunuyor ve onları ek eğitimlerle de destekliyor. Böylece üretecekleri eğitim atölyeleri ile sürdürülebilir gelir elde etmelerine  olanak tanıyor.

Projenin etki gücü ve verimi için en önemli gösterge ise resmi olarak 10 Aralık’ta tamamlanmasına karşın haftalık buluşmaların  hala devam ediyor olması. Hala her çarşamba günü sanatçılarla öğretmenler bir araya gelerek kendi disiplinleri ile diğer alanları birleştirecek etkinlik paylaşımlarına devam ediyorlar.

İzmir Depremi sonrasında sahada faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarından biri olarak yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz? Sahadaki deneyimlerinizden yola çıkarak, deprem sonrasında yapılan müdahale çalışmalarının koordinasyonu ve çocuklara yönelik çalışmaların etkisi konusundaki görüşleriniz nedir?

Depremin hemen ardından İZEK ortakları, deprem alanında birçok farklı alanda gönüllü faaliyetlerde bulundu. İlk olarak, deprem sonrası acil yardım için gerekli olanakların sağlanmasında destek verildi. Ardından evine giremeyen depremzedelerin temel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için gerekli beslenme, temizlik vb. gibi ihtiyaçların giderilmesine ve maddi yardımlar sağlanmasına odaklanıldı. Bu yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasında ve toplanan malzemelerin depolanmasına kooperatif ortakları kendi olanakları dahilinde katkı sağladı. Bu kapsamda, kurumsal ortağımız Bayraklı Belediyesinin koordinasyonunu üstlendiği, farklı çadır bölgelerinde de gönüllü çalışmalar yapıldı ve ve belediye çalışanlarına yardımcı olundu.

Psikolog, eğitmen, belediye görevlisi, arama kurtarma görevlisi ve çocuk gelişim uzmanı gibi birçok farklı alanda uzmanlığa  sahip olan ortaklarımız, afet bölgesinde ve çadır alanlarında farklı bakış açılarıyla durum değerlendirmeleri yaptı ve diğer İZEK ortaklarına anında bilgi sağladı. Aynı zamanda birçok farklı sivil toplum kuruluşu (STK) ile işbirliği içinde olan ortaklarımızdan ve diğer STK’ların içinden de  bilgi aktarımı yapıldı ve işbirliği gerçekleştirildi. Bu bağlamda alanda aktif çalışan ortaklarımızdan edinilen bilgiler bize her bir organizasyonun kendi gücü dahilinde destek verme çabalarında zaman zaman özellikle çocuklara yaklaşım sürecinde ehliyet gözetmeden, denetimsiz müdahale çabası içinde olduklarını gösterdi. Yapılan bu yanlış müdahalelerin, daha sonraki dönemde uygulanan terapötik faaliyetlerde, zarar verici etkileri ile de ayrıca çalışılmasını gerektirecek ağır sonuçlarının olduğu görüldü.

Yalnız psikolojik müdahalelerde değil, benzer biçimde eğitim açısından yapılan uygulamaların da kontrolsüz ve düzensiz olması çocukları olumsuz etkiledi. Çadır alanlarında gönüllüler tarafından düzenlenen eğitim etkinlikleriyle ilgili çocuklara görüşleri sorulduğunda eğlenceli ama yetersiz, bazen de sürekli aynı tekrarlardan dolayı bezdirici olduğu cevapları alındı. Gönüllüler de bir süre sonra alana verilen desteklerin çekildiğini ve yalnız bırakıldıklarını belirttiler  Depremzedelere yönelik olarak farklı kamu kurumları veya özel kurumlar tarafından  uygulanan iyileştirici faaliyetler düzensiz ve plansız olması sebebiyle aileler ve çocuklar üzerinde zarar verici etkilere sebep olabiliyor. Halbuki, bu dönemde özellikle çocuklara yönelik yapılacak iyileştirici faaliyetlerin; belli bir disiplin içinde, işin ehli ekiplerce işbirliği içinde planlanarak sürdürülebilirliğinin sağlanması önem teşkil ediyor.

Tam da bu sebeple afet sonrası çocuklara yaklaşımla ilgili çalışmanın nasıl yapılması gerektiğine ilişkin standartlarının oluşturulması ihtiyacı projemizin oluşumuna kaynaklık etti. İZEK ortakları depremin olduğu günden bu yana bireysel olarak başladıkları gönüllü çalışmalara  devam ediyorlar.

İzmir Depremi Acil Destek Fonu kapsamında  sağladığımız hibe ile Oyun Yeniden Başlasın projesini hayata geçireceksiniz. Bize bu projenin amaçlarını ve bu kapsamda yapacağınız çalışmaları anlatır mısınız?

Oyun Yeniden Başlasın projesi çocukların afet durumlarında yaşayabilecekleri mağduriyetler düşünülerek ve doğal afet durumlarında uygulanabilirliği olan sistematik bir yaklaşım oluşturabilmek amacıyla geliştirildi. Afet sonrası müdahalelerde kalıcı çözümler üretmek hedefi ile yola çıkıldı, sorun tespit çalışmaları yapıldı ve çocukların afet sonrası korunması, eğitimi ve iyileştirmelerini hedefleyen bütüncül bir çalışma planlandı.

Pilot bir çalışma olarak planlanan projenin temel amacı  Türkiye acil eylem planı içerisinde çocuklar konusunda standart uygulamanın sağlanabileceği bir çalışma bulunması. Bu nedenle projeyi yürütmek için yapılması gerekenler görüşüldü, projede eğitimcilerin yanı sıra, yerel yönetimlerin, üniversitelerin ve psikologların işbirliğine ihtiyaç duyulduğu kararına varıldı. Bu kapsamda konunun çözümü için ilgili kurum ve kişiler ile bir araya gelerek bu proje hazırlandı. Toplam 8 ay olarak planlanan proje, 1,5 ay hazırlık devresi, 4 ay eğitim ve gerekli görüldüğü takdirde travması devam ettiği belirlenen çocuklara psikolojik destek sağlanması ve 2,5 ay süreyle raporlama, bilimsel makale ve kitap yazım sürecinden oluşuyor.

Proje kapsamında düzenlenecek  tüm eğitim programları ve terapi görüşmeleri, hafta sonları ve çevrimiçi ortamda yapılacak. Atölyeler, çocukların psikolog görüşmeleri ve aile toplantılarından oluşan takvim içerisinde eğitmenlerin ve psikologların haftalık koordinasyon toplantıları ile tüm proje ekibinin katılacağı değerlendirme toplantıları yer alacak. Proje sonunda, eğitimde yer alan çocukların çalışmaları ile çevrimiçi bir şenlik gerçekleştirilecek.

Bayraklı Belediyesi ile ortak çalışarak Bayraklı ilçe sınırları içerisinde yaşayan mümkün olduğu kadar çok çocuğa ulaşmak hedefleniyor. Geniş bir kontrol grubu oluşturmak projenin nihai hedeflerinden olan bilimsel yayının güçlenmesi için daha fazla veri toplanmasını sağlayacak. Bu geniş örneklem grubuna ön test yapılacak ve içerisinden koordinasyon ekibi kriterlere uygun 144 çocuk belirlenerek proje kapsamındaki eğitimlere dahil edilecek. Eğitim döneminin sonunda eğitime dahil olan 144 çocuğa son test yapılacağı gibi geniş örneklem grubuna da son test uygulaması yapılacak ve böylece karşılaştırmalı analiz için veri sağlanmış olacak.

Projede çocukların gelişim aşamalarına göre belirlenen 6-7, 8-9 ve 10-11 yaş grupları için ayrı sınıflar oluşturulacak. 16 hafta boyunca cumartesi ve pazar günleri her biri 12’şer kişiden oluşan toplamda 12 grup ile atölyeler gerçekleştirilecek. Eğitimler her grup için haftada bir kere olacak ve toplam 16 hafta sürecek.

Projedeki temel yaklaşım eğitici drama yöntemi olacak. Bu doğrultuda, alanında tecrübeli dört uzman yaratıcı drama eğitmeni projede görev alacak. Atölyelere başlamadan önce eğitmenlere İZEK’ten uzman bir kadro tarafından Dijital Yetkinlik Eğitimi, Ege Üniversitesi akademisyenleri tarafından eğitim programının içeriğine yönelik bir eğitim ve uzman psikologlar tarafından travmatik durumlarda dikkat edilmesi gereken noktaları içeren bir eğitim sağlanacak. Eğitmenler ilgilendikleri sınıflarda 16 hafta süre ile aktif görev alacak ve sınıfların eğitmenleri değişmeyecek. Son olarak ailelere süreç konusunda bilgilendirmelerin yapılacağı, kendilerine ve çocuklarına yaklaşımların değerlendirildiği toplantılar uzmanlar tarafından aylık olarak toplamda beş defa gerçekleştirilecek.

Oyun Yeniden Başlasın projesi kapsamında Çocuk Merkezli Deprem Yönetimi El Kitabı başlıklı bir yayın hazırlamayı planlıyorsunuz. Bu yayının amacını ve bu kapsamda ele alacağınız konuları paylaşır mısınız? Bu çalışmanın afet müdahalesi alanına ne tür bir katkı sağlayacağını düşünüyorsunuz?

Oyun Yeniden Başlasın projesi sonucunda elimizde iki önemli çıktı olacak. Bunlardan biri projemiz kapsamındaki eğitimin ve sürecin analiz edildiği bilimsel makalenin yayınlanması. Bir diğeri ise içinde proje sürecinde edindiğimiz deneyim, bilgi birikimini ve 16 haftalık eğitici drama eğitim içeriklerinin yer aldığı ihtiyaç dahilinde yetkinliği olan her eğitimcinin ulaşabileceği ve kısa bir eğitici eğitimi alarak uygulayabileceği bir el kitabı olacak.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir pilot çalışma olarak planlanan projemizin esas amacı Türkiye acil eylem planı içerisinde çocuklar konusunda standart uygulamanın sağlanabileceği bir çalışma yapmak. Böylelikle, bu projenin afet durumlarında çocuk merkezli eylem planlarının yaygınlaşmasına öncülük etmesi ve aynı anda birçok yerde uygulanabilir ve ölçeklenebilir bir eğitim programı elde edilmesi planlanıyor.

Hazırlanan bilimsel makale, lisanslı bilim yayın organlarında ulusal ve uluslararası yayın haline getirilecek ve akademik çevrenin dikkatine sunulacak. Aynı şekilde basılı kitap ilgili kurumlara ulaştırılarak edinilen tecrübenin paylaşımı ve benzer durumlarda tekrar uygulanabilmesinin olanakları artırılacak. Her iki yayının dağıtımı da etkin biçimde sürdürülecek. İlgi duyanlara ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması konusunda yaygınlaştırma çalışmaları yapılacak. Basılı yayının dağıtılmasının yanı sıra e-kitap versiyonunun dijital dağıtımı da gerçekleştirilecek ve yayınların dijital versiyonları İZEK’in internet sitesinden paylaşılacak.

Çevresel Sürdürülebilirlik Alanında Dijital Dönüşüm Programı için Dış Uzman Arıyoruz

By | Genel

Sivil Toplum için Destek Vakfı olarak, çevresel sürdürülebilirlik alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının dijital dönüşümünü desteklemek amacıyla Turkey Mozaik Foundation ve European Bank for Reconstruction and Development (EBRD) desteğiyle hayata geçireceğimiz hibe ve kapasite gelişim programı kapsamında Şubat – Kasım 2021 döneminde birlikte çalışmak üzere bir dış uzman arıyoruz.

İlgilenen adayların özgeçmişleri ile bu pozisyona neden başvurduklarını anlatan motivasyon mektuplarını (bir sayfayı geçmeyecek şekilde) e-postanın konusunda Dış Uzman İlanı”başlığını kullanarak 22 Şubat Pazartesi günü saat 18:00’e kadar kurumsal@siviltoplumdestek.org  adresine göndermeleri gerekir.

Dış uzman pozisyonunun görev tanımı, adaylarda aranan özellikler ve başvuru koşullarına dair bilginin yer aldığı ilana buradan ulaşabilirsiniz.

Kalkınma Atölyesi Sihirli Lamba Projesini Tamamladı

By | Kültür Sanat Fonu

Kültür Sanat Fonu’nun 2019 döneminde Turkey Mozaik Foundation’ın finansal desteğiyle hibe verdiğimiz Kalkınma Atölyesi mevsimlik gezici tarım işçiliğinde insana yakışır yaşam ve çalışma koşullarının sağlanması ve farklı sektörlerde çocuk işçiliği ile mücadele alanlarında çalışmalar yapıyor. Kalkınma Atölyesi, fon kapsamında desteklediğimiz Sihirli Lamba projesi ile mevsimlik tarım işçilerinin kendilerini ifade etme becerilerinin sinema sanatı aracılığıyla güçlenmesi ve kendi çektikleri kısa filmlerin hak ihlallerine karşı bir savunu aracı haline gelmesi için çeşitli faaliyetler gerçekleştirdi. Kalkınma Atölyesi Sihirli Lamba Projesi Koordinatörü Sinem Sefa Akay ve Araştırma Uzmanı Özgür Çetinkaya ile yaptığımız röportajda mevsimlik tarım işçilerinin COVID-19 sürecinde daha da derinleşen sorunlarını ve Sihirli Lamba projesi kapsamında mevsimlik tarım işçileri ile birlikte hazırladıkları kısa film, kısa belgesel ve dijital albümü konuştuk.

Mevsimlik tarım işçileri gibi dezavantajlı ya da risk altındaki toplulukların COVID-19 salgınından ve bu kapsamda alınan tedbirlerden daha olumsuz şekilde etkilendiğini görüyoruz. Sahadaki tecrübenizden ve bu dönemde yaptığınız araştırmalardan yola çıkarak salgının mevsimlik tarım işçileri üzerindeki etkilerinden ve bu grupların öne çıkan ihtiyaçlarından bahseder misiniz?

Aslında yıllardır dile getirilen sorunlar ve mevcut ihtiyaçlardan daha farklı çok az şey ortaya çıktı. Bu insanların çalışma ve yaşam koşulları salgın öncesinde de çok farklı değildi. Salgın deneyimledikleri eşitsizlikler çerçevesinde bir büyüteç işlevi gördü ve mevcut sorunların ne kadar derin olduğunun ortaya çıkmasını sağladı. Bugünlerde derin yoksulluk olarak tartışılan konu bu aslında. Kalıcı hale gelen ve gittikçe içinden çıkılmaz bir hâl alan derin yoksulluk salgınla kendini daha net gösterdi. Yaptığımız ilk araştırmada görüştüğümüz tarım aracıları bize bilmediğimiz şeyler anlatmadılar, var olan sorunların salgınla birlikte nasıl katlanılmaz bir hale geleceğinden dem vurdular. Mesela kalabalık bir şekilde daracık alanlarda konaklama şartlarında “Sosyal mesafeye nasıl uyacağız?” diye soruyorlardı. Yaşam alanlarında su, tuvalet ve banyo problemleri var. Bu, insanların en büyük ihtiyacı. Salgın ile birlikte “Kişisel hijyene nasıl dikkat edelim?” diye soruyorlardı. Mevsimlik tarım işçilerini konuştuğumuzda “virüs öldürmezse açlık öldürecek” diyerek evde kalamayan kişilerden bahsediyoruz. Özellikle salgının ilk 3-4 ayında var olan az bilgi ve iyi yönetilemeyen bilgilendirme süreçlerinden dolayı herkes kadar endişeliydiler. Bazıları bu süreçte yola çıkmadı ve çalışmaya gidemedi. Kimileri ise alınan ulaşım tedbirlerinden dolayı normalinden daha fazla yol masrafı yaptı. Kısacası her durumda gelir kaybına uğradılar. Virüs ile yoksulluk arasında kaldılar. Ancak bu gelir kayıpları kapsayıcı ve düzenli bir şekilde giderilmedi. Açıklanan birçok destekten kayıt altında olmayan bir alanda çalıştıkları için yararlanamadılar. Çalışmak için bulundukları yerlerde gıda ve hijyen paketleri alanlar oldu. Ayrıca bu yardımlar düzenli şekilde yapılmadı. Kimi illerde sağlık taramasından geçtiler ya da salgın ile ilgili bilgilendirme yapıldı ama bu da düzenli olmadı. O dönem artışa geçen gıda fiyatları, hijyen malzemelerine ve kişisel koruyucu ekipmanlara erişimde yaşanan güçlükler mevsimlik gezici tarım işçilerini daha fazla etkiledi. Normalde eğitim yaşamları pamuk ipliğine bağlı olan mevsimlik gezici tarım işçilerinin çocukları, kimi zaman altyapı eksikliklerinden kimi zaman da çalışmak zorunda olduklarından uzaktan eğitime çok büyük oranda erişemediler. Derinleşen yoksulluk, güvencesiz çalışma ve düşük ücretlerin getirdiği zorluklar mevsimlik gezici tarım işçileri hanelerinde doğrudan çocuğa yansıyor. Özellikle okulların kapanması ve uzaktan eğitimin bu gruba çok uzak kalması birçok çocuk için tarlada çalışmayı tek seçenek haline getirdi. Bu noktada, mevsimlik tarım işlerinde belirli bir ağırlık kazanan Suriyeli göçmenleri düşündüğümüzde özellikle Suriyeli ailelerin çocuklarının durumu eğitim açısından çok daha kötü bir halde diyebiliriz. Özetle; gelir kayıpları, sosyal yardımlara erişimde yaşanan zorluklar, sağlık hizmetlerine ulaşamamak, çocuklar için uzaktan eğitim problemleri ile tarlada çalışmak zorunda kalmak ve kadınlar için bir taraftan çalışma bir taraftan artan ev işleri ve çocuk bakımı ile gündelik yaşam yükünün birkaç katına çıkması bu süreçte karşımıza çıkan temel sorun alanlarıdır diyebiliriz. Kamu kurumları tarafından mevsimlik gezici tarım işçileri için çok çeşitli önlemler alındı ancak bunların çoğunun pratikte karşılığı yoktu. Bazı önlemler ulaşım konusunda olduğu gibi işçiler için ekstra maliyete yol açtı ama ilave maliyetlerin nasıl karşılanacağı kimse tarafından dile getirilmedi. Sonuçta işçiler normalden daha fazla yol parası ödediler. Diğer taraftan her ne kadar bu kadar çok sorunu ortadan kaldırmasa da olumlu gelişmelerin de yaşandığını söyleyebiliriz. Özellikle bu işçilerin daha görünür olması, illerde kamu otoritesinin sorumluluğunda olan geçici konaklama alanları ile ilgili çalışmaların hızlandırılması ve belgesiz tarım aracılarının yol izni alamamasından dolayı belgelendirme çalışmalarının artması gibi konuları kendi açımızdan ileriye dönük olumlu gelişmeler olarak görüyoruz. Ama elbette yeterli değil.

Kültür Sanat Fonu’nun 2019 döneminde Turkey Mozaik Foundation finansmanıyla sağladığımız hibe kapsamında gerçekleştirdiğiniz Sihirli Lamba projesini yakın zamanda tamamladınız. Proje kapsamında yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz? COVID-19 salgını ve bu kapsamda alınan tedbirler projeyi ne şekilde etkiledi?

Turkey Mozaik Foundation’ın finansmanı ve Kültür Sanat Fonu’nun desteği ile Adana’da bulunan Atom Film iş birliğinde yürüttüğümüz Sihirli Lamba Projesi, kültür ve sanat faaliyetlerinin hak temelli savunu yapmak ve insan hakları konusunda farkındalık yaratmak için uygulanabileceğinin güzel bir örneği oldu. Mevsimlik gezici tarım işçilerinin belirli süreli konakladıkları çadır yerleşimleri sakinleri için günlük yaşam ve çalışma birbirinden ayrılamayan, sürüp giden bir döngü gibi yaşanıyor. 24 saat ve 7 gün aylarca işleyen bir fabrikaya benzeyen bu yerleşimlerdeki yediden yetmişe tüm bireyler için televizyonda veya sosyal medyada gördükleri şeyler ulaşılmaz ve gerçek dışı. Projemiz, beyaz perdeyi bu kez çadır içine kurarak ve yönetmenleri, yani o ulaşılmaz ve gerçek dışı olan şeyleri kurgulayanları ve çekenleri, bilgi ve deneyim kaynağı haline getirerek sinema sanatının inceliklerini aktarmayı ve az bir zamanda bile olsa yaşatmayı amaçladı. Proje kapsamında Adana, Köylüoğlu Mahallesi yakınında bulunan mevsimlik gezici tarım işçisi hanelerin yaşadıkları geçici çadır yerleşiminde 3 günlük bir atölye çalışması yaptık. Yönetmen ve film yapımcıları Tufan Şimşekcan ve Ozan Sihay tarafından sinema tarihi, film çekimi, senaryo, kurgu, görüntü ve ses kaydı gibi konuların uygulamalı ele alındığı Sinema Atölyesi’ni gerçekleştirdik. İnsan hakları, çocuk hakları ve özellikle mevsimlik gezi tarım işçisi hanelerin yaşam ve çalışma koşullarına dair sohbetlerin de yapıldığı 2 günün sonunda katılımcılar kısa film olarak çekmek istedikleri hikayeleri ve kimlerin hangi görevleri üstleneceğini belirlediler. Son gün ise katılımcılar kendi seçtikleri hikâye ve çekim mekanlarında yönetmenlerin rehberliğinde kısa film ve belgesel çekimlerini gerçekleştirdiler. Tüm süreç ayrıca Atom Film ve Kalkınma Atölyesi uzmanları tarafından fotoğraf ve video çekimleri ile belgelendi.

Sihirli Lamba projesi kapsamında Şubat 2020’de Adana’da tamamlanan sinema atölyesi ve kısa film çekimlerini Ankara ve Konya’da da gerçekleştirme hedefimiz vardı. Ne var ki sunum sırasında projeksiyon kullanılması nedeniyle sinema atölyesinin çadır içinde gerçekleştirilmesi gerekliliği ve çekimler esnasında kişilerin birbirine yakın durması olasılığı, korona virüsün bulaşma riskini artırdığından Ankara ve Konya faaliyetlerinin 2020 Temmuz ayı yerine 2020 Eylül ayına ertelenmesi söz konusu oldu. 2020 Eylül ayına gelindiğinde ise, vaka sayılarındaki artışlar ve riskin mevcudiyetinin hem bizler hem mevsimlik tarım işçileri ve aileleri için sürmesi nedeniyle projeyi planladığımız 3 ilde atölyeler yerine bir ilde atölye ve çekimler ile dijital fotoğraf albümü tasarımı-basımı ve 10 Aralık İnsan Hakları Gününde çevrimiçi kapanış/gösterim etkinliği ile tamamladık.

Sihirli Lamba projesi kapsamında beraber çalıştığınız mevsimlik tarım işçileri ile birlikte çektiğiniz filmlerden ve süreci anlatan fotoğraf albümünden bahseder misiniz? Projeye dahil olan mevsimlik tarım işçilerinden ve ailelerinden süreç boyunca nasıl geri dönüşler aldınız?

Tüm saha çalışmalarımızda, mevsimlik gezici tarım işçilerinin konaklama mekânları olan geçici çadır yerleşimlerinde yaşayanların çoğu bizlerle hayallerinin veya umutlarının çok dar kapsamlı olduğunu, yaratıcılıklarını geliştirecek ne imkân ne de sosyo-kültürel uyaran olmadığını paylaştılar veya biz sohbetlerimizden bunu çıkardık. Sihirli Lamba projesi, sinema sanatına dair bilgileri biraz da ilham ve cesaret ile sunarak hak temelli çalışmalarda kilit nokta olan elverişli ortamı sağlamanın etkisini gösterdi. Atölyeler, planlama, çekim derken ilk günden son güne kadar yaşananları belgeleyen fotoğraflar ile Topukla ve Tersine isimli iki adet kısa film*, bir adet kısa belgesel ve bir adet kamera arkası çekimlerini içeren dijital albüm İngilizce ve Türkçe olmak üzere iki dilde hazırlandı. Bu dijital albüm kendi yaşamlarını ve haklarının ihlalini ortaya koyan bir savunu aracı oldu.

2020 en temel hak olan yaşam hakkı açısından yıkıcı bir yıldı. Kriz ve acil durum dediğimiz şey, yeni normalimiz oldu. Ayrımcılığa uğrayanlar, ötelenenler sağlık hakkı başta olmak üzere birçok hak ve temel hizmetten yine yararlanamadılar. Sihirli Lamba projesi kentin çeperlerinde birçok olanaktan ve hizmetten uzak olan bu bireyleri sinema sanatı ile tanıştırıp onları sanata yakınlaştırma fikri üzerine kurgulandı. Mevsimlik gezici tarım işçisi hanelerdeki bireylerin kendi hikayelerini anlatmak ve sorunlarını çözmeye katkı vermek için sanatı bir iletişim aracı olarak kullanmaları hem hoşlarına gitti hem de onları düşündürdü. Dijital fotoğraf albümünün son sayfalarında yer alan kamera arkası videosunda paylaşılan “Hoşuma gitti, olsa da devam ederim” temennisi daha çok kişiye ulaşılabilecek benzer faaliyetleri yapma isteğimizi arttırdı.

Kalkınma Atölyesi olarak, COVID-19 salgınının birlikte çalıştığınız gruplar üzerindeki etkilerini ortaya koymak için birçok araştırma yayımladınız. Bu süreçte yaşananları veriler ve araştırmalar yoluyla gözler önüne sürmeye önem vermenizin nedeni nedir? Bu araştırmalardan öne çıkan ve ortaklaşan bulguları bizimle paylaşır mısınız?

Kalkınma Atölyesi özellikle mevsimlik gezici tarım işçilerinin yaşam ve çalışma koşulları ile tarımda çocuk emeği konusunda neredeyse kurulduğundan bu yana 18 yıldır kanıt temelli çalışan bir örgüt. Bu da beraberinde saha çalışmalarını ve doğrudan etkilenen kişilerle ve ailelerle görüşmeyi, onların deneyimlerini aktarmayı zorunlu kılıyor. Bu şekilde saha çalışması ve sahadan elde edilen verilere dayalı bulgularla konuşmamız, gündeme getirdiğimiz sorunların geçerliliğini artırıyor. Bunların hepsi gerçek, gerçekten oluyor ve biz bunları uygun bir şekilde bir araya getirip yayınlayarak bir kamuoyunun oluşmasına aracılık ediyoruz. Yine bu şekilde elde edilen bulguların yaygınlaştırılması savunuculuk çalışmaları bakımından da güvenilirlik anlamına geliyor. Sadece bizim için değil bu alanda bir şeyler yapmaya çalışan her kurum ve kişi için bu böyle. Örneğin mevsimlik gezici tarım işçilerinin ücret konusu uzun zamandır tartışmalı bir konu. Bu konuda net bir düzenleme veya kanun yok ancak anayasa maddeleri var. Tarım işçileri aylık asgari ücretin altında ücret alamazlar. Günlük ücretlerde bu şekilde hesaplanmalı. Ancak bu her zaman böyle olmuyor. Bunun böyle olmadığının ve nasıl olması gerektiğini dile getirmenin ve bu konuya dikkat çekmenin yolu işçilerin farklı ürün, bölge ve tarımsal işlerde aldığı ücretleri bir araya getirmek ve bunları yayınlamaktan geçiyor. Diğer türlü attığımız adımlar, dile getirdiğimiz sorunların temeli hep eksik, boş kalıyor. Süreç içinde yaptığımız araştırmalarla ortaya çıkan bazı konulara yukarıda değinmiştim. Özetle, bu süreçte mevsimlik gezici tarım işçilerinin gelirlerinde bir düşüş oldu, artan gıda fiyatları da bu düşüşün etkisini daha da perçinledi. Salgının ilk üç ayında ulaşım masrafları işçi aileleri fazlasıyla zorladı ve yine gelirde düşmelere neden oldu. Tüm bu gelir kayıpları işçi aileler için daha fazla borçlanma demek. İşçiler belirli oranda ayni ve nakdi sosyal yardımlardan yararlandılar ancak bu düzenli bir şekilde olmadı. Genellikle geçici çadır yerleşimleri olan yaşam ve çalışma alanlarında salgına yönelik devletin açıkladığı tedbirler tam olarak uygulanamadı. Normal zamanlarda dahi halk sağlığı açısından riskler taşıyan koşullar çoğu zaman değişmeden devam etti ve üzerine bir de bulaş riski geldi. Elimizde işçilerin ve ailelerin çalışmaya gittikleri yerlerde ne düzeyde hastalığa yakalandıkları, ne kadar süreyle karantinada kaldıkları, ne kadar test yapıldığı gibi veriler maalesef mevcut değil. Kendi saha çalışmalarımızdan da bunu net bir şekilde ortaya koyamadık. Virüsün bu gruba ulaşmadığını düşünmek veya etkilenmenin az olduğunu öne sürmek ancak iyi niyetli bir temenni olur. Gerek ulaşım araçlarının azlığı gerekse virüs korkusu aynı zamanda sağlık kuruluşlarının dönem dönem sadece salgına yönelik çalışması bu insanların sağlık hizmetlerine ulaşmalarında çeşitli aksaklıklar yarattı. Kimi işçiler saha çalışmamızda özel hastanelere gitmek zorunda kaldıklarını dile getirdiler. Uzaktan eğitim ve çocuklar üzerinde en çok durulması gereken konu aslında. Etkileri uzun zamanda daha net ortaya çıkacak. Bizim gördüğümüz durum uzaktan eğitimin bu çocuklara çok uzak kaldığı gerçeği. İnternetin olmayışı, gerekli teknolojik araçlara sahip olmama, yönlendiren kimselerin olmaması gibi birçok faktör bu çocuklar için uzaktan eğitimi ulaşılmaz kıldı. Okulların kapanması ile birlikte belirli bir yaşın üstünde çocuklar için çalışmak tek seçenek olarak kaldı. Tarımda çocuk işçiliğinin arttığını söyleyebiliriz. Hatta düşen hane gelirleriyle birlikte bu grup için çocuk emeğinin tarım dışı alanlarda da ortaya çıkacağını ön görebiliriz. Özellikle 12-13 yaşından itibaren çalışma yaygınlaştı. Diğer taraftan uzaktan eğitime ulaşamama bir kısım çocuk için okul yaşamlarının artık bittiği anlamına da geliyor. Her şey normale döndüğünde okul yaşamları normale dönemeyecek çocuklar var artık. Bunun etkisini özellikle yoksul ve dezavantajlı kesimler için uzun vadede göreceğiz. Kısacası; yaptığımız araştırmalarda salgın döneminde mevsimlik gezici tarım işçileri hanelerin gelirlerinin azaldığı, harcamaların özellikle de gıda harcamalarının arttığı, önceki birikimlerin harcandığı, düşen ve kaybolan gelirlerden dolayı borç yükünün arttığı, bu noktada alternatif finansal kaynaklara erişimin çok kısıtlı olduğu ve ileriye dönük ekonomik bir endişenin olduğunu gördük. Mevsimlik gezici tarım işçisi hanelerinin geçmişten günümüze uzanan ekonomik kırılganlıklarının arttığı ve dayanma güçlerinin azaldığı gözlemledik. Bu ekonomik koşulların okulların erken kapanması ve kapsayıcı sosyal güvenlik ve destek mekanizmalarının darlığı ile birlikte çocukları daha erken yaşlarda ve daha uzun sürelerde tarlada çalışmaya ittiğini söyleyebiliriz.

Kalkınma Atölyesi’nin 2021 yılında öncelik vereceği alanlar ve çalışmalardan bahseder misiniz?

Tarımda çocuk işçiliği ve mevsimlik gezici tarım işçilerinin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi her zaman olduğu gibi yine en önemli gündemimiz. Özellikle UNICEF Türkiye desteğiyle gerçekleştirdiğimiz korona virüsün mevsimlik gezici tarım işçileri ve aileleri üzerindeki etkilerine yönelik saha çalışmasının raporunun tamamlanmasından sonra ortaya çıkan tabloda derinleşen sorunların nasıl çözüleceğine ve olumsuz etkilenmenin özellikle çocuklar açısından nasıl hafifletilebileceği üzerine çalışmaya devam edeceğiz. Bu alandaki en büyük boşluklardan biri olan çalışma ilişkilerine yönelik yasal düzenlemeler ile eğitim ve sosyal haklar üzerinde durmak istiyoruz. Bu konuda hem uluslararası örnekleri inceleyeceğiz hem de elimizden geldiği kadar bu konuda çalışan diğer sivil bileşenlerle etkili savunuculuk çalışmaları yapmak istiyoruz.  Diğer taraftan uzun yıllardır gerçekleştirdiğimiz araştırmalardan yola çıkarak uygulamaya dönük özellikle yaşam alanlarında temel hizmetlerin sağlanmasına yönelik model geliştirme ve deneme çalışmalarına ağırlık vermeyi planlıyoruz. Bunların yanında fon bulduğumuz takdirde iklim değişiminin mevsimlik gezici tarım işçilerine etkileri konusunda da bir araştırma çalışmasını gerçekleştirmek istiyoruz.

Türk Psikologlar Derneği İzmir Şubesi Depremden Etkilenenler için Psikolojik Destek Projesi’ne Başladı

By | Acil Deprem Fonu, Acil Destek Fonu

İzmir Depremi Acil Destek Fonu kapsamında Turkey Mozaik Foundation ve Kahane Foundation eş finansmanı ile hibe desteği sağladığımız Türk Psikologlar Derneği (TPD) İzmir Şubesi psikoloji biliminin topluma katkısını artırmayı hedefleyerek kamu yararını gözeten psikolojik destek çalışmaları gerçekleştiriyor. Dernek, hibe kapsamında Depremden Etkilenenler için Psikolojik Destek projesi ile merkez üssü Ege Denizi olarak belirlenen depremden doğrudan veya dolaylı biçimde zarar gören kişilere toplamda 4.400 seanslık akut ve uzun dönemli terapi desteği sağlamayı hedefliyor. TPD İzmir Şubesi’nden Psikolog Esma Çetin ile yaptığımız röportajda toplumsal olaylar ve afetler sonrasında yaşanan travmaların etkilerini ve bu kapsamda yapılan psikolojik müdahalelerin önemini, Deprem Sonrası ve Covid-19 Süreci Psikososyal Destek Hattı’nı ve İzmir Depremi Acil Destek Fonu kapsamında yürüttükleri psikolojik destek çalışmalarını konuştuk.

Türk Psikologlar Derneği’nin kuruluş amaçlarından ve Türk Psikologlar Derneği İzmir Şubesi olarak bu amaçlar doğrultusunda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Türk Psikologlar Derneği (TPD), 1976 yılında Ankara merkezli olarak faaliyetlerine başladı. TPD İzmir Şube ise 1989 yılından itibaren Ege Bölgesinde hizmet vermeye devam ediyor. TPD, çalışmalarını; psikoloji biliminin ve mesleğinin tanıtılması, geliştirilmesi, psikologlar arası dayanışmanın sağlanarak mesleki hakların koruması üzerine temellendiriyor.  TPD psikoloji biliminin, hak temelli politikalar üzerinden ve ayırım gözetmeksizin tüm toplumun yararına kullanılmasını hedefliyor. Bu doğrultuda sağlık, eğitim, adalet, endüstri gibi çeşitli alanlarda psikoloji biliminin katkılarını artırmayı amaçlıyor.

TPD, faaliyetlerini mesleki faaliyetler ve toplum yararına gerçekleştirilen faaliyetler olmak üzere temel olarak iki hatta yürütüyor. Mesleki faaliyetler arasında; meslek haklarının korunması için yapılan çalışmalar, savunuculuk faaliyetleri, bilimsel toplantı ve kongreler düzenlemek sayılabilir. Toplum yararına gerçekleştirilen faaliyetler ise koruyucu- önleyici çalışmalar ve müdahale çalışmaları olmak üzere yine iki ayrı kanalda yürütülüyor. Koruyucu- önleyici faaliyetler kapsamında halka açık konferanslar, paneller ve eğitim programları düzenleniyor; diğer sivil toplum kuruluşları ile ortak çalışmalar organize ediliyor. Müdahale çalışmaları kapsamında ise doğrudan ruh sağlığı sağaltım ihtiyacı bulunan kişi ve gruplara hizmet sağlanıyor. Depremden etkilenen kişilere sağlanan psikososyal destek de müdahale çalışmalarımız kapsamında değerlendiriliyor.

Alandaki tecrübelerinizden yola çıkarak, toplumsal olaylar ve afetler sonrasında yaşanan travmaların toplumsal etkileri ve bu kapsamda yapılan psikolojik müdahalelerin önemine dair neler söylemek istersiniz?

Doğal afetler ve toplumsal olaylar sonucunda yaşanan travmatik yaşantılar; yoğun kayıp ve stres faktörünü içerdiği için toplumu, yaşanan bireysel travmalardan daha farklı şekilde etkileyebiliyor. Bu tür olayların en travmatize edici yanları, afetler sırasında fiziksel yaralanmanın çapı, ölüm korkusu, yakınların ölümü ve mülk kaybı olarak karşımıza çıkıyor.

Ruh sağlığı çalışanları; afetler sonrası yaptıkları müdahale çalışmalarında, travma terapisi yapmak yerine öncelikli olarak başvuruları aciliyete göre sınıflandırma (triyaj), destek ve rahatlatma ile “psikolojik ilk yardım” sağlamayı amaçlar. Toplumsal dayanışma, kişiler için önemli bir sosyal destek kaynağı oluşturduğu için bireylerin maruz kalınan veya tanık olunan durumla baş ederek mevcut baş etme kaynaklarını harekete geçirmesini veya güçlenmesini destekler. Çünkü; biliyoruz ki travmatik yaşantılar sonrasında kimimiz kendi kaynaklarımızla bu durumun üstesinden gelebilse de kimimizin destek almaya ihtiyacı olabilir.

Deprem Sonrası ve Covid-19 Süreci Psikososyal Destek Hattı’nın amacından ve bu kapsamda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

30 Ekim 2020 Ege Denizi depreminin gerçekleştiği akşam vakti itibariyle çalışmalarımıza başladık diyebiliriz. Geçmiş yıllarda Türkiye’de yaşanan depremler ve diğer psikososyal destek çalışmalarda yer alan deneyimli meslektaşlarımız ile ilk etapta ihtiyaç belirleme ve çalışmamızı nasıl bir şekilde yürütmemiz gerektiğine dair şemamızı oluşturduk.

1 Kasım tarihi itibarıyla sosyal medyadan psikososyal destek çalışması için gönüllü psikolog çağrısına çıkıldı ve 8 Kasım tarihinde yoğun başvurudan dolayı gönüllü başvurumuzu sonlandırdık. Toplamda 2.460 öğrenci ve meslektaşımız, deprem sonrası psikososyal destek çalışması için gönüllü olmak istediklerini bildirdiler.

Bunun yanı sıra 3 Kasım itibarıyla Türk Psikologlar Derneği, İzmir Şubesi-Travma Birimi gönüllüleri olarak çadır alanlarında bulunmaya başladık. Toplamda 71 gönüllümüz ile 6 ayrı çadır alanında 13 Kasım tarihine kadar gerek bireysel görüşmeler gerekse psikolojik ilk yardım grup çalışmaları ile destek vermeye devam ettik. 13 Kasım tarihinden sonra koronavirüs enfeksiyonunun artması nedeniyle hem çadır alanlarında bulunan depremzedeleri riske atmamak hem de gönüllü olarak destek veren uzmanlarımızı gözetmek adına sahalardan ayrılıp psikolojik destek sürecine, salgının başlaması ile tanıştığımız ve pratik kazandığımız çevrimiçi platformda devam ettik. 13 Kasım’dan bu yana çalışmalarımız çevrimiçi olarak devam ediyor.

Salgın sürecinin başında açmış olduğumuz 0 (850) 307 03 35 numaralı sabit hattı, deprem sonrası destek hattı olarak da kullanmaya başladık. Kasım 2020’den bu yana Aile Çalışma ve Sosyal Hizmet Bakanlığı ve sahada Türk Kızılay ile koordineli olarak yürüttüğümüz bu çalışmada önceleri çadır alanlarında ve daha sonra oluşan konteynerların bulunduğu alanlarındaki kişiler ile irtibatımızı hiç kesmedik. Çalışmamız tabii ki sadece alanlarda bulunan kişilerle sınırlı değil, depremden etkilenen ve/veya tetiklenen herkese destek vermeye çalışıyoruz.

İzmir Büyük Şehir Belediyesi ve Karşıyaka Belediyesi ile gerçekleştirdiğimiz görüşmeler sonucunda, belediyelerimiz yaptığımız çalışmaları ve deprem destek hattımızın duyurusuna ilişkin olarak yayın konusunda vatandaşlarımıza ulaşmamıza katkı sunuyor.

Proje kapsamında yürüttüğümüz bu çalışmanın 1 Şubat 2021 tarihine kadar geldiği noktayı paylaşmam gerekirse;

  • Şu ana kadar 292 öğrenci ve mezun meslektaşımız gönüllü olarak çalışmaya destek verdi. 142 gönüllümüz “Online Destek Ekibi’’ olarak görüşme yapan uzmanlardan oluşuyor. 49 gönüllümüz “Triaj Ekibi’’ olarak sabit hatta gelen aramaları karşılıyor. 71 gönüllümüz “Saha Ekibi’’ olarak sahalarda çalıştığımız zaman destek veriyordu ve şimdi de çoğunlukla diğer ekiplerde destek vermeye devam ediyor. 27 gönüllümüz ise “Koordinasyon Ekibi’’ olarak çalışmanın devamlılığını sağlıyor.
  • Meslektaş ve gönüllülerimize yönelik olarak afet, kriz ve travmatik durumlarda psikososyal destek çalışmaları hakkında bilgi vermek amacıyla toplam 17 ayrı oturum ile 846 kişiye eğitim verdik. Bunun yanı sıra 14 ayrı oturumda “Çalışana Destek” grubu düzenledik. Bu grupların çoğu deprem sonrası arama kurtarma ekiplerinde görev alan kişilerden oluşuyor.
  • 22 Ocak tarihinde ilk oturumunu gerçekleştirdiğimiz toplamda 8 hafta boyunca sürecek “Travma Psikolojisi” eğitimini düzenledik. Bu eğitimi deprem sonrası destek vermek istediklerini bildiren tüm gönüllülerimiz için ücretsiz olarak planladık.
  • Çalışmamızda yer alan tüm gönüllü meslektaşlarımız için 9 süpervizörümüz tarafından toplamda 46 süpervizyon toplantısı gerçekleştirildi ve süpervizyon grup toplantıları devam ediyor.
  • 30 Ekim tarihinden bu yana toplamda 1.731 kişiye psikososyal destek verdik ve bu kişilerle toplam 2.352 görüşme gerçekleştirdik.

İzmir Depremi Acil Destek Fonu kapsamında sağladığımız hibe desteği ile ne tür çalışmalar yapacaksınız? Bu hibenin depremden etkilenen kişilere nasıl bir katkı sağlamasını bekliyorsunuz?

Depremin gerçekleştiği günden itibaren geçen ilk 30 günü akut süreç olarak adlandırıyoruz ve çalışmalarımızı akut müdahale programına göre planlıyor ve uyguluyoruz.  Hibe desteğinizle hayata geçireceğimiz proje kapsamında yürüttüğümüz bu çalışmanın 12 ay boyunca devam etmesini planlıyoruz. Bu sayede, ilk 1 ayı tamamladıktan sonra da travma sonrası müdahale programımız ile depremden etkilenen kişilere destek vermeye devam edeceğiz. Çalışmamızın amacı, yaşanan bu travmatik süreç sonrasında verilen destek ile kişilerin travma sonrası stres tepkilerini anlamlandırabilmelerine yardımcı olmak ve uzun vadede travma sonrası stres bozukluğunun gelişmesinin önlenmesini sağlamak. Bu kapsamda psikososyal destek hattı aracılığıyla bize ulaşan danışanlar, meslektaşlarımız tarafından bir ön görüşmeye dahil edilerek çevrimiçi görüşme süreci için deneyimli gönüllü psikologlarımıza yönlendiriliyor.

Toplumun ruh sağlığını korumak ve desteklemek için biz uzmanların ruh sağlığını korumak ve mesleki anlamda desteklemek kurum olarak önceliklerimiz arasında yer alıyor. Bu nedenle de çalışmamız boyunca gönüllü destek veren uzmanlarımız için süpervizyon ve özbakım grup çalışmalarımız devam edecek. Diğer yandan uzmanlarımızın daha donanımlı olarak ilerlemelerini sağlamak için eğitim programları da düzenleyerek depremden etkilenen bireylere daha etkin bir şekilde destek sağlamayı hedefliyoruz.

Hibe kapsamında yapacağınız çalışmalarda depremden etkilenen kişilere hem akut hem de uzun vadeli psikolojik destek sağlamayı hedefliyorsunuz. Bu yöntemlerin kapsamını ve bu tür bir yaklaşımı tercih etmenizin nedenlerini anlatır mısınız?

Travma sonrası kısa ve uzun süreli müdahalelerde çeşitli yaklaşımlarla çalışılıyor. Ancak hem gönüllü ağımızı etkin kullanmak hem de kısa sürede sonuçlar elde etmek üzere danışanlarımız ile ortalama beş görüşme gerçekleştirilerek sistemimizin yürütmesini sağlıyoruz. Her danışanın ihtiyacına yönelik olarak şekillenen görüşmeler temel olarak travma sonrası müdahalelerde etkililiği kanıtlanmış psikoeğitim ve psikolojik ilk yardım temelinde seyrediyor.

Psikolojik ilk yardım, herhangi bir travmatik olaydan etkilenen insanlara hemen yardım etmeyi amaçladığından özellikle akut dönemde ön planda yer alıyor. Her danışan deprem sonucunda başvurmuş olsa da belirtileri, etkilenme düzeyleri ve gidişatları farklılık gösterdiğinden seans içeriğini her danışan için aynı şekilde yapılandırmak mümkün olmuyor. Bu doğrultuda uzmanlarımız gerektiğinde danışanın yararını gözeterek Bilişsel ve Davranışçı Terapi (BDT), Davranışçı Terapi ya da Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (EMDR) teknikleri başta olmak üzere kendi yetkinlikleri çerçevesinde görüşme süreçlerini de yapılandırabiliyorlar. Travma alanında deneyimli süpervizörlerimiz tarafından verilen süpervizyonlarla hem akut dönem hem de uzun vadeli psikolojik destek süreci takip ediliyor.

Hazırladığımız bu projenin Turkey Mozaik Foundation, Kahane Foundation ve  Sivil Toplum için Destek Vakfı tarafından desteklenmesi alanda çalışan psikologları ve Türk Psikologlar Derneği İzmir Şubesi olarak bizleri oldukça motive etti. Öncelikle bu çalışma için gönüllü olan tüm öğrenci ve meslektaşlarımıza, çalışmamızı destekleyen Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na, İzmir Büyük Şehir Belediyesi’ne, Karşıyaka Belediyesi ve Türk Kızılay’a son olarak da çalışmanın süreğen bir hale gelmesini destekledikleri için Sivil Toplum için Destek Vakfı’na, Turkey Mozaik Foundation’a ve Kahane Foundation’a ayrıca teşekkürlerimizi sunmak isteriz.