Category

Güzel İşler

Güzel İşler’in Nisan Ayı Buluşmasını Türkiye’de Basın Özgürlüğü Başlığıyla Gerçekleştirdik

By | Güzel İşler

Bağışçılarımıza yönelik olarak düzenlediğimiz çevrimiçi etkinlik serimiz Güzel İşler’in Nisan ayı buluşmasını Türkiye’de Basın Özgürlüğü: Bağımsız ve Sivil Medya Mümkün Mü? başlığıyla gerçekleştirdik. Sivil Sayfalar Yayın Yönetmeni Emine Uçak Erdoğan ve Medyascope Yayın Yönetmeni Yardımcısı Kaya Heyse’nin konuk olduğu etkinlikten öne çıkan başlıkları aşağıda görebilirsiniz:

  • Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2021 yılı için paylaştığı verilere göre Türkiye basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke içerisinde 153. sırada yer alıyor. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun Mart 2021’de yayınladığı raporda ise Türkiye hapiste olan 67 gazeteci ile dünyada birinci sırada yer alıyor. Ana akım medyanın geçmiş dönemde de bağımsız ve tarafsız olduğunu söylemek mümkün olmasa da son dönemdeki gelişmeler ve yukarıda bahsi geçen veriler Türkiye’de basın özgürlüğünün geldiği durumu ortaya koyuyor.
  • Sosyal medya ve dijital platformlar ana akım medyada sıklıkla rastlanan yapısallaşmış problemlerden (patronaj yapısı vb. gibi) uzaklaşmak için bir alternatif sunuyor.  Sosyal medyanın önem kazanması ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi ile ana akım medya kuruluşlarında kendine yer bulamayan gazeteciler de kendilerine alternatif bir alan yaratmaya başladı. Kullanılan araçlar ve yaratılan alan alternatif ve yeni olsa da yapılan işin özü gazetecilik prensiplerine bağlı olarak ilerliyor.
  • Sosyal medya farklı fikirlerin dile getirilmesi için bir alan açsa da kişilerin yalnızca kendi görüşlerini destekleyen düşünceleri ve inandığı fikirleri doğrulayan haberleri takip etmesinden kaynaklanan yankı odalarının oluşmasına da neden oluyor. Bu durum gazetecilik faaliyetlerini de etkiliyor. Bu mecralarda gazetecilik faaliyetlerine devam eden gazetecilerin ve basın mensuplarının bazen aktivist bir tavır içinde de bulunması söz konusu olabiliyor. Kamuoyu oluşturmada etkili olan ve mevcut dinamikler nedeniyle sosyal medya üzerinden gerçekleşen gazetecilik faaliyetleri ise yankı odaları ve aktivizm ile bir araya geldiğinde toplumsal kutuplaşmayı tetikliyor.
  • Dijital alanda faaliyet gösteren ve ana akımın dışında bulunan medya kuruluşları temelde ulusal ve uluslararası fonlardan aldıkları mali desteklerle faaliyetlerini sürdürüyor. Gelişen teknolojiler yayın ve prodüksiyon maliyetlerini düşürse de insan kaynağı medya kuruluşlarının en önemli giderleri arasında yer alıyor. Kurumsal fonlar ile kapasite gelişimini sağlayan medya kuruluşları, kitlesel fonlama ve veri analizi ile güçlendirilen sosyal medya reklamları gibi yöntemlerle kaynaklarını artırmaya ve çeşitlendirmeye çalışıyor.
  • Sivil toplum ve medya Türkiye’de daralan sivil alandan en fazla etkilenenler arasında yer alıyor. Buna rağmen, sivil toplum-medya ilişkilerinin istenilen düzeyde olduğunu söylemek zor. Sivil toplum kuruluşları, kendi çalışma alanlarında derinleşen bilgilerini ve saha tecrübelerini raporlar hazırlayarak kamuoyu ile paylaşmayı tercih ediyor. Ancak bu raporların teknik bir dille hazırlanması ve çoğu zaman okuyucu alışkanlıklarının dikkate alınmaması nedeniyle medya kuruluşlarının bu bilgileri haberleştirmesi ve gündeme taşımaları gerekiyor.
  • Sivil toplum kuruluşlarının kendi uzmanlığını kamuoyu için anlaşılabilir bir halde sunmasına duyulan ihtiyaç devam ederken eğitim, sağlık, çevre gibi alanlarda uzmanlaşan muhabirlerin azalması sebebiyle ana akım medya kuruluşları da sivil toplumun uzmanlığına eskisine kıyasla daha az ilgi gösteriyor. Dijital platformlarda faaliyet gösteren bazı medya kuruluşları ise sivil toplum kuruluşlarının uzmanlıklarını bir haber kaynağı olarak kabul ediyor; bilgilerini ve deneyimlerini paylaşmaları için daha fazla alan açıyor.
  • Sivil toplum ve hak haberciliği sivil toplum ile medyanın kesişim alanında yer alıyor.  Hak ihlallerinin medya tarafından izlenmesi, haber yapılması ve genel anlamda demokratikleşmeye katkıda bulunulmasını sağlayan hak haberciliğinin bir dalı olan sivil toplum haberciliği sivil toplum kuruluşlarında var olan uzmanlığı ve deneyimi kamuoyuna aktarmayı hedefliyor. Bu alanda çalışan Sivil Sayfalar, sivil toplumun uzmanlığı ve deneyimini hem STK’lar arasında hem de diğer paydaşlarla paylaşarak doğru bilginin yaygınlaşmasını sağlıyor.
  • Basın özgürlüğü ve bağımsız medyaya yönelik destekler Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından da önem taşıyor. Bu alanın desteklenmesi için dikkat çekilen konuların başında hak gazeteciliğinin, yerel medya unsurlarının ve medya alanındaki insan kaynağının güçlendirilmesi geliyor. Fon başvurularının yerelde yaygınlaştırılması ve özellikle son dönemde işsiz kalarak serbest çalışan muhabirleri de kapsayacak şekilde esnek olmasının önemi vurgulanıyor.

Güzel İşler’in Mart Ayı Buluşmasını Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sivil Toplum Başlığıyla Gerçekleştirdik

By | Güzel İşler, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Fonu

Bağışçılarımıza yönelik olarak düzenlediğimiz çevrimiçi etkinlik serimiz Güzel İşler’in son buluşmasını Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sivil Toplum başlığıyla 10 Mart’ta gerçekleştirdik. Eşitlik İzleme Kadın Grubu – EŞİTİZ aktivisti Selen Lermioğlu Yılmaz ve KAOS GL Derneği Genel Koordinatörü Umut Güner’in konuşmacı olarak katıldığı etkinlikten öne çıkan başlıkları aşağıda görebilirsiniz:

  • Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkek olarak sınıflandırılan biyolojik cinsiyetlere atanmış toplumsal normlar ve algılardan oluşuyor. İçinde bulunduğumuz coğrafyaya göre değişebilen ya da zamanla dönüşen toplumsal cinsiyet kalıpları, bireylere giyebilecekleri kıyafetlerden seçebilecekleri mesleğe kadar uzanan, hayatının bütün kararlarını etkileyebilecek bir çerçeve dayatıyor. Bunun yanı sıra erkeğe ve kadına atfedilen “güçlü” ve “güçsüz” ya da “mantıklı” ve “duygusal” gibi birbirine zıt roller toplumsal hayatta erkeğin kadına üstün geldiği bir hiyerarşi oluşturuyor. Kamusal alana hakim olan ve karar verici olmaya uygun görülen özelliklerin toplumsal cinsiyet rolleri dahilinde erkeklere atanması sebebiyle ataerkil bir sistem yaratılıyor. İkili cinsiyet sisteminin dayattığı kuralların yanı sıra kendilerini kabul gören toplumsal cinsiyet rollerine uygun şekilde tanımlamayanlar görmezden gelme, dışlanma, toplumsal baskı ve hatta fiziksel şiddet ile karşı karşıya kalıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği için çalışan kişiler ve kurumlar ise bu eşitsiz iktidar ilişkisini değiştirmek için sistemsel çözüm taleplerinde bulunuyor.
  • Türkiye’deki insan hakları mücadelesinin bir parçası olan LGBTİ+ ve kadın hakları hareketlerinin arasındaki dayanışma ve birlikte çalışma pratikleri yıllar içinde gelişti. Bu iki alandaki hak mücadeleleri tamamen aynı olmasa da LGBTİ+ ve kadın hakları hareketleri zamanla birbirlerinin taleplerini içselleştirdi ve ortak bir söylem geliştirmek noktasında önemli adımlar attı. Özellikle genç nesillerden aktivistler iki hareketin işbirliği ve dayanışma pratiklerine öncülük ediyor.
  • Uzun zamandır aktif olarak hak mücadeleleri veren kadın hareketi 2000’li yılların başından itibaren önemli kazanımlar elde etti. Kadın hakları bileşenleri tarafından yürütülen Türk Medeni Kanunu’nda Tam Eşitlik Kampanyası ile erkeklerin evlilik kurumu içindeki üstünlüklerine son verildi ve kadınların aile içindeki yasal statüsüne köklü değişiklikler yapıldı. Türk Medeni Kanunu reformunun ardından hayata geçirilen Toplumsal Cinsiyet Bakış Açısından Türk Ceza Kanunu (TCK) Reformu Kampanyası ile evlilik içi tecavüzün ve iş yerinde cinsel tacizin suç sayılması, namus adı altında işlenen kadın cinayetlerinde ceza indiriminin iptali, ataerkil ve ayırımcı ifadelerin yasadan çıkarılması gibi kazanımlar elde edildi.
  • Kadın hareketinin hak kazanımlarının son yıllarda yaşanan gelişmeler ve gerilemeler dolayısıyla bu risk altında olduğunu söylemek de mümkün. Kadınların birey olarak değil aile içindeki rolü ile öne çıkaran politik söylemler, kürtaj hakkına ulaşmanın zorlaştırılması, İstanbul Sözleşmesi* ve Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı Kanunun uygulanmaması ve tartışmaya çalışması gibi hukuki problemler bu örnekler arasında yer alıyor. Kadın hakları alanında yaşanan bu gerileme ve engeller LGBTİ+ mücadelesi için de söz konusu. Farklı gerekçeler öne sürülerek  Onur Yürüyüşü’nün engellenmesi, Ankara Valiliği tarafından LGBTİ+ etkinliklerinin yasaklanması gibi uygulamalar hem kadın hakları hem LGBTİ+ hakları alanındaki mücadelenin önemini de gösteriyor.
  • LGBTİ+ ve kadın hakları hareketleri, sivil alanın daralması ve otoriteleşmeye rağmen kamusal alanda sesini duyurmak amacıyla halen eylem yapabilen az sayıdaki hareketler arasında yer alıyor. Bunun yanı sıra toplumun büyük bir kısmının, özellikle gençlerin, bu hareketlerin talepleri olan toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik bakış açısının olumlu olduğu gözleniyor. Bu alanda verilen hak mücadelelerinin ve savunuculuk çalışmalarının daha verimli olması için bu hareketlerin kendinden farklı olan toplumsal kesimlere ve aktörlere kendini anlatması gerekiyor.
  • Kadın hakları ve LGBTİ+ hakları alanındaki mücadelelerin güçlenmesi için verilecek desteklerin farklı paydaşlar (özel sektör, yerel yönetimler, medya kuruluşları) arasındaki diyalog ve işbirliği alanlarını artırmaya yönelik olması gerekiyor. Bununla birlikte, kadın hakları alanında sağlanacak desteklerin, nesiller arası diyalogu ve hak temelli çalışmalar yapan diğer toplumsal hareketler ile olan işbirliklerini kolaylaştırıcı araçlar ve yöntemleri öncelemesi gerekiyor. Ayrıca Türkiye’de yerel örgütlere sağlanan çekirdek hibeler, miktar olarak az olsa da sosyal etki olarak yüksek değere sahip olduğu için desteklenmesi gereken alanlar arasında görülüyor. Kadın hareketinin toplumun daha geniş kesimlerine ulaşması amacıyla dijital araçlara erişimini ve dijital yetkinliğinin artırmak üzere verilen destekler de özellikle salgın koşullarında daha fazla önem kazanıyor.

 

*İstanbul Sözleşmesi, bu toplantının yapıldığı tarihten sonra 20 Mart 2021’de  Cumhurbaşkanı Karar’ı ile feshedilmiştir.

Güzel İşler’in Şubat Ayı Buluşmasını COVID-19 Döneminde Kültür-Sanat ve Tiyatrolar Başlığıyla Gerçekleştirdik

By | Güzel İşler

Bağışçılarımıza yönelik olarak düzenlediğimiz çevrimiçi etkinlik serimiz Güzel İşler’in Şubat ayı buluşmasını COVID-19 Döneminde Kültür-Sanat ve Tiyatrolar başlığıyla gerçekleştirdik.  İstanbul Kültür Sanat Vakfı Kültür Politikaları Çalışmaları Direktörü Özlem Ece ve Tiyatro Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, yazar, yönetmen ve oyuncu Yeşim Özsoy ile Türkiye’de kültür sanat alanının ve özel tiyatroların durumunu, COVID-19 salgını ve alınan tedbirlerin yarattığı değişimi ve kültür-sanat alanında gelişen dayanışma pratiklerini konuştuğumuz etkinlikten öne çıkan başlıkları aşağıda görebilirsiniz:

  • Kültür politikaları Türkiye’de kamu politikaları arasında öncelikli bir yer tutmuyor ve buna bağlı olarak Türkiye’nin bu alanda kapsamlı bir politikası bulunmuyor. Başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere, Türkiye’de kültür-sanat alanına ayrılan kamu kaynakları oldukça sınırlı ve alanın ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalıyor. Kültür-sanat kurumların öncelikli ihtiyaçları arasında yer alan finansal destekler ağırlıklı olarak özel sektör tarafından karşılanıyor; yerel yönetimler ise ayni desteklerle (kamusal alanların kullanımı, iletişim desteği vb.) katkı sağlıyor.
  • Kültür-sanat kurumları ve bu alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları oldukça aktif, dayanıklı ve üretkenler. İçinde bulunduğumuz koşullar nedeniyle bu kurumlar esnek davranarak çözüm üretme ve krizlerle başa çıkma konusunda da deneyimliler. Ancak, ifade özgürlüğüne dair artan engeller bu kurumların ve sanatçıların sanatsal üretimini olumsuz şekilde etkiliyor.
  • Kültür-sanat alanının genelinde yaşanan finansal kaynaklara erişim sıkıntısı özel tiyatrolar için de geçerli. Türkiye’de özel tiyatrolar ticarete dayalı kurumlar olarak algılanıyor ve ticari bir statüyle kurulduklarından bağış alamıyorlar. Tiyatroların sanat kurumları olarak kamu yararına çalıştıkları ve bu nedenle de ilgili kamu kurumları tarafından desteklenmelerinin önemi henüz anlaşılmış değil. Türkiye’de tiyatro sanatının ve kurumlarının gelişebilmesi için yurtdışındaki örneklerde olduğu gibi hem politikalar hem de finansal araçlarla kamu kurumları tarafından desteklenmeleri gerekiyor. Bu tür destek mekanizmalarının yokluğunda özel tiyatrolar sadece bilet satarak gelir elde edebilen ticarete dayalı kurumlar olarak varlıklarını devam ettirmek zorunda kalıyor. Tiyatro Kooperatifi, bu sorunların giderilmesi ve mevzuatta iyileştirmeler yapılması için savunuculuk çalışmaları yapıyor; özel tiyatroların sürdürülebilirliğine katkı sağlamak için kooperatifleşme modelini teşvik eden bir proje yürütüyor.
  • COVID-19 salgını ile başlayan ve evlere kapanılan süreçte kültür-sanat faaliyetlerine olan ilgi arttı ve sanatın iyileştirici gücü izleyiciler tarafından daha iyi anlaşıldı. Bu dönemde birçok kültür-sanat kurumu dijital arşivlerini ücretsiz olarak açıktı ve kültür-sanat faaliyetlerine erişim arttı. Ancak artan talep bu alanın salgın sürecinde daha da görünür hale gelen sorunlarına kalıcı bir çözüm sunmuyor. Salgın ve bu kapsamda alınan tedbirlerden ciddi anlamda etkilenen kültür-sanat alanına yönelik kamu politikalarının ve finansal destek mekanizmalarının geliştirilmesi, kültür-sanat kurumlarının dijitalleşmesinin desteklenmesi, sürdürülebilirliğe katkı sağlayacak şekilde yeni iş modellerinin uygulanması ve alandaki insan kaynağı ihtiyacının giderilmesi bu süreçte de öne çıkan ihtiyaçlar olmaya devam ediyor.
  • Salgın döneminde başta özel tiyatrolar olmak üzere farklı alanlarda faaliyet gösteren kültür-sanat kurumlarını, sanatçıları ve kültür-sanat emekçilerini desteklemeye yönelik çeşitli dayanışma kampanyaları başlatıldı. Tiyatro Kooperatifi tarafından düzenlenen ve izleyicilerin gelecek dönemde yapılacak tiyatro oyunları için önceden bilet alarak destek sağladığı #BizdeYerinAyrı kampanyası, görsel sanatlar alanında çalışanların barınma, yemek ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarına erişmelerini destekleyen Omuz, gelirleri kültür-sanat emekçilerini desteklemek için kullanılan çevrimiçi festival FestTogether bu örnekler arasında yer alıyor. Kültür-sanat kurumlarının ayakta kalmasına ve üretimlerine devam edebilmelerine olanak sağlayan bu tür dayanışma kampanyalarını desteklemek önem taşıyor.
  • Salgın döneminde yaşanan değişimin ve edinilen deneyimlerin etkilerinin salgın sonrasında da kültür-sanat alanını şekillendirmeye devam etmesi bekleniyor. Yüz yüze ve çevrimiçi etkinliklerden oluşan melez modellerin yaygınlaşmasının, kültür-sanat kurumlarının dijitalleşmesinin, kültür-sanat alanının başta iklim krizi olmak üzere farklı alanlarla ilişkisini kuracak şekilde yapılacak çalışmaların ve dayanışma pratiklerinin devamlılığını sağlamanın bu bağlamda öne çıkan konular arasında yer alması bekleniyor.
  • Kültür-sanat alanına verilecek desteklerin kültür-sanatın toplumsal faydasını da öne çıkartacak şekilde; kurumların dijital dönüşümünü, kültür profesyonellerinin kapasitelerini güçlendirmelerini, iyi uygulama örneklerine dayalı kapsayıcı ve katılımcı işbirliği modellerini desteklemesi gerekiyor. Bununla birlikte, özellikle insan kaynağını desteklemeye yönelik kurumsal destek mekanizmaları bu dönemde daha da fazla önem kazanıyor.

Güzel İşler’in Ocak Ayı Etkinliği COVID-19 Döneminde Çocuklar: Haklar ve İhtiyaçlar Başlığıyla Gerçekleşti

By | Güzel İşler

Bağışçılarımıza yönelik olarak düzenlediğimiz çevrimiçi etkinlik serimiz Güzel İşler’inüçüncü buluşmasını COVID-19 Döneminde Çocuklar: Haklar ve İhtiyaçlar başlığıyla 13 Ocak’ta gerçekleştirdik. Çocuk hakları aktivisti ve sosyal hizmet uzmanı Emrah Kırımsoy ve Rengarenk Umutlar Derneği (RUMUD) Genel Koordinatörü Yeter Erel Tuma’nın konuşmacı olarak katıldığı etkinlikten öne çıkan başlıkları aşağıda görebilirsiniz:

  • Çocuk alanında hak temelli yaklaşımın özü çocuk haklarının insan hakları olmasına dayanıyor. Yetişkinler tarafından kurgulanmış bir dünyada yaşayan çocukların toplumsal kalıplara uyması ve bu dünyaya uyum sağlaması bekleniyor. Çocuk hakları alanında çalışan kişiler ve sivil toplum kuruluşları (STK) ise temel olarak yetişkinlere çocukların iyi olma haline dair sorumluluklarını hatırlatıyor. Çocuk alanında çalışan STK’lar çocukların haklarını kullanabilmesi için mekanizmalar oluşturulması ve hiçbir ayrım gözetmeden her çocuğun kendini gerçekleştirebilmesi için zemin yaratılmasını amaçlıyor. STK’lar çocukların haklarına ulaşmasının ve kendini gerçekleştirmesinin önündeki engelleri tespit ediyor ve bunu kamuoyuna bildirerek savunuculuk çalışmaları yapıyor.
  • 1920’lerde başlayan çocuk hakları alanındaki çalışmaların ve hak mücadelelerinin uluslararası hukuki zemine oturması 1989 yılında imzalanarak taraf devletlere sorumluluk yükleyen bir anlaşma olan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile gerçekleşti. Türkiye’nin de taraf olduğu sözleşme dünyada ve Türkiye’de çocuk hakları alanındaki çalışmaların temelini oluşturuyor.
  • COVID-19 salgınından en çok etkilenen grupların başında çocuklar geliyor. Okula gidemeyen hatta sokağa çıkma yasakları nedeniyle kapalı kalan çocuklar salgından ve alınan tedbirlerden farklı şekillerde etkilenmeye devam ediyor. Salgın başladığından beri artan aile içi şiddet kadınlarla beraber çocuklara da yöneliyor; çocuk ihmali ve istismarı artıyor. Salgının devlet koruması altında ya da ceza infaz kurumlarında olan çocuklara yansımaları konusunda bilgiye ulaşmak mümkün olmadığından bu çocukların durumuna dair  bir gözlemde bulunulamıyor.
  • Salgın sürecinde çocukların eğitim hakına erişimindeki eşitsizlikler daha görünür hale geldi ve derinleşti. Özellikle dezavantajlı ve risk altındaki çocuklar internet bağlantısı ve dijital araçların eksikliği sebebiyle salgın sürecinde eğitim faaliyetlerine devam etmek için Milli Eğitim Bakanlığı tarafından  geliştirilen Eğitim Bilişim Ağı’na (EBA) ulaşamıyor. Okulların kapatılması ve  ilgili kamu kurumlarının çevrimiçi eğitime katılım konusunda bir takip çalışması yapmaması dezavantajlı durumda olan ve eğitim hakkına ulaşamayan çocukların okulu bırakmasına ve çocuk işçiliğinin yükselmesine zemin hazırlıyor.
  • Salgın sürecinin çocuklar açısından öne çıkan bir diğer sonucu  ise çocuk işçiliğinin artması. Ekonomik koşulların kötüleştiği, ebeveynlerin iş bulmakta zorlandığı ve çocukların eğitime erişimlerinin kısıtlandığı bir ortamda çocukların çalıştırılması yaygınlaşan bir durum haline geliyor. RUMUD, faaliyet gösterdiği Diyarbakır’ın  Sur ilçesinde yürüttüğü araştırmada derneğin birlikte çalıştığı 115 çocuktan 54 tanesinin salgın sürecinde işe başladığı tespit etti.
  • Salgın ve alınan tedbirler mevcut koşullarına ve geçmişte yaşadıklarına bağlı olarak çocukları farklı şekillerde etkiliyor. Salgın başladığında telefon görüşmeleri ile birlikte çalıştığı çocukların ihtiyaçlarına dair bir araştırma yürüten RUMUD, Sur’da yaşayan çocukların salgın döneminde evde kalma halini 2015 yılında yaşanan  çatışmalar ve sokağa çıkmak yasakları ile benzeştirdiğini ve bu durumun travmalarını tetiklediğini tespit etti. Bu doğrultuda, çocukların yalnızlık hissini azaltmak ve travmayla başa çıkmalarını kolaylaştırmak adına salgın koşullarına uygun şekilde Telekonferansla Psiko-sosyal Destek çalışmaları yürüttüler.
  • Çocuk hakları alanında verilecek destek ve hibelerin,  çocukların yararını gözetmesi, çocukları ve bakım veren, ebeveyn, öğretmen gibi birincil derecede ilişkili aktörleri güçlendirmesi, çocukları karar alma süreçlerine dahil etmesi ve birlikte yaşama kültürüne hizmet etmesi önemli. Bununla birlikte, desteklenen  projelerde niceliğe değil niteliğe odaklanılması, faydalanıcı sayısındansa yapılan çalışmanın kalitesine odaklanılması gerekiyor. Çocuklarının haklarının tesis edilmesi için birçok farklı çalışmayı hayata geçiren STK’ların kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi için verilen destekler de alana önemli katkılar sağlıyor.

Güzel İşler’in Aralık Ayı Etkinliği Gerçekleşti

By | Acil Deprem Fonu, Güzel İşler

Bağışçılarımıza yönelik olarak düzenlediğimiz yeni çevrimiçi etkinlik serimiz Güzel İşler’in Aralık ayı buluşmasını Deprem, Dayanışma ve Sivil Toplum başlığıyla 9 Aralık’ta gerçekleştirdik. Hayata Destek Derneği Direktörü Sema Genel Karaosmanoğlu’nun ve İhtiyaç Haritası Kurucu Ortağı Ali Ercan Özgür’ün konuşmacı olarak katıldığı etkinlikten öne çıkan başlıkları aşağıda görebilirsiniz:

  • Hayata Destek Derneği ve İhtiyaç Haritası, Elazığ ve İzmir’de yaşanan depremlerin ardından sahaya ilk ulaşan ve müdahale eden sivil toplum kuruluşları (STK) arasında yer aldı. Afetler sonrasında etkili şekilde müdahale edebilmek için hızlı bir şekilde afet bölgesine ulaşmak ve sahada ihtiyaç tespiti yapmak önem taşıyor.
  • 24 Ocak 2020’de Elazığ’da gerçekleşen deprem sonrasında STK’lar sahadaki çalışmalarına hızlı bir şekilde başladılar ve önemli bir dayanışma örneği göstererek STK Afet Platformu’nu kurdular. Platform, bölgede faaliyet gösteren kamu kurumları ile de koordineli şekilde çalışmalar yürüttü. Platformun Elazığ depreminde kazandığı deneyim ve birlikte çalışma pratiği, 30 Ekim 2020’de yaşanan ve İzmir’in Bornova ile Bayraklı ilçelerinde yıkıma sebep olan deprem sonrasında yapılan çalışmalara da olumlu şekilde yansıdı. STK Afet Platformu üyesi olan kuruluşlar her iki deprem bölgesinde de ihtiyaç tespit çalışmaları, gönüllülerin organizasyonu ve toplanan ayni bağışların dağıtımı konularında aktif olarak çalıştı.
  • Elazığ Depremi’nden sonra gelen 170 tır ayni bağışın düzenlenmesi ve Elazığ Valiliğinin belirlediği 56 noktadaki çadır/konteynır alanlara ulaştırılması için depolarda ve sahada STK gönüllüleri ve çalışanları görev aldı. Depremin akut dönemi olan ilk üç günde kamu kurumları enkaz arama kurtarma faaliyetlerinde etkin olarak çalışırken, yardımların dağıtımı ve afetzedelere yönelik psiko-sosyal çalışmalarda STK’lar aktif olarak yer aldı. STK’ların esnek yapısı ve saha deneyimleri afet bölgelerinde hızlı şekilde organize olmalarına ve çalışmalarını etkin şekilde yürütmelerine olanak sağlıyor.
  • Türkiye’deki bireysel ve kurumsal bağışçılar afetlerin ardından oluşan ihtiyaçların giderilmesine katkı sağlamak için hızlı ve yoğun şekilde destek veriyorlar ve bu desteklerin önemli bir bölümü ayni yardımlar (gıda, ısınma, hijyen malzemeleri vb. ) olarak gerçekleşiyor. Bununla birlikte, afet bölgelerinde kapsamlı bir iyileşme yaşanması için orta ve uzun vadeli projelerin ve müdahalelerin de düşünülmesi ve desteklenmesi gerekiyor. Bu tür müdahalelerin yerel ekonomiyi ve diğer unsurları destekleyecek şekilde tasarlanması kalıcı etki yaratabilmek için önemli. Örneğin 2011 yılında Van’da yaşanan depremden önce 120 işletmeyi bünyesinde barındıran Van Organize Sanayi Bölgesi’nde, depremden iki yıl sonra sadece 27 işletme çalışmalarını sürdürebildi.
  • Afetlerden sonra yapılan yardımların deprem bölgesindeki esnaf ve küçük işletmelerden sağlanmıyor olması halihazırda depremden etkilenmiş olan yerel ekonominin daha da fazla zarar görmesine neden oluyor. Bu sorundan hareketle, İhtiyaç Haritası tarafından geliştirilen, Sivil Toplum için Destek Vakfı ve Turkey Mozaik Foundation tarafında Elazığ Depremi Acil Destek Fonu kapsamında desteklenen İhtiyaç Haritası Sosyal Pazar Yeri projesi ihtiyaçların yerel esnaftan alındığı dijital harita temelli bir modeli hayata geçirmek için çalışmalar yapıyor. İhtiyaç Haritası’nın bu kapsamda yaptığı çalışmalar Mastercard Impact Fund’dan da destek almaya hak kazandı ve hazırlanan platformun teknolojik alt yapısının geliştirilmesi için yapılan çalışmalar devam ediyor.
  • İzmir depreminin ardından Afet Platformu ismini alan dayanışma temelli bu oluşumun kurumsal bir yapıya kavuşması ve çalışmalarının sürdürülebilir bir hale gelmesi için de çalışmalara başlandı. Platform, üyesi olan kurumların alandaki tecrübelerinden de yola çıkarak afet müdahale alanında STK’ların örgütlenme, koordinasyon, kapasite gelişim, gönüllülerle çalışma ve savunuculuk alanlarında güçlendirilmesi için nasıl daha etkin çalışmalar gerçekleştirebileceği konusunda da fikir alışverişinde bulunuyor.
  • Afetlere ve insani krizlere müdahale öncelikli olarak devletin sorumluluğu olsa da kaynakların etkin ve verimli şekilde kullanılması için STK’ların deneyim ve bilgileri doğrultusunda yapılan çalışmalara dahil olması ve kamu kurumları ile iş birlikleri geliştirmesi önem taşıyor. Kamu kurumları ve STK’lar arasında bu tür iş birliklerinin kurulmasını sağlamak için Afet Platformu örneğinde olduğu gibi STK’ların uzmanlık temelli bir şekilde dayanışma içinde çalışması ve toplumu ilgilendiren konularda ortak bir söz üretmesi gerekiyor. Bu tür bir yaklaşım STK’ların yarattığı katma değerin daha görünür hale gelmesini sağlamanın yanı sıra kamu kurumları nezdinde eşit bir paydaş olarak kabul edilmelerine de katkı sağlayacaktır.
  • Kamu kurumları ve STK’lar arasında diyalog alanları yaratarak afet müdahalelerine dair planlama yapılması gerekiyor. Afet Platformu’nun alt komisyonlarından biri olan “Kamu ile İlişkiler Komisyonu” afet öncesinde, afet anında ve sonrasında görev paylaşımı ile ilgili konuları belirlemek ve sivil toplumun aktif katılımını sağlamak amacıyla kuruldu. Örneğin, AFAD tarafından hazırlanan ve şu an yürürlükte olan Türkiye Afet Müdahale Planı’nda STK’ların görev ve sorumlulukları çok kısıtlı bir şekilde tanımlanıyor. Kamu kurumları ile STK’lar arasındaki diyalog güçlenirse STK’lar afet müdahalelerinde daha kolay rol üstlenebilir ve daha verimli şekilde çalışarak sosyal fayda yaratabilir.
  • Son yıllarda uluslararası insani yardımların hacmi yıllık olarak 28 milyar doların üzerine çıkıyor. Ülkeler insani yardımlarını Birleşmiş Milletler (BM) ajanslarına aktarıyor. BM ajansları ise sahada faaliyet gösteren uluslararası STK’lar aracılığıyla sahada yapılan çalışmaları destekliyor. Bu sistem içerisinde harcanan paranın önemli bir bölümü uluslararası kurumların ayakta kalması için gerekli olan idari giderlerin karşılanması için kullanılıyor.  Buna bağlı olarak, ülkelerin insani yardım için ayırdığı kaynağın görece az bir kısmı sahadaki ihtiyaç sahiplerine ulaşıyor. Bu sistem önemli ölçüde verimsizliğe yol açıyor.
  • Uluslararası insani yardım mekanizmasının mevcut yapısı ve fonların büyüklüğü tek taraflı bir güç ilişkisi yaratarak ulusal ya da yerel düzeyde çalışan STK’ların kaynak bağımlığını arttırıyor ve bu kurumlar arasındaki rekabeti güçlendiriyor. Böylece uzun vadede sivil alana zarar verme ihtimali olan bir yapı hayata geçmiş oluyor. Bu sebeple, gerek sahada yürütülen afetle müdahale çalışmalarının gerekse bu çalışmalara aktarılan kaynakların bağımsızlığını ve sürdürülebilirliğini sağlamak için yerelde yapılan çalışmaları desteklemek büyük önem taşıyor. Özellikle afet durumları gibi acil desteğe ihtiyaç duyulan zamanlarda, yerelde bireyler ve kurumlar hızla organize olarak kaynakları harekete geçirebiliyor. Bu tür yerel kaynak yaratma mekanizmalarının ve yerelde faaliyet gösteren STK’ların kapasitelerinin güçlenmesini destekleyen çalışmalar çok değerli.

Bağışçılarımıza Yönelik Çevrimiçi Etkinlik Serimiz Güzel İşler’in İlk Etkinliği Gerçekleşti

By | Cemre Fonu, Güzel İşler

Bağışçılarımıza yönelik olarak düzenlediğimiz yeni çevrimiçi etkinlik serimiz Güzel İşler’in ilk buluşmasını Türkiye’de Yoksulluk ve Yoksullukla Mücadele başlığıyla 11 Kasım’da gerçekleştirdik. Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu’ndan Doç. Dr. Volkan Yılmaz ve Derin Yoksulluk Ağı’ndan Hacer Foggo’nun konuşmacı olarak katıldığı etkinlikte, Türkiye’de yoksulluğun durumunu, COVID-19 salgını ve ekonomik krizin yoksulluk üzerindeki etkilerini ve sivil toplum kuruluşlarının yoksullukla mücadele alanındaki çalışmalarını yapılan araştırmalar ve sahadaki deneyimler üzerinden konuştuk.

Etkinlikten öne çıkan başlıkları aşağıda görebilirsiniz:

    • Temel ihtiyaçlara erişim üzerinden ölçümlenen “mutlak yoksulluk” ile bir toplumda yaygın olarak kabul gören yaşam standardını sürdürememek ile ilişkilendirilen “göreli yoksulluk” arasında fark bulunuyor. Göreli yoksulluk ülkeden ülkeye değişiyor.
    • Yoksulluğun etkilerini azaltmak için gereken devlet politikaları -gelirden bağımsız olarak- kaliteli eğitim ve sağlık sistemlerine erişim, kapsayıcı sosyal sigortalar ve ekonomik büyümenin hane gelirlerine yansımasıdır.
    • COVID-19 salgını halihazırda yoksul olan kişileri etkiledi. Ayrıca önceki dönemde orta gelirli olan ancak salgın dolayısıyla işini kaybeden ya da ücretsiz izin verilen kişiler bu dönemin “yeni yoksulları” olarak ortaya çıkıyor.
    • Kamu kurumları ile sivil toplum kuruluşları arasında “yapıcı gerginlik” yaklaşımı doğrultusunda hareket etmek gerekiyor. Bu bağlamda, sivil toplum kuruluşlarının odaklanabileceği temel alanlar olarak sosyal sigorta sistemlerinden faydalanamayan bireylere ya da gruplara verilecek destekler ve bu alanda yapılan çalışmalara yönelik izleme-değerlendirme çalışmaları ile desteklenen savunuculuk faaliyetleri önem teşkil ediyor. Sivil toplum aktörlerinin yoksullukla mücadeledeki bir diğer rolü ise, salgın döneminde daha da görünür hale gelen ve özellikle eğitime erişim konusunda internet erişimi problemi gibi, toplumun değişen temel ihtiyaçlarını gözlemlemek ve bu ihtiyaçların giderilmesine katkı sağlamak için yapılacak çalışmalar olarak ortaya çıkıyor.
    • Mahalle düzeyinde ve farklı kurumları (belediyeler, sivil toplum kuruluşları, okullar vb.) dahil ederek geliştirilecek modeller ve pilot çalışmalar önemli. Yoksullukla mücadele alanında yapılan çalışmalarda merkezi ve yerel düzeydeki kamu kurumlarının dahil edilmesi kritik rol oynuyor.
    • “Derin yoksulluk” nesilden nesle aktarılıyor ve devamlılık gösteriyor.
    • Çalışmalarına salgın döneminde başlayan Derin Yoksulluk Ağı (DYA) destekçilerle ihtiyaç sahibi aileleri eşleştirerek 2.000 ihtiyaç sahibi ailenin bebek bezi, mama ve gıda başta olmak üzere temel ihtiyaçlarının karşılanmasına olanak sağladı. Bu kapsamda, Derin Yoksulluk Ağı ekibi bizzat sahada ziyaretler yaparak ailelerin ihtiyaçlarını tespit ediyor, bu ihtiyaçlar listelenerek destekçilere iletiliyor ve destekçilerin sanal marketlerden yaptığı alışveriş yoluyla ihtiyaç sahiplerine yardım ediliyor.
    • DYA birlikte çalıştığı ailelerin profiline ilişkin bir araştırma üzerinde çalışıyor. İstanbul’un Ataşehir, Beyoğlu, Çekmeköy, Fatih, Şişli, Ümraniye, Esenyurt ve Avcılar ilçelerinde toplamda 103 hanede gerçekleştirilen araştırmaya göre, hanelerin %64’ü gelirlerini hurda toplayıcılığı, tekstil işçiliği, temizlik görevlisi, seyyar satıcılık gibi güvencesiz günlük işlerden elde ediyor. Ailelerin aylık gelirleri 700-800 TL arasında ve en büyük gider kalemi 400-450 TL ile kira giderleri.
    • Yerel ve merkezi yönetimlerin salgın sırasındaki destekleri, standart gıda kolisi ile sınırlı. Oysa her hanenin ihtiyacı yaşayanların durumuna göre (bebekler, çocuklar, hastalar, yaşlılar vb.) farklılaşıyor.
    • Salgının en temel etkisi eşitsizlikleri arttırarak yoksulluğu derinleştirmesi. Salgın sürecince ertelenen faturalar ya da işten çıkartma yasakları sorunu ortadan kaldırmıyor, sadece erteliyor. Salgın sonrasında evsizlik, okul terki ve çocuk işçiliği, gıdaya erişememe gibi önemli sorunların daha da artması bekleniyor.