Tag

mülteciler arşivleri - Sivil Toplum için Destek Vakfı

KADAV ile destekleyeceğimiz araştırma projelerini konuştuk

By | Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Fonu

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Hibe Fonu 2019’un Bahar aylarında çağrısını açtığımız yeni bir fon. Bu fonu da diğer bir çok faaliyetimizde olduğu gibi Turkey Mozaik Foundation’ın eş finansmanıyla hayata geçiriyoruz. Fon kapsamında bu sene 3 kurumu destekliyoruz. KADAV’ın “Yerinden Edilen Çocukluk – Çocuk Yaşta Evlendirme Araştırma Projesi” de destekleyeceğimiz projelerden biri. Bu proje bizler için de heyecan verici bir ilk çünkü ilk defa bir STK’nun araştırma projesine hibe desteği sağlıyoruz. Aşağıda KADAV ile yaptığımız röportajı bulabilirsiniz.

Sivil Toplum için Destek Vakfı: 1999 Marmara Depremi’nin ardından bir dayanışma grubu olarak yola çıkan ve ilerleyen dönemde vakıf tüzel kişiliği kazanan Kadınlarla Dayanışma Vakfı’nın (KADAV) kuruluş hikayesinden ve bu süreç içerisinde geçirdiği değişimden bahseder misiniz?
KADAV: KADAV, depremin hemen ardından İstanbul’da buluşan kadınların oluşturduğu bir dayanışma grubu olarak doğmuştu. Bu buluşmanın tek bir amacı vardı: Afetten etkilenen kadınlar ve çocuklara mümkün olan her türlü desteği sağlamak. Bu amaç doğrultusunda sahada yoğun ve çok yönlü destek faaliyetleri sürdürdü. Yapısal ve politik tanımlama süreçleri geçirmeden bu acil yardım koşullarında şekillenen birliktelik, ilk kurumsal tanımlamalarını yaptığı 2001 yılına geldiğinde toplumsal cinsiyete duyarlı afet dayanışması tanımlamasının ötesine çoktan geçmiş, ekonomik güçlenme ve toplumsal cinsiyet temelli şiddetle mücadele alanlarında çalışan bir örgüte dönüşmüştü. Diğer yandan, 2000’li yıllar Türkiye kadın ve feminist hareketinin önemli kazanımlar elde ettiği ve pek çok yeni örgütlenmenin doğduğu yıllardı. Bu ortak mücadeleye katılmış olmak KADAV’ın toplumsal cinsiyet eşitliğine savunuculuk düzleminde de katkı veren bir kadın örgütüne doğru yol almasını olumlu yönde etkilemişti.

KADAV’ın afet bölgesindeki çalışmalarını sonlandırıp ajandasını güncellediği 2010 yılında, 2007’de başlayan Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG) platformu sekretaryası ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele çalışmaları kesintiye uğramadan devam ediyordu. Vakfın kuruluş amacını da gözeten bu güncelleme, hedef grup olarak en az görünen ve çok faktörlü ayrımcılığa maruz bırakılan mahpus ve göçmen kadınları kapsıyordu. Savunuculuk çerçevesinde yapılan güncelleme ekolojik yıkım, savaş gibi insan eylemleriyle gelişen afetlerde dayanışma kanallarının yaratılmasını, yoksullukla mücadelede ise toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılmasını içeriyordu.

Ekolojik yıkım hakkında düşünmek KADAV’lıları eko-feminizmi konuşmaya götürdü. Benzer bir şekilde çoklu ayrımcılıkla ilgili düşünmek, örgütün toplumsal cinsiyet eşitliğini bütüncül bir yerden ele almasını, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığı da içeren bir dil ve pratiği benimsemesini sağladı diyebiliriz.

KADAV bahsedilen tüm alanlarda çeşitli ölçeklerdeki faaliyetlerini kesintisiz olarak devam ettirse de, özellikle 2016 itibariyle, Suriyeli mülteci kadın çocuk ve LGBTİ+larla yaptığı çalışmalar daha görünür oldu. Bu alanlarda yürütülen faaliyetlerin öne çıkması sadece alandaki çalışmalarının yoğunlaşması ile değil, KADAV’ın bu alandaki çok az kadın örgütünden biri olması ve elbette göçün toplumsal cinsiyetle olan bağının anlaşılmış olması ile açıklanabilir. Kamuoyu bu bağı Suriye’den gelen yoğun göç sonrasında kavramaya başlamış olsa da, Türkiye’nin özellikle 90’lı yıllar itibariyle çeşitli ülkelerden aldığı kadın göçü nedeniyle bu sorun alanında önemli bir boşluk vardı. KADAV’ın 2010 yılında öncelikle alanı tanımak ve göç ve insani yardım örgütleri ile toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki örgütler arasında köprü olmak gayretiyle başlattığı faaliyetlerini, 2016 yılı itibariyle yoğunlaşan bireysel destek ve saha çalışmaları takip etti. Bu çalışmalar çerçevesinde, KADAV’dan 2017-2018’de destek alan Suriye dışındaki ülkelerden göçen kişilerin oranı %13.

Kadınlarla Dayanışma Vakfı olarak, kadına yönelik şiddet ile kadın emeği ve istihdamı konularında yürüttüğünüz çalışmaların yanı sıra çoklu ayrımcılığa maruz kalan göçmen kadınlar, mahpus kadın ve LGBTİ bireylerle dayanışma temelli çalışmalar yürütüyorsunuz. Bu alanlarda ve hedef kitlelerle yaptığınız çalışmalar hakkında bilgi verebilir misiniz?
KADAV, bu farklı alanların özgünlüklerini göz ardı etmeden, şiddetle mücadele ve emek-istihdam konularını iç içe ele alıyor. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse tüm programlarını, farklı alanları birbirleriyle olan ilişkilerinden, genel cinsiyetçi sistem ve yasal zeminle olan bağlantılarından koparmadan ve aynı zamanda hedef grupların kendine özgü sorunları ve dinamiklerini gözeterek yani grup odaklı bir yaklaşımla şekillendirmeye çalışıyor. Aynı şekilde bireysel destek ile savunuculuğu bütünlüklü sürdürmeyi amaçlıyor. Zaman zaman alanlardan birinin diğerinin önüne geçtiği durumlar ya da savunuculuk ve bireysel desteği tam olarak bütünlüklü yürütemediğimiz dönemler olsa da resmin tamamını görmeye gayret ediyoruz. Birkaç örnekle ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım:

Suriyeli mülteci kadınların istihdama katılması amaçlı bir çalışmada cinsiyet temelli şiddeti bir yana bırakmıyoruz. Ya da tersi, şiddetle mücadele programını şiddet döngüsünden çıkabilmenin en önemli etmenlerinden olan istihdamı dışarıda bırakarak şekillendirmiyoruz. Her iki alanda da hem bireysel destek hem de savunuculuk faaliyetleri yürütüyoruz. Örneğin, kadınların çalışma yaşamına katılmasının önündeki en büyük engelin bakım yükü olduğundan ücretsiz kreş için savunuculuk yapıyoruz. Aynı şekilde, bir yandan mahpus kadın ve LGBTİ+’larla dayanışma programı kapsamında mektuplaştığımız yüze yakın mahpusun talep ettikleri kıyafet ve benzeri ihtiyaçları temin ederken bir yandan da hapishanelerde ücretsiz hijyenik pet için CISST ile birlikte kampanya ve lobi faaliyeti yürüttük ve olumlu sonuçlar elde ettik.

Öte yandan, KADAV iletişim ve dayanışma içinde olduğu grupların kendi aralarında dayanışma ilişkileri geliştirerek öz-örgütlenmelerine yol açmaya çalışıyor. Suriyeli mülteci kadın ve LGBTİ+’larla çalışmalarımızın bütününde bu hedefi destekleyecek buluşmalar ve birlikte güçlenme etkinlikleri düzenliyor, tematik gruplar oluşturuyoruz. Aynı şekilde mahpus kadın ve LGBTİ+’larla ilgili beş aydır yürüttüğümüz bir çalışmada, bir yandan tahliye sonrası istidam için savunuculuk faaliyetleri uygularken diğer yandan kişilerin tahliye sonrası dayanışma grubu oluşturmaları için gayret edeceğiz. Tabii ki temasta olduğumuz herkesi öz-örgütlenmeye yöneltiyoruz ya da sürdürülebilir öz örgütler kurulmasına öncülük ettik diyemeyiz. En azından şimdilik diyemeyiz. Ancak, haklarının savunulmasını söz konusu ettiğimiz kişilerin dayanışma öznesi olarak örgütlenme dinamikleri geliştirmesini tüm faaliyetlerimiz içinde gözetmeye çalışıyor, bunu önemsiyoruz.

Mahpuslar ve göçmenler dışında Türkiyeli kadınların da maruz bırakıldıkları şiddetle ilgili başvurularını alıyor, gücümüz yettiğince doğrudan psikolojik ve hukuki destek sağlıyoruz. Son 2 yıldır yılda ortalama 200 başvuruya cevap veriyor, danışanların mümkün olan desteklere erişmelerini kolaylaştırıyoruz.

Belirttiğimiz gibi, kadınlarla çocuklarını ve bakım yüklerini göz ardı ederek çalışmamız mümkün değil. Başka bir deyişle, çocuk hakları ve çocuk koruma konusu da grup odaklı bütünsel yaklaşımımız nedeniyle faaliyetlerimiz arasında yer alıyor. Çocuk işçiliği konusunda, anneler üzerinden ulaştığımız çocuk işçilere çeşitli destekleyici atölyeler uyguluyor, okula kazandırma olanaklarını zorluyoruz. 2016 sonlarından bu yana özel bir firmanın desteklediği 13 çocuğun okula devamını sağlamaktayız. Kız çocukların evlendirilmesi çalışmalarımız içinde daha farklı bir yere tekabül ediyor. Çünkü bu olguyu cinsiyet eşitsizliğinin en yıkıcı sonuçlarından biri olan ve kadınların tüm yaşamını olumsuz etkileyen “cinsel istismar” olarak görüyor, “kültürel pratik” adı altında normalleştirilmesine karşı hem sahadaki doğrudan çalışmalarımız içinde hem de savunuculuk faaliyetlerimizde yer vermeye çabalıyoruz.

Bu yıl ilk kez açtığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Hibe Programı kapsamında desteklenen üç kuruluştan birisiniz. “Yerinden Edilen Çocukluk – Çocuk Yaşta Evlendirme” projesinin hedefleri ve proje kapsamında gerçekleştireceğiniz faaliyetlerden bahsedebilir misiniz?
Yola çıkışımızın nedeni içeriğin yakıcı bir eşitsizlik meselesi olmasının yanı sıra konuyla ilgili hamile çocukların hastane kayıtları gibi tesadüfen edinilen veriler dışında ne niteliksel ne de niceliksel hiçbir veri olmaması. Örneğin bazı Suriyeli danışanlarımız Suriye’deyken çocuk yaşta evlendirmelerin azalmakta olduğunu ama göçten sonra yeniden arttığını söylüyor, ancak bu ve benzeri bilgiler yetersiz ve dağınık, veri oluşturmuyor. Daha da önemlisi, çocuk yaşta evlendirilme, türünden bağımsız olarak araştırma yapmanın oldukça zor olduğu bir alan. KADAV olarak bizler kadınlarla (annelerle) görece daha kolay güven ilişkisi kurabilmemize rağmen olağan faaliyetler içinde detaylı bilgiye erişemiyoruz.

Anlatmadan geçmeyelim, Suriyeli danışanlarımızdan birinin anlattığı bir hikâyeden de etkilenmiştik; kuzeni ile nişanı yapılan bir kız çocuğunun ve annesinin dayanışması… Nişandan sonra çocuk sürekli hasta rolü yapmış, anne de bu durumu evlilik kararını veren babaya “evlenmeyi istemiyor” diye açıklamış, sonunda babayı vazgeçirmeyi başarmışlar. Buna benzer birçok öz-savunma hikâyesinin olduğunu sanıyoruz. Elbette araştırmamız temel olarak bu hikâyeleri ortaya çıkarmak üzerine kurulu değil, ancak bunlara ulaşmanın ve görünür kılmanın bile çok değerli olduğunu düşünüyoruz.

Projenin amacı çocuk yaşta evlenmiş olan Suriyeli ve Türkiyeli kadınların anlatıları üzerinden karşılaştırmalı olarak çocuk yaşta evlilikleri teşvik eden aktörleri, yapıları ve pratikleri ortaya çıkarmak ve bu sonuçlar üzerinden önleyici ve kadınları güçlendiren mekanizmalar geliştirebilecek bir eylem planı ortaya koymaktır.

Suriyeli ve Türkiyeli kadınlar ile yapılacak olan derinlemesine görüşmeler, yarı yapılandırılmış sorular çerçevesinde kadınların öznel anlatımlarını merkeze alarak, kadınların yerinden edilen çocukluklarına, bu bağlamdaki yaşam hikâyelerine, kadınları güçlendiren ve/veya onları baskılayan ve sömüren yapı ve aktörlere, kadınların bu süreçteki hisleri, deneyimleri, toplumsal rolleri ve ilişkilerine, ve yerinden edilmiş çocukluklarının bugünkü kadınlık algılarını nasıl şekillendirdiğine ışık tutmayı hedeflemektedir.

Kadınların kendi yaşam alanlarında (çoğunlukla evlerinde, yoğunluklu olarak Sefaköy bölgesinde) yapılacak olan yüz yüze görüşmeler feminist metodoloji çerçevesinde kadınların öznel anlatımlarını teşvik etmeyi, görüşmelerin akışı doğrultusunda kadınların hikayelerindeki özgün ve ortak ana temaları ortaya çıkarmayı ve inşa edilen güven ilişkisine dayalı olarak bu anlatıların kadınları güçlendirmesini hedeflemektedir.

Araştırmada özellikle Suriyeli mülteci kadınlarla çalışarak çocuk yaşta evlendirilen kadınlarla çocukluklarını yaşayamadan, zorunlu kadınlık haline geçiş sürecinin analizi yapmayı planlıyorsunuz. Bu araştırma ve analizin mültecilerle çalışan kurum ve kuruluşlar ile bu alanda yapılan çalışmaların geliştirilmesine nasıl bir katkı sağlayacağını öngörüyorsunuz?
Asıl motivasyonumuz milyonların “kader” ya da “bir kız için en iyisi” olarak nitelediği çocuk yaşta evlendirilmenin bir “cinsel istismar” olduğunu, buna maruz bırakılmış olanların dilinden anlatmak. Bu araştırmanın ortaya koyacağı çıktının, olası istismarlara seyirci kalan ya da kalmak zorunda bırakılan öncelikle kadınlar sonra da erkekler tarafından duyulmasını çok isteriz. Asıl meselemiz “bu bizim ya da onların kültürü” denilerek bulanıklaştırılan akıllara bir soru işareti koymaya küçük bir katkıda bulunmak. Elbette göç ve insani yardım alanındaki kuruluşların çalışmamızın ortaya koyacağı sonuçlardan yararlanmasını da istiyoruz. Alandaki kuruluşların dikkatlerini konunun özüne yani çocuk yaşta evlendirmenin öncelikle bir cinsiyet eşitsizliği meselesi olduğuna çekebilmek istiyoruz. Zira konu genellikle çocuk hakları bağlamında ele alınıyor. Elbette ki soruna çocuk hakları bağlamından yaklaşmak yanlış değil ama eksik. Çalışmamızın bir diğer amacı hem Türkiyeli hem Suriyeli kadınlarla yapacağımız görüşmelere dayanarak, çocuk yaşta evliliklerin sadece Suriyelilere özgü bir pratik olmadığına dikkat çekmek ve yapısal sebeplerin ve sonuçların benzerliğini ortaya koymaktır.

Alanda faaliyet gösteren farklı gruplar ve sivil toplum kuruluşları ile çeşitli iş birlikleriniz bulunuyor. Sivil toplum kuruluşları arasında geliştirilen bu tür iş birliklerinin kadın hakları alanında yapılan savunuculuk çalışmaları açısından ne tür katkıları olduğunu düşünüyorsunuz?

KADAV farklı alanlarda faaliyet yürüttüğü için geniş bir yelpazeden sivil toplum örgütleri ile birlikte çalışma pratiğine sahip. Bu deneyim bize kıyaslama imkanı veriyor. Kadın hakları alanı uzun süreli ve etkin işbirliklerinin kurulduğu bir sivil alan. Bir arada davranılamadığı hallerde bile bu ihtimalin olduğunu bilmek güçlü hissetmemizi sağlıyor. Son birkaç yıldır göç ve insani yardım alanındaki örgütlerle daha yoğun bir birlikte çalışma halinde olduğumuz halde böylesi bir güç alma durumu hissetmiyoruz; daha teknik, koordinasyon ve “işbirliği” adını verebileceğimiz bir iletişim var. Tabii ki bu da değerli ama eksik. Örneğin 2017 başında bir kaç göç örgütünün faaliyeti durduruldu. Biz bunu örneğin Van Kadın Derneğinin kapatılmasının yarattığı boşluk gibi hissetmedik. Kadın hareketinde bazı konularda farklı düşünsek bile “toplam bir politik amaç birliği” içinde hissedebiliyoruz ve birbiri ile hiç karşılaşmamış kişilerin/örgütlerin bir konuda kendiliğinden aynı tepkiyi vermesi “birlikten güç doğar” içeriğinin ötesine geçildiğinin göstergesi. Ama bu noktaya hiç kolay gelinmediğini, bazen birlikteliğin kendisine verilen emeğin birlikteliğin amacını gölgede bırakacak kadar yoğun emek gerektiğini de belirtmek gerek. Son 7-8 yıldan beri kazanılmış hakları savunma noktasına dönmüş olma hali yeni şeyler konuşmayı, dönüştürücü ivme yakalamayı zorlaştırıyor doğal olarak. Örgütlü kadın ve feminist düşmanlığı karşısında hareket kitleselleşiyor ama proaktif ve dönüştürücü olamayabiliyor.

2019 yılında gerçekleştirmeyi planladığınız diğer çalışmalardan bahseder misiniz?
Göçmen kadın, çocuk ve LGBTİ+’larla çalışmalarımızda 2019 ikinci yarıdan başlayarak ama daha çok 2020’de daha yoğun bir şekilde karma grup – Türkiyeli ve diğer milliyetlerden göçmenler- çalışmalarına yöneleceğiz. Dayanışma gruplarını destekleme çabamız biraz daha ön plana çıkacak. Ev toplantıları ve bireysel danışmanlık desteğimizi İstanbul’un biraz daha göçmen nüfus yoğunluğunun az olduğu semtlere yönlendireceğiz. Zira bu semtlerde yaşayanlar daha az destek alabiliyor. Bütün örgütler kalabalık semtlerde yoğunlaşıyor. Tabii ki şiddetle ilgili başvuruları almaya devam edeceğiz. Bunlara ek olarak, 2020’de işyerinde taciz ve cinsel şiddet alanında özel bir çalışma başlatacağız. Bu toplam çalışma içinde tıpkı Yerinden Edilen Çocukluk araştırması gibi küçük tematik çalışmalar da olacak. Bunlardan biri yine çocuk evlilikleri ile ilgili bir saha çalışması. Annelerle yapılan ev toplantıları sırasında okulda veya işte olmayan kız çocukları ile doğrudan iletişim kurabilmek için bir mobil araç geliştirdik. 2019 ikinci yarıda uygulayacağız.

Emek-istihdam alanında kooperatifleşme ve bireysel geçimlik iş yapma girişimlerini desteklemeye devam edeceğiz. KADAV olarak doğrudan “para kazandıran” konumda olmayı ilke olarak yanlış buluyoruz. Bu sebeple doğrudan işlik kurma, satış yapma gibi aktivitelere girmiyor, kadınların güçlenerek kendilerinin bireysel ya da grup olarak bir takım işlere girişmelerine destek oluyoruz. Doğrudan ve yakından her türlü desteği sağlamaya hazır kapasitemizi bu yönde kullanıyoruz. Bu arada dikkatinizi çekmek isterim: “geçimlik iş yapmak” deyimini kullanıyoruz, girişimcilik çok başka bir mevzu… Bir de iş yaşamına katılmak, meslek edinmek vb. konularda kamu ya da diğer kuruluşların çeşitli destek çalışmaları var. Bu türden olanaklara yönlendirmek, haberdar etmek veya cesaretlendirmek gibi danışmanlık desteğimizi biraz daha ön plana çıkaracağız.

2017’de kurulmasına öncülük ettiğimiz “Kadın Kadının Yurdudur” platformunun daha etkin çalışması için gayret edeceğiz. Bu platformda on beşe yakın Suriye kökenli dernek ve inisiyatif, on beşin üzerinde Türkiyeli kadın örgütü ve bağımsız aktivistler şiddet ve ayrımcılıkla mücadele ağırlıklı bir çalışma yürütüyorlar.

Öte yandan anımsarsanız KADAV eko-feminizmi konuşuyor demiştik. İlkini 2014’te yaptığımız arama toplantısının ikincisini geçtiğimiz yıl Ekim ayında gerçekleştirdik. “Ekolojik ve feminist hareket nerede nasıl ve neden buluşmalı?” sorusunu konuştuğumuz bir çalışma yapıyoruz. Yıl sonuna doğru bir forum gerçekleştireceğiz.

Bunların dışında şunu eklemeliyim: KADAV olarak son birkaç yıldır saha çalışmalarına yoğunlaşmamız nedeniyle savunuculuk alanında eksik kaldığımızı düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemde hem yerelde hem de uluslararası alanda daha aktif bir savunuculuk programı yapmaya çalışacağız.

Small Projects İstanbul’a Hibe Desteği

By | Proje Destek Fonu | No Comments

Small Projects İstanbul, Zeytin Ağacı Derneği çatısında mülteci çocuklar ve kadınlarla çalışmalarını sürdürmektedir. Birçok farklı ülkeden kişinin gelip gönüllü olarak çalıştığı Small Projects İstanbul, Fatih ilçesindeki Suriyeli kadınlar ve çocuklara yönelik çeşitli atölye ve projeler yürütmekte, dil kursları düzenlemekte ve ihtiyaca göre farklı konularda (okula devam, alışveriş vb.) destek sağlamaktadır. 

Üniversite öğrencisi Zeynep Kazmaz ve arkadaşlarının oluşturduğu fon kapsamında 2 ay boyunca Small Projects İstanbul’un çalışmalarına katkı sağlanacaktır. Hibe, mülteci çocuklara yönelik çalışmalarda görev alan Türkçe Öğretmeni ve Çocuk Gelişim Uzmanı’nın 2 aylık maaşına katkıda bulunacak, 10 çocuğun okula ulaşım masrafını karşılayacaktır. 

Suriyelilerin Türkiye’de Yaşadıkları Sorunlara Genel Bir Bakış

By | Uzman Görüşü | No Comments

Cenk Soyer (İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı) / www.ikgv.org  

Mart 2011’de Suriye’de başlayan rejime yönelik protestolar ve iç karışıklığa müteakip Nisan 2011’de Hatay Cilvegözü sınır kapısında ilk Suriyeli kitlesel akını başladı. 252 kişilik ilk Suriyeli grubu 29 Nisan 2011 tarihinde sınırdan içeri alındı. Sonrasında da Suriye sınırı boyunca farklı sınır kapılarından kitlesel kabuller devam etti.

Ülkemize kitlesel akınla gelen Suriyelilere sağlanan koruma uluslararası literatüre göre “Geçici Koruma”dır. Geçici koruma, kitlesel akın olaylarında acil çözümler bulmak üzere geliştirilen bir koruma biçimidir. Devletlerin geri göndermeme yükümlülükleri çerçevesinde kitleler halinde ülke sınırlarına ulaşan kişilere, bireysel statü belirleme işlemleri ile vakit kaybetmeden, uygulanan pratik ve tamamlayıcı bir çözüm yoludur. Kitlesel sığınmanın varlığından söz edebilmek için uluslararası bir sınıra doğru dikkate değer sayıda insan hareketliliğinin olması, bu hareketliliğin hızlı bir varışla devam etmesi, ev sahibi (karşılayan) devletin yakın dönemde mevcut bireysel sığınma prosedürlerini uygulayamayacak hale gelmesi gerekmektedir. Bu unsurları içeren kitlesel akının devam eder hale gelmesi durumunda geçici koruma sağlanır.

Türkiye’ye kitleler halinde gelmiş ve burada yaşayan Suriyelilere, ilk geldikleri andan itibaren ‘misafir’  tanımlaması yapılmıştır. ‘Misafir’ tanımı ve algısı, bir yandan Suriyelileri uluslararası hukuk bağlamında statüsüz bir konuma koyarken bir yandan da toplum içerisinde, Suriye’deki durumun istikrarlı hale gelip gelmediğine bakmaksızın, bir süre sonra geri dönecekler yaklaşımını oluşturmaktadır. Bu sebeple,  Suriyelilerin Türkiye’deki mevcut durumu daha sıkıntılı hale gelmektedir.

Türkiye’nin karşılaştığı kitlesel akınlar karşısında aldığı tedbir ve önlemler dikkate alınarak 30/03/2012 tarihinde “Türkiye’ye Toplu Sığınma Amacıyla Gelen Suriye Arap Cumhuriyeti Vatandaşlarının ve Suriye Arap Cumhuriyetinde İkamet Eden Vatansız Kişilerin Kabulüne ve Barındırılmasına İlişkin Yönerge” İçişleri Bakanlığı tarafından yürürlüğe konuldu.

Yanı sıra, Türkiye’nin mültecilik ile ilgili ilk yasal düzenlemesi olan “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” 11 Nisan 2013 tarihli 28615 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Geçici koruma da Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. Maddesinde düzenlenmiştir.

Bu bağlamda Türkiye, aşağıda yer alan geçici korumanın üç temel unsurunu; açık sınır politikası ile ülke topraklarına kabul, geri göndermeme ilkesi, gelen kişilerin temel ve acil ihtiyaçlarının karşılanmasını yerine getirerek Suriyelilere geçici koruma sağlamaktadır.

2011 Nisan’ından bu yana kitlesel akınlarla Türkiye’ye gelen Suriyelilerin bir kısmı 10 ilde (Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis, Kahramanmaraş, Mardin, Hatay, Adana, Adıyaman, Osmaniye ve Malatya) AFAD tarafından kurulan geçici barınma merkezlerinde (kamplarda) kalırken çok büyük kısmı Türkiye’nin, geçici barınma merkezlerinin de dahil olduğu, tüm illerinde yaşamaktadır. 11 Mart 2013 tarihli Göç İdaresi Genel Müdürlüğü sayfasında yayınlanan resmi istatistiklere baktığımızda, geçici koruma merkezlerinde yaşayan Suriyeli sayısı 272.812 iken, geçici koruma merkezleri dışında, illerde yaşayan Suriyelilerin sayısının 2.475.134 olduğunu görmekteyiz1. Suriyeli nüfusunun en yoğun olduğu ilk üç il sıralamasında birinci sırayı 400.967 Suriyeli nüfusu ile Şanlıurfa alırken, bunu 394.465 Suriyeli ile İstanbul ve 385.997 Suriyeli ile Hatay ili takip etmektedir2. Tabii bu rakamlara bakarken bu rakamların kayıt altına alınmış Suriyelileri gösterdiğini bilmemiz halen kayıt yaptırmamış Suriyeliler de bulunduğunu, dolayısı ile de Türkiye’de yaşayan Suriyeli nüfusunun resmi rakamların daha üstünde olduğunu da göz önünde bulundurmamız gerekir.

Türkiye’de yaşayan Suriyelilere Geçici Koruma Rejimi bağlamında eğitim, sağlık hizmetlerine erişim gibi temel haklara ulaşabilme imkanı sağlanmıştır. Ancak Suriyelilerin sağlanan temel haklardan faydalanabilmeleri için öncelikle ikamet ettikleri illerdeki yetkililere, yani Yabancılar Polisi ve/veya Göç İdaresi birimlerine, kayıt yaptırmaları ve geçici koruma kimlik belgelerini almaları gerekmektedir. Kayıt altına alınmamış Suriyelilerin kayıt yaptır(a)mamalarının da farklı gerekçeleri bulunmaktadır. Bunlara baktığımızda, Yabancılar Şube ve Göç İdaresi birimlerinde kayıtların randevu sistem üzerinden yapılması ve ileri tarihlere randevu verilmesi ve bir kısım Suriyelinin de Türkiye’de yetkililere kayıt yaptırmaları durumunda üçüncü ülkeye yerleştirilme prosedürlerinin olumsuz etkileneceği düşüncesi gelmektedir. Üçüncü ülkeye yerleştirilme prosedürlerinin olumsuz etkileneceği düşüncesinin altında, bir yandan kayıt esnasında yetkililer ile paylaştıkları bilgilerinin Suriye rejiminin eline geçmesi ve Suriye’ye geri gönderilme korkusu da yatmaktadır. Geçici Koruma Rejimi altında korumaya alınan Suriyelilerin üçüncü ülkeye yerleştirilme prosedürü, mülteci kabul eden ülkelerin Suriyeliler için açtıkları kotalar doğrultusunda Göç İdaresi Genel Müdürlüğü ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin yaptıkları değerlendirmeler doğrultusunda sınırlı sayıda yapılmakta ve öncelik en hassas durumda olan Suriyelilere verilmektedir. Yine bu bağlamda Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün resmi rakamlarına göre3, Suriyelilere 2015 yılında kota açan ülkelere baktığımızda 7000 kişi ile ABD’nin ilk sırada olduğunu, bunu 400’er kişi ile Avustralya ve İngiltere’nin takip ettiğini görmekteyiz. Ama 2015 yılı içerisinde ABD’ye sadece 12, İngiltere’ye ise 86 Suriyeli çıkış yapmıştır. Avustralya’ya yerleştirilmek üzere çıkış yapan Suriyeli olmamıştır. Yine 2015’te Norveç 200 kişilik Suriyeli kotası açmış ve 145 kişi yerleştirilmiş, 40 kişilik kota açan İsveç’e ise 10 kişi yerleştirilmiştir. 

Geçici Barınma Merkezlerinde barınan Suriyelilerin gereksinimleri AFAD ve kamp yönetimleri tarafından karşılanırken, kamp dışında yaşayan Suriyeliler, gündelik hayatlarını idame ettirme konularında ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Bu sorunların başında barınma, işsizlik yanı sıra çalışma izni, çocuk işçiliği, sağlık hizmetlerine erişim ve erişim esnasında yaşanan dil bariyeri, artan nefret söylemi ve yukarıda da bahsettiğim üzere kayıt yaptıramama gelmektedir. Burada tekrar vurgulamakta fayda görüyorum, Suriyelilerin geçici koruma rejimi altında sağlanan tüm temel haklardan faydalanabilmeleri için kayıt yaptırmaları ve geçici koruma kimlik belgelerini almaları gerekmektedir. Barınma ile ilgili yaşanan soruna baktığımızda tüm illerde kira rayiçlerinin çok yüksek olduğunu, ev sahiplerinin ederinin çok üstünde kira ücretleri ile evlerini Suriyelilere kiraladıklarını görmekteyiz. İstihdam ile ilgili olarak, yakın zamana kadar Suriyelilerin yasal çalışma izni ile ilgili yasal bir düzenleme yapılmamıştır. Çoğu zaman işverenler, belli yaş üstü yetişkin Suriyelileri çalıştırmak istememektedir. Çalıştırdıkları durumlarda ise çoğu zaman Suriyelilerin Türkiyelilere ödenen maaşların çok altında rakamlara çalıştıklarına, çoğu zaman ödemelerini alamadıklarına, keyfi olarak işten çıkartıldıklarına sıkça rastlamaktayız. Suriyeli çalışanlar, iş kazası yaşamaları durumunda haklarını yasal olarak aramaktan hem hukuki mekanizmaları bilmemeleri hem de sınır dışı edilebilecekleri korkusu ile çekinmektedir. Çocuk işçiliği sayısı gün geçtikçe artmakta, merdiven altı atölyelerde çok ucuz iş gücü olarak küçük yaşlardaki Suriyeli çocuklar çok uzun saatler boyunca neredeyse karın tokluğuna çalıştırılmaktadır. Çocuk işçiliğinin önüne geçilememesi Suriyeli çocukların eğitime katılmalarının önünde de engel teşkil etmekte ve bu durum bir nesil Suriyeli çocuğun eğitimsiz kalmasına doğru ilerlemektedir. Suriyelilerin çalışma izinlerine yönelik yasal düzenleme yakın zamanda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yapılmış ve “Geçici Koruma Sağlanan Yabancıların Çalışma İzinlerine Dair Yönetmelik” 11.01.2016 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe girmiştir ama ilk elden bu düzenleme Suriyelilerin belli alanlarda ve sınırlı sayıda çalışabileceklerini göstermektedir.

Türkiye’de yetkililere kayıt yapmış ve geçici koruma kimlik belgesini almış Suriyelilerin sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı bulunmaktadır ve sağlık masrafları AFAD tarafından karşılanmaktadır. Ancak, hastanelerde ve sağlık hizmeti sunan kurumlarda dil bariyerinin olması Suriyelilerin sağlık hizmetlerine erişiminde büyük sıkıntılar yaratmaktadır. Hastanelerde yeterli sayıda Arapça konuşan tercüman olmaması Suriyelilerin sağlık ile ilgili sıkıntılarını doktorlara ve sağlık çalışanlarına doğru şekilde iletebilmelerinin önünde büyük engel teşkil etmektedir. Yanı sıra, sağlık hizmeti veren kurumlarda ayrımcı yaklaşımlara da maruz kalmaktadırlar. Şikayet mekanizmaları konusunda yeterli bilgileri olmaması ve yine dil bariyeri sebepli bu şikayetlerini ilgili birimlere taşıyamamaktadır. 

Yukarıda da bahsettiğim ‘misafir’ algısının ve dolayısı ile Türkiye’de uzun süre kalmayacakları düşüncesinin sonucu olarak, Türkiyelilerden Suriyelilere yönelik nefret söylemi, saldırı ya da ayrımcı davranışların da gittikçe arttığı görülmektedir. Özellikle istihdam konusunda Suriyelilerin ucuz iş gücü olarak Türkiyelilerin işlerini çaldıkları, yanı sıra ‘misafirler, misafirliklerini ve hadlerini bilsinler’ algısı bu nefret söylemini desteklemektedir. Bu tür haberlere yazılı ve görsel medyada sık sık rastlamaktayız. Suriyelilere yönelik saldırı haberleri 2014 yazı boyunca özellikle Gaziantep’te yaşayan olaylar sırasında medyada sıkça yer aldı.

Suriyeli nüfusunun en yoğun olduğu illerden olan İstanbul’da hem Avrupa hem Anadolu yakasında Suriyelilere yönelik hizmet veren yerli ve yabancı sivil toplum kurumlarının ve merkezlerinin sayısı büyük ihtiyaç doğrultusunda artmaktadır. Bu merkezler Suriyelilerin yoğun yaşadıkları diğer illerde de hizmet vermektedir. Bu merkezlerde, İstanbul’da yaşayan Suriyelilere yönelik psiko-sosyal danışmanlık ve toplum merkezi hizmetleri verilmektedir. Psiko-sosyal danışmanlıklar bağlamında, savaş travması ile Türkiye’ye gelmiş Suriyelilere İstanbul’da temel hak ve hizmetlere ulaşım konusunda yaşadıkları sıkıntılara çözüm bulunmaya çalışılmakta yanı sıra da psikolojik destekler hem yetişkinler hem de çocuklar özelinde verilmektedir. Toplum merkezli hizmetler bağlamında Suriyelilerin, yine hem yetişkinler hem de çocuklar özelinde, İstanbul’daki yaşamlarına adapte olmalarına ve uyumlanmalarına yönelik farklı atölye çalışmaları (Türkçe, bilgisayar, travma ve sanat terapi grupları, el becerisi…gibi) yapılmaktadır. Bu atölyeler Suriyelilerin ihtiyaçları doğrultusunda tespit edilmekte ve uygulanmaktadır. Benzer şekilde Suriyeli ve Türkiyelilerin bir araya getirilip karşılıklı sorunların çözümlerine yönelik çalışmalara da ağırlık verilmektedir.

Sonuç olarak ileriki dönemde, Suriyeliler ile ilgili ‘misafir’ algısının hem toplum hem de devlet olarak bir tarafa bırakılarak, devlet ve sivil toplum nezdinde izlenecek ve uygulanacak politikaların uyumlanmaya yönelik olarak bir arada yaşama kültürü üzerinden programlanması gerekmektedir. Bu anlayış üzerinden programlanacak çalışmalar hem Suriyelilerin yaşadıkları problemlerin hem de Türkiyelilerden Suriyelilere yönelik ya da tam tersi yükseliş ivmesindeki nefret söyleminin önüne geçilmesinde yardımcı olacaktır.

http://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma_363_378_4713_icerik