Tekstil işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini amacıyla çalışmalar yapan Temiz Giysi Kampanyası Derneği (Temiz Giysi Kampanyası) tüketici aktivizm kampanyaları düzenliyor; farklı paydaşlarla savunuculuk ve lobicilik faaliyetleri yürütüyor ve daha fazla işçinin meslek hastalıklarından korunması ve tedaviye erişebilmesi için bilgilendirme çalışmaları yapıyor. Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde sağladığımız hibe ve kapasite güçlendirme desteği ile iletişim başlığında çalışmalar yapan dernek, iletişim stratejisini oluşturdu ve bu stratejiyi uygulamak için çalışmalar yaptı. Temiz Giysi Kampanyası, bu dönemde işçi sağlığını temel alan çalışmalarına da devam etti.
Temiz Giysi Kampanyası Proje Koordinatörü Damla Uçak ile yaptığımız röportajda, temiz giysi kavramını, derneğin yayımladığı Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Pandemide Kadın Sağlık Çalışanları raporunu ve hibe kapsamında yürüttükleri çalışmaları konuştuk.
Okuyucularımız için “temiz giysi” kavramından bahseder misiniz? Temiz giysi akımının daha etkili olması için üreticilerin ve tüketicilerin neler yapması gerekiyor? Derneğiniz kurulduğundan bu yana bu alanda ne tür gelişmeler yaşandı?
Temiz giysi ile kastettiğimiz giysiyi üreten işçinin; yaşam ücreti aldığı, sağlığına zarar vermeyen ve sağlığını tehlikeye sokabilecek risklere karşı güvenlik önlemlerinin alındığı bir ortamda çalıştığı, sendikal haklarının engellenmediği giysidir. Çocuk emeğini sömürmeden üretimi yapılan giysidir. İşçinin çalışma koşullarının yanı sıra giysinin üretimi sırasında çevreye zarar vermeyen giysidir.
Yapılması gerekenler konusunda ise ilk olarak üreticilerden bahsedecek olursak; dünyanın farklı bölgelerinde üretim yaptıran büyük markaların tedarik zincirlerini açıklamaları önemli. Böylece hem tüketici giydiği giysinin hangi koşullarda üretildiğini takip edebilir hem de markaların tedarik zincirinde yer alan tüm işçilerden sorumlu tutulması kolaylaşabilir. Çünkü büyük markalar muhatap olduğu (Bizim Tier 1 olarak adlandırdığımız) birinci halka üreticinin sorumluğunu alıyor ve onların çalışma koşullarını kontrol ediyor. Oysaki tedarik zinciri ikinci halka, üçüncü halka gibi gittikçe kötüleşen çalışma şartları içerisinde merdiven altı atölyelere uzanıyor. Genel olarak zaten işçi ücreti ve iş güvenliği uygulamaları işveren açısından bir maliyet unsuru olarak görülürken bu sorumluluk almama durumu, alt halkalarda çalışan işçiyi yoksulluğa hatta açlığa mahkûm ediyor.
Bir de şunu belirtmekte fayda var: Ekoloji, çevre, sürdürülebilirlik gibi kavramlar popülerleştikçe markaların bunu bir satış stratejisi olarak kullandığını görüyoruz. Bir çantayı geri dönüştürerek üretim yapınca ya da bir ürünün üzerine doğayı sevmeye ve korumaya dair bir şey yazınca sürdürülebilir olmuyorsunuz. Sürdürülebilirlik, işçi haklarından muaf değil. “hızlı moda” akımına dahil bir markanın sürdürülebilirlik iddiasını tüketiciyi yanıltma, etkileme çabasından ibaret görüyoruz.
Tüketicinin ise tercih ettiği markalara “Bu giysi nasıl üretildi?” diye sormasının, tedarik zincirini açıklama konusunda markalara baskı yapmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. Bunlar bir markayı dönüştürmeye dair olan şeyler ancak kişisel olarak da tercihlerimiz önemli. Ucuz olduğu için bir tane yerine iki-üç tane alınan giysiye ihtiyacımızın olup olmadığını düşünmek ve “Bu giysi nasıl oluyor da bu kadar ucuz oluyor?” diye sormak, markalara baskı yapmanın ve hatta tekstilde dönüşümün ilk adımı olarak düşünülebilir.
Tekstil sektöründe yaşanan gelişmelerle ilgili şu örneği verebiliriz: 2013 yılında Bangladeş’te güvenli olmadığı bina kontrolü sırasında belirlenen ama üretimin durmaması için işçilerin çalışmaya devam ettiği Rana Plaza’da 1138 tekstil işçisi hayatını kaybetti ve yapılan çalışmalar sonrasında markalar yaşananlardan sorumlu olduklarını kabul eden bir anlaşmayı imzalamak zorunda kaldılar. O günden bugüne gelindiğinde markaların tedarik zincirlerini açıklamaya, alt halkalarda çalışan işçilerle ilgili sorumluluk almaya, sürdürülebilirliğe dair konuları gündemlerine almaya başladıklarını görüyoruz. Bu durum markalar açısından işçi haklarının ve çevrenin öncelikli bir konu haline gelmesinden mi yoksa yeni toplumsal hareketlerden ve bu hareketlerin tüketici tutum ve davranışlarını şekillendiren etkisinden mi kaynaklanıyor? Bu sorunun cevabını, okuyucuların gözlem ve yorumlarına bırakmak daha iyi olur. Ancak bizim çalışmalarımız, tüketici davranışlarının markaları sorumlu davranmaya mecbur bıraktığı iddiası ile şekillenmekte.
Kısa bir süre önce “Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Pandemide Kadın Sağlık Çalışanları” raporunu yayınladınız. Bu alanda bir rapor yazmayı tercih etmenizin nedenlerinden ve raporun öne çıkan bulgularından bahseder misiniz?
Tekstil işçilerine odaklanan çalışmalarımızın yanı sıra Türkiye’de meslek hastalıklarının pek bilinmediği tespitinden hareketle 2017 yılında kurduğumuz ve aylık 450 bin kişi kadar ziyaretçisi olan www.meslekhastaligi.org adlı sitede meslek hastalığı ile ilgili çalışmalar yürütüyoruz. Pandemide kadın sağlık çalışanları raporu da bu çalışmalarla ilişkili olarak ortaya çıktı.
Meslek hastalıkları, işçi sağlığı ve iş güveliği uygulamaları gibi konularda toplumsal cinsiyet eşitliğinin göz ardı edildiğine dair çalışmalar, yorumlar, göstergeler mevcut. Biz de bu konuya uygun olarak çalışmalarımızı şekillendirmek istiyorduk. COVID-19 ile sağlık çalışanlarının çalışma koşulları gündeme gelince bu konuya eğilmek istedik. Bunun en önemli nedeni, sağlık alanı hem kadın istihdamının çok yoğun olduğu bir alan hem de bakım emeği yoğun bir alan olduğu için toplumsal cinsiyet rollerine dair yaklaşımların izlenilmesi açısından elverişli. Nitekim yapılan görüşmelere dayanarak şunu söyleyebilirim ki hasta ve hasta yakınlarının kadın hekimleri, hemşire olarak görmesi sıradanlaşmış. Ayrıca sağlık çalışanına şiddet söz konusu olduğunda bağırış, çağırış, itme gibi eylemlerin kadınlara daha rahatlıkla, daha kendinden emin bir şekilde uygulandığı söyleniyor.
Hastane içinin yanı sıra hastane dışında ev içi emek dağılımında bir değişim yaşanıp yaşanmadığını da incelemeye çalıştık. Yoğun çalışan, ailelerini göremeyen, çocuklarından uzak durması gereken şeklinde uzatabileceğimiz güncel koşullarda ev içi emek dağılımı nasıl bir değişime uğradı? Bu noktada şunu gördük: COVID-19 salgını ve yoğun çalışma koşulları, kadın hangi kademede çalışıyor olursa olsun, cinsiyet temelli düzenlenmiş iş bölümü dağılımında herhangi bir değişiklik yaratmamış.
Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Vakfımızdan aldığınız hibe ve kapasite gelişim desteği ile hangi alanlara odaklandınız? Bu kapsamda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?
Bahsettiğim sitede ( www.meslekhastaligi.org) avukat ile doktor yazılarına da yer vererek, meslek hastalıkları ve iş kazalarına dair çalışmaları, işçi haberlerini takip ediyoruz, soru soran işçilere bilgi veriyoruz. Kurumsal Destek Fonu ile de bu alandaki çalışmalarımızı sürdürmeye devam ettik.
Bu dönem boyunca salgının getirdiği yeni çalışma koşullarına ve toplumsal cinsiyet eşitliğine ağırlık verdiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca Türkiye’de psikolojik rahatsızlıkların mesleki kaynaklı olduğu durumlar göz ardı edildiğinden bu konuya eğilmeye ve mobbing baskısına yer vermeye çalıştık.
Kurumsal Destek Fonu kapsamında aldığınız bu desteğin derneğinize ve çalışmalarınıza nasıl bir katkısı oldu? Fonu destekleyen bağışçılarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var mı?
Fon kaynaklarına bakıldığında işçi haklarına yönelik fon başvurularının sayıca daha az olduğunu görüyoruz. O yüzden bu fon, özellikle salgın dönemi içinde olmamamızın da etkisiyle kaynakların daha da azaldığı bir dönemde bizim için yararlı oldu. Hibe desteğiyle hem sürekli gündemimizde olan iletişim konusundaki eksikliğimiz üzerine çalışma, kararlar alma ve bunları uygulama imkânı yakaladık hem de işçi sağlığını temel alan çalışmalarımızı devam ettirdik. Bu çalışmalar diğer çalışmalarımızı şekillendirmememizde de etkili oldu. Örneğin cinsiyete dair bir eşitsizliği gündeme taşıma ya da sağlık alanına yönelme kararını bu fon kapsamında yürüttüğümüz çalışmaların katkısıyla aldık. Bu yanıyla, hazır yeri gelmişken, bağışçılara teşekkür etmek isteriz.
Temiz Giysi Derneği’nin gelecek dönemde yapmayı planladığı çalışmalardan bahseder misiniz?
Türkiye’de kayıt dışı çalışma oranı çok yüksek. Bu oran Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerinde dahi %33 civarında görünürken, bunun gerçeği yansıtmadığı, gerçek oranın çok daha yüksek olduğu yönünde çalışmalar mevcut. Nitekim “COVID-19 salgınının tekstil sektörü işgücüne etkisi: Maskeni tak, çalışmana bak” adlı araştırma raporumuzda bu oran yüzde 70’lerin üzerinde görünüyor. Gelecek dönemde özellikle bu konuya eğilmeyi planlıyoruz.