İzmir’de faaliyet gösteren Hukuk, Doğa ve Toplum Vakfı (HUDOTO), doğa, çevre ve insan haklarının korunması ile ekolojik ve sürdürülebilir ekonomi ve kalkınma yaklaşımlarının geliştirilmesi amacıyla çalışmalarını sürdürüyor.
The Turquoise Coast Environment Fund – Turkey (TCEF) hibe programı kapsamında desteklenen Deniz ve Kıyıların Korunması Konusunda Kilit Paydaşların Hukuki Kapasitesinin Güçlendirilmesi projesiyle HUDOTO, kıyı ve denizlerin korunmasına yönelik hukuki kapasitenin güçlendirilmesine odaklandı.
HUDOTO ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda, proje fikrinin nasıl ortaya çıktığını, proje kapsamında yürütülen çalışmaları ve iklim krizinin toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerindeki etkileri hakkında konuştuk.
“Hakları yalnızca insan odaklı değil; doğa, ilişkisellik ve ortakyaşarlık temelinde tanımlıyoruz.”
Okuyucularımızın sizi daha yakından tanıyabilmesi için kuruluş amacınızdan ve yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?
Hukuk, Doğa ve Toplum Vakfı, kısaca HUDOTO; hak savunuculuğunda hukuku etkili bir yöntem olarak kullanma ihtiyacı üzerine kuruldu. Bizler uzun zamandır avukatlık ve hukuki danışmanlık yapıyor, farklı program ve projelerde çalışıyorduk. Ancak bu proje ve program çalışmalarını daha kalıcı hâle getirmek istedik ve HUDOTO’yu bir vakıf olarak kurduk.
Amacımız, doğa ve yaşam savunusunda hukuksal araçları etkili biçimde kullanmak. Sadece bizim açtığımız davalar ve yaptığımız başvurulardan bahsetmiyoruz. Hak sahiplerinin ve sivil toplum kuruluşlarının (STK) da hukuksal araçlar konusunda bilgi sahibi olmalarını sağlamak, hukuki savunuculuğu birlikte yürütmek istiyoruz. Hakları yalnızca insan odaklı değil; doğa, ilişkisellik ve ortakyaşarlık temelinde tanımlıyoruz.
“Sadece öğreten değil; hep birlikte öğrenip deneyimlediğimiz bir süreç oldu.”
Deniz ve Kıyıların Korunması için Hukuki Kapasitenin Güçlendirilmesi projesini hayata geçirme fikri nasıl ortaya çıktı?
Hak sahiplerinin ve sivil toplum kuruluşlarının, kıyıların ve denizlerin korunması konusunda hukuki mevzuata, sözleşmelere ve mekanizmalara erişim ve bunları etkin biçimde kullanma konusunda önemli zorluklar bulunuyor. Kıyılar ve denizler büyük bir tahribat ve talanla karşı karşıya. Sivil toplum kuruluşları bu durumun farkında; ancak bu tür hak ihlallerinde izlenebilecek başvuru yolları ve hukuki mekanizmalar yeterince görünür ve erişilebilir değil.
Bu ihtiyaçlardan hareketle, kıyı ve denizleri korumada kilit öneme sahip aktörlerin kapasitelerini güçlendirmek amacıyla Deniz ve Kıyıların Korunması için Hukuki Kapasitenin Güçlendirilmesi projesini hayata geçirdik. Projeyi masa başı eğitimlerle sınırlamayıp sahaya inerek, farklı disiplinlerden uzmanlarla birlikte yürütmeyi hedefledik. Sadece öğreten değil; hep birlikte öğrenip deneyimlediğimiz bir süreç oldu.
Hibe desteğimizle gerçekleştirdiğiniz Deniz ve Kıyıların Korunması için Hukuki Kapasitenin Güçlendirilmesi projesini yakın zamanda tamamladınız. Projenin amacından ve proje kapsamında yürüttüğünüz çalışmalardan bahseder misiniz? Bu süreçte sizi en çok zorlayan etkenler neler oldu ve bu engelleri aşmak için nasıl yollar izlediniz?
Proje kapsamında üç ayrı eğitim gerçekleştirdik. İlk iki eğitim İzmir ve Balıkesir’de atölye çalışması formatında gerçekleşti. Üçüncü eğitimi ise Köyceğiz’de kamp şeklinde kurgulandık. Kamp programında eğitim oturumlarının yanı sıra saha ziyaretlerine de yer verdik. Bu kapsamda İztuzu ve Dalyan ekosistemi, uzmanlar eşliğinde yerinde incelendi. Katılımcılar kamp alanında çadırda konakladı; bazı katılımcılar için bu süreç doğayla iç içe gerçekleşen ilk saha deneyimi oldu.
Eğitimlere katılımı, duyuru ve başvuru süreci sonrasında belirledik. Başvuru yoğunluğu nedeniyle katılımcı sayısı sınırlı tuttuk. Kamp ve atölye formatında yürütülen çalışmalarda katılımcı sayısı, etkileşim ve programın uygulanabilirliği açısından belirleyici bir unsur oluyor. Aksi halde konferans moduna dönüşebiliyor, etkileşim ve eğitimin etkisi azalıyor.
Proje sürecinde zorlandığımız konulardan birisi de kamu idaresine ulaşmak oldu. Kıyı ve denizlerin korunması için kamu idaresiyle birlikte çalışmak elzem. Ancak kamu kurumlarının STK’larla ortaklaşa çalışma kültürü ve pratiği ne yazık ki pek yok. Yine de bireysel düzeyde kamu sektöründe çalışan katılımcılarımız oldu ve onların deneyiminden çok faydalandık.
“Daha adil ve kapsayıcı bir yaşam söylemi ve pratiği, cinsiyet eşitsizliklerini sürdürerek mümkün olamaz.”
İklim krizinin etkilerinin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini derinleştirdiği birçok çalışmada ortaya konuyor. Sizin gözlemleriniz ve deneyimleriniz doğrultusunda, kadınların bu kriz karşısındaki özgün direniş biçimlerini ve mücadele stratejilerini nasıl tanımlarsınız?
İklim krizi ve çevresel tahribata bağlı sorunlarda kadınları mücadelenin en ön saflarında görüyoruz; ancak karar alma süreçleri söz konusu olduğunda aynı şeyi söylemek mümkün değil. Kadınların doğa ve müştereklerle kurduğu bağ, her zaman ve her kültürde çok daha derin. Bu nedenle dünyanın her yerinde müştereklerin kaybına karşı en güçlü sesi çıkaranlar da çoğu zaman kadınlar oluyor. Otoriteyle bir pazarlık konusu yapmadan, doğayı kendilerinden bir parça olarak kabul ederek bu savunuyu yürütüyorlar. Bu mücadelenin kadınlar açısından oldukça güçlendirici bir yanı da var.
Kadınların bilgi ve deneyimlerini karar alma ve liderlik süreçlerine yansıtmayı başarabildiğimiz ölçüde iklim krizine karşı güçlenebiliriz. Gerek sivil toplum gerekse kamu idaresi, toplumsal cinsiyet eşitliğini iklim krizinin yanında tali bir mesele gibi ele alıyor. Oysa daha adil ve kapsayıcı bir yaşam söylemi ve pratiği, cinsiyet eşitsizliklerini sürdürerek mümkün olamaz. Doğanın ve kadının tahakküm altına alınışı benzer nitelikler taşıyor. Bu nedenle iki mücadelenin de ortak bir zemini var. Bu tahakküme karşı duruşu, ekolojik feminizm perspektifiyle ve feminist bir ekoloji mücadelesiyle güçlendirebiliriz.
“Hukuk, yalnızca hukukçuların ya da avukatların bilmesi gereken bir uzmanlık alanı değil; yurttaş olarak var olmamızın ve toplumsal sözleşmemizin en önemli parçalarından biri.”
Size destek olmak isteyen bir kişiye ya da kuruma, projenizin faydalanıcılar üzerinde yarattığı etkiyi nasıl anlatırsınız?
Projemizin katılımcıları, düzenlediğimiz kapasite geliştirme programları sayesinde kıyı ve denizlerin korunması konusunda bilgi ve deneyim sahibi oldular. Saha gözlemi bu eğitimlerin önemli bir bileşeniydi ve bundan sonra düzenleyeceğimiz eğitimlerde de saha gezilerini mutlaka sürdürmek istiyoruz.
Hukuk, yalnızca hukukçuların ya da avukatların bilmesi gereken bir uzmanlık alanı değil; yurttaş olarak var olmamızın ve toplumsal sözleşmemizin en önemli parçalarından biri. Yaşam alanlarını savunma konusunda istekli yurttaşların ve sivil toplum kuruluşlarının, verdiğimiz eğitimler sayesinde güçlendiğini görmek ve bu etkileşimin yeni ortaklıklara dönüşeceğini fark etmek bizim için çok kıymetliydi. Bu süreçte verdikleri destek için sizlere de çok teşekkür ederiz.