Category

Uzman Görüşü

Manchester Saldırısından Etkilenenler için Arı Dövmesi

By | Uzman Görüşü | No Comments

10.000 get bee tattoo to raise money for victims of Manchester Bombing / The Guardian

Makale, Manchester saldırısından etkilenen kişilere ve ailelerine destek olmak için yaptırılan arı dövmesinin nasıl bir kaynak geliştirme aracına dönüştüğünü anlatıyor. Dövme, hem bir sembol haline geliyor hem de bir dayanışma yolu yaratıyor.

Yazının tamamı için tıklayınız.

Macaristan’daki Sivil Toplum Kuruluşları Dönüm Noktasında

By | Uzman Görüşü | No Comments

Hungarian Community Foundations at a turning point / Allianze Magazine

Macaristan hükümetinin sivil alanı daraltıcı yasaları ve bütçe kısma politikaları, ülkedeki sivil toplum kuruluşları açısından beklenmedik bir etki yarattı.

STK’lar, bu duruma bir çözüm bulmak için kendi aralarında yeni bir program oluşturdu ve programı farklı kurumlar arasında da yaygınlaştırmaya başladı.

Yazının tamamı için tıklayınız.

Türkiye’de Psikososyal Engellilik

By | Uzman Görüşü | No Comments

Proje Programı dahilinde desteklediğimiz Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Yönetim Kurulu Başkanı Şehnaz Layıkel psiko-sosyal engellilerin Türkiye’deki durumunu ve karşılaştıkları sorunları anlattı. 

1998 yılında ülke çapında gerçekleştirilen ruh sağlığı profili araştırmasının bulgularına göre Türkiye nüfusunun %17,4’ü bir ruhsal rahatsızlık tanısı almıştır. Bu rakama aileleri ve yakın çevreyi de eklediğimizde sorundan etkilenen kesimin ne kadar geniş olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Ruhsal rahatsızlık tanısı pek çok sorunu beraberinde getirmektedir. Öncelikle toplum içerisindeki önyargılar damgalama ve ayrımcılık ile sonuçlanmakta, ruhsal rahatsızlık tanısı alan bireyler toplumsal yaşamın birçok alanına eşit bir şekilde katılamamaktadır. Bunların başında eğitim ve istihdam gelmektedir. Ruhsal rahatsızlık tanısı genelde lise ya da üniversite yıllarında alınmakta, kesintiye uğrayan eğitim hayatı çoğu zaman sürdürülememektedir. İstihdam alanında damgalama ve ayrımcılık sürmekte, engelli kotasından dahi olsa işyerleri psikososyal engelli bireyleri istihdam etmekten kaçınmaktadır. Bir diğer önemli sorun Medeni Kanun ile düzenlenmiş olan genel vesayet uygulamasıdır. Ruhsal rahatsızlık tanısı alanların büyük bir kısmı vesayet altına alınmakta, bu da onların hukuken birey olamamaları ile sonuçlanmaktadır. Herhangi bir yasal işlem için vasilerinin onayı gerekmektedir. Bu da suistimale çok açık bir durumdur. 

Psikososyal engelli bireylerin aldıkları hizmetlere baktığımızda, Türkiye’de ruh sağlığı hizmetleri büyük ölçüde kurum temellidir. Toplam 6 bölgesel hastane, 100’ü aşkın toplum ruh sağlığı merkezi ve genel hastanelerin psikiyatri servisleri aracılığıyla sağlanmaktadır. Yani ağırlıklı olarak tıbbi modele dayanan, ilaç tedavisinin ön planda olduğu, destekleyici hizmetlerin neredeyse hiç olmadığı bir sistem hakimdir. Bu, çoğu zaman yetersiz kalmakta ve insanlar defalarca hastanelerde yatmak zorunda kalmaktadır ki bu deneyimin kendisi travmatik sonuçlar doğurabilmektedir. Depo hastane şeklinde tabir edilen büyük bölgesel hastanelerde ise pek çok insan hakkı ihlali yaşanmaktadır. Psikoterapi özel muayenehanelerde sağlanmakta, pek çok kişinin gücü bu hizmeti almaya yetmemektedir. 

Sonuç olarak, Türkiye’de psikososyal engelli bireylerin iyileşme yönünde gerçek bir gelişme kaydedebilmesi ve toplumsal yaşama eşit ve aktif bireyler olarak katılabilmeleri için kapsayıcı ve içermeci düzenlemelere ihtiyaç vardır. Sağlık Bakanlığı 2011 yılında yayınladığı Ruh Sağlığı Eylem Planı’nda toplum ruh sağlığı merkezleri açmak dışında toplum-temelli hizmetlere geçiş yönünde taahhüt ettiği pek çok adımı henüz gerçekleştirmemiştir. Yine yasalarda ve uygulamalarda 2009 yılında TBMM’de onaylanan BM Engelli Bireylerin Haklarına Dair Sözleşme’nin hiçbir maddesine uygun düzenleme yapılmamıştır. Kendilerini doğrudan ilgilendiren bu reformlar planlanırken ve hayata geçirilirken birinci öncelik bugüne kadar seslerine kulak verilmeyen psikososyal engelli bireylerin söz hakkı ve katılımı olmalıdır. Ancak bu şekilde Türkiye’nin ruh sağlığı hizmetleri insan haklarına duyarlı bir hale gelebilir. 

Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik Araştırması Bize Neler Söylüyor?

By | Uzman Görüşü | No Comments

Liana Varon (Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı Genel Sekreter Yardımcısı) 

Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV), Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik raporunu Eylül ayında yayınladı. Türkiye’nin 68 ilinden 2.495 kişinin katılımıyla yürütülen saha çalışmasının sonuçlarına dayanarak hazırlanan rapor; bireysel bağışçıların hayırseverlik algısı, bağış yapma nedenleri ve bağış yapma tercihleri hakkında güncel veriler sunuyor. TÜSEV tarafından 2006 yılında yayınlanan, Türkiye’de Hayırseverlik: Vatandaşlar, Vakıflar ve Sosyal Adalet isimli raporda yer alan verileri güncelleyerek aradan geçen 10 yılda meydana gelen değişimi gözler önünde seren Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik Raporu, Türkiye’de bağışçılığın mevcut durumu ve gelişimine dair önemli bulgular ortaya koyuyor.

Hayırseverlik ve Bağışçılığın Önceliği Temel İhtiyaçlar 

Araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye’de bir yılda yapılan tüm yardım ve bağışların toplamı kişi başı yaklaşık 228 TL. On sekiz yaş üzeri nüfusun bir yıl içinde yaptıkları toplam bağış miktarı ise yaklaşık 13.7 milyar TL. Bu tutar, Türkiye’nin 2014 yılı gayri safi yurt içi hasılasının yüzde 0,8’ine denk geliyor. Araştırmaya katılanlar bağış ve yardımlarını akrabalarına, tanıdıklarına, aynı kültür ve dinden olan kişilere yapmayı tercih ettiklerini söyleseler de yıl içinde en yüksek miktarda bağış dilencilere (53.2 TL) yapılıyor. Gıda, giyecek, yakacak ve nakdi yardımların yıllık kişi başı ortalama miktarı 209 TL iken aralarında sivil toplum kuruluşlarının (STK) da yer aldığı kurumlara yapılan bağışların tutarı sadece 16.7 TL. Araştırmaya katılanlarının %88’inin bağışlarını ihtiyaç sahiplerine doğrudan ulaştırmayı tercih ettiği düşünüldüğünde, Türkiye toplumunda hayırseverlik ve bağışçılığın ağırlıklı olarak acil görülen temel ihtiyaçları karşılamak amacıyla bireyler arasında gerçekleştiğini söylemek mümkün.

Bağışçıların Yardım Temelli Tercihi

Hayırseverlik faaliyetlerinin yapılmasında dini vecibeleri yerine getirmek (%32,5), toplumsal gelenek ve görenekler (%20,4) ile yaşanılan topluma hissedilen borç (%14,2) öne çıkarken; bağışçıların desteklemeyi tercih ettiği alanların yardım temelli olduğu görülüyor. Ortaya çıkan resim bağış yapma motivasyonları, tercih edilen yöntemler ve alanlar açısından 10 yıl önceki bulgularla benzerlik gösterse de STK’lara yapılan bağışlardaki düşüş (2004 yılında %18, 2015 yılında %13) araştırmanın dikkat çekici bulguları arasında yer alıyor. 

Bağış ve yardım yapma oranlarındaki (2004 yılında %44, 2015 yılında %34) düşüş güven eksikliğinin yanı sıra ekonomik durgunluk, artan kutuplaşma ve ülkedeki belirsizlik ortamı ile açıklanabilir. Ancak söz konusu sivil topluma yapılan bağışlar olduğunda farklı dinamikleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Araştırmaya katılanların büyük çoğunluğu hayırseverliği “yardım etmek” olarak tanımlıyor. Bununla birlikte, hayırseverlik genel olarak eğitim, ibadet ve yoksulluğun azaltılması gibi temel toplumsal ihtiyaçları gidermek olarak görülüyor. Bu yaklaşımın da bir sonucu olarak bağışçıların ihtiyaç sahiplerine doğrudan ulaşmak ve yaptıkları yardımın etkisini hızlı bir şekilde görmek istediklerini gözlemleyebiliyoruz. Diğer yandan, araştırmanın sonuçları toplumun genelinde sivil toplum ve sivil toplum kuruluşları ile ilgili algının net olmadığını ortaya çıkarıyor. Raporun sonuçlarından, devlet himayesinde çalışan kurumlar ile STK’ların ayırt edilmediği ve sivil topluma duyulan güvenin bilinirlik ya da tanınırlık üzerinden belirlendiğini görmek mümkün.

Talep Edilen Şeffaf, Demokratik ve Güvenilir STK’lar

Oysa bağışçılığı sivil topluma ve günümüzün karmaşık ve çok katmanlı sosyal sorunlarına kalıcı çözümler üretebilmek için bir katılım yolu olarak da görmek mümkün. Ancak araştırmanın sonuçları stratejik bağışçılık olarak da adlandırabileceğimiz bu yaklaşımın Türkiye toplumunda henüz yaygınlaşmadığını gösteriyor. Araştırmaya katılanların %48’i STK’ların mevcut sorunların çözümünde çok etkili ya da etkili olabileceğini söylerken (Bu oran 2004’de %64 idi.), STK’lara bağış yapmayı tercih etmeme nedenleri arasında bağışların miktarının düşük (%52) ve düzensiz olması (%26) ile STK’lara güvenilmemesi (%13) yer alıyor. Bununla birlikte, bağışçıların söylemleri ve davranışları arasındaki farklılıklar da araştırmanın dikkat çekici bulguları arasında yer alıyor. Araştırmaya katılanların büyük çoğunluğu bağışlarını güvenebilecekleri, şeffaf ve demokratik şekilde yönetilen STK’lara yapmayı tercih ettiklerini söylese de bağışlarının nasıl kullanıldığını takip eden, destekledikleri STK’lardan rapor alanların oranı düşük. 

Küçük Bağışların Büyük Farkı

Bağış ve yardımların vakıf ve derneklerin öncelikli gelir kaynakları arasında yer aldığı bir ortamda bireysel bağışların artması ve sivil toplum kuruluşlarına yönelmesi hem STK’lar hem de sosyal fayda yaratmak isteyen bağışçılar açısından önem taşıyor. STK’ların yalnızca kendi çevreleriyle sınırlı kalmadan daha geniş bir bağışçı kitlesine ulaşabilmeleri için çalışmalarını farklı kitlelere net bir şekilde anlatmaları, küçük bağışların önemi ve yarattığı farka vurgu yapmaları ve kendini tekrar eden acil ihtiyaçların çözümü için sosyal sorunların temeline odaklanan, uzun yıllara yayılabilecek çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermeleri gerekiyor.   

Hayırseverlikten Stratejik Bağışçılığa Doğru

Türkiye Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik Raporu, bağışçılığın durumunu ortaya koyarken mevcut hayırseverlik kültürünün gelişerek stratejik bağışçılığa dönüşebilmesi için bağışçılar ve sivil toplum kuruluşları tarafından atılabilecek adımlar hakkında da fikir veriyor. Bununla birlikte, Türkiye’de bağışçılık kültürünün gelişmesi için çalışan kişi ve kuruluşların ortak bir yol haritası oluşturabilmesi için de önemli bir fırsat sunuyor. TÜSEV olarak bundan sonraki süreçte sosyal yatırım alanındaki önceliğimiz farklı paydaşlarla bir araya gelerek bu ortak yaklaşım ve yol haritasının belirlenmesi ve hayata geçirilmesi için çalışmalar yapmak olacak.

Türkiye’de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik raporunun tamamına buradan, TÜSEV tarafından kaleme alınan Yönetici Özetine buradan, araştırmadan öne çıkan verilerden oluşan infografik setine ise buradan ulaşabilirsiniz.

Sivil Toplumda Öze Dönüş ve Yeni Bir Soluk: Sosyal Girişimcilik

By | Uzman Görüşü | No Comments

Zeynep Meydanoğlu (Ashoka Vakfı Türkiye, Direktör)  

Son yıllarda “sosyal girişimcilik” terimini sık sık duyar olduk. Sosyal + Girişimci = sosyal girişimci midir? Sosyal girişimciler iktisadi faaliyetlerinin yanında sosyal sorumluluk faaliyetlerini de ihmal etmeyen girişimciler midir? Bir toplumsal soruna “girişmek” sosyal girişimci olmak için yeterli midir? Liste böyle uzayıp gidiyor… Bu tartışma daha uzun yıllar da sürecek gibi. Aman sürsün, çok sesli, sağlıklı toplumsal tartışma ortamlarına hasret kaldık. Bu sebeple bu yazının amacı kesinlikle bir sosyal girişimcilik tanımı yapmak, kalın çizgiler çekip bazıları içeride bazıları dışarıda demek değil. Aksine, bir adım geri atıp sosyal girişimcilik kavramı ve alanına uzaktan bakmak, böylece odağı bir miktar netleştirerek toplumsal sorunların değil, çözümlerin parçası olmaya hasret duyan herkesin çalışmalarına değer katabilecek bazı konuları masaya yatırmak. Haydi öyleyse, başlayalım…

Sivil Toplum Kuruluşlarının Potansiyeli ve Paradoksu

Sivil toplum kuruluşları bu alanda çalışmaya başladığım ilk günden beri beni çok heyecanlandırıyor. Neden derseniz, müthiş bir potansiyel içeriyorlar. Önce, sistemin içinden çözüm geliştiriyorlar, böylece toplumun daha iyi bir noktaya evrilmesini mümkün kılabiliyorlar. Dünya ve Türkiye kadın hareketlerine bakalım, binlerce yıllık erkek egemenliğini yüz yıldan az sürede nasıl da adım adım eşitliğe doğru evriltiyorlar… İkincisi, oy veya kar kaygısı taşımadıklarından yeni yaklaşımlar denemede kamunun ve özel sektörün asla olamayacağı kadar özgür olabiliyorlar. Üçüncüsü, geliştirdikleri modelleri özel sektör ve kamuyla paylaşarak ölçeklerini çok büyütebiliyorlar. Tamamen bir sivil hareket olarak başlayan erken çocukluk eğitimi bugün kamu kuruluşlarının gündeminde ve temel eğitimin bir parçası olarak sağlanması bekleniyor. Slow food hareketi bugün pek çok restoranın işletme prensiplerinde kendine yer buluyor. Ancak bu potansiyel her zaman ortaya çıkmıyor. STK’lar da kendilerini eleştirdikleri özel sektör kuruluşları gibi para peşinde, veya devlet kuruluşları gibi büyük bürokratik yapılar altında hantallaşmış bulabiliyorlar. Potansiyelinden uzaklaşan STK’lar ele aldıkları sorunu çözmekten uzaklaştıkça, sorunun bir parçası haline gelebiliyorlar, adeta bir paradoks halini alıyorlar.

Öze Dönüş olarak Sosyal Girişimcilik

Sosyal girişimcilik kavramı sivil toplum kuruluşlarının yukarıda bahsettiğim sistemin içinden ve kökten çözüm üretme, yenilikçilik ve büyük çaplı toplumsal değişime ön ayak olma potansiyellerinin altının çizilmesini, “olmazsa olmaz” olmasını içeriyor, bu anlamda bir açıdan bir öze dönüş olarak nitelendirilebilir. Dünyanın önde gelen sosyal girişimcileri, sivil alanın bu potansiyellerini sonuna kadar hayata geçiriyor: Vikipedi’nin kurucusu Jimmy Wales, online ansiklopediyle herkesin bilgi üretimine katılabildiği ve bilgiye ulaşabildiği bir kanal yaratıyor, tek kaynaktan gelen cilt cilt ansiklopedi dönemini kapıyor. Adil ticaret sertifikasyon yöntemi ile üretici ve tüketici arasındaki mesafeyi kapatarak daha adil bir uluslararası ticaret sağlayan Paul Rice, adil ticaret kavramını gündeme taşıyor, belirli sektörlerde hatırı sayılır yer kaplıyor.

Yeni bir Çalışma ve Finansman Yöntemi olarak Sosyal Girişimcilik

Diğer yandan, sosyal girişimcilik yeni bir soluk ve çalışma şekli de getiriyor: sosyal girişimcilik yaklaşımı, STK’ların iktisadi faaliyetler de yürütebileceğini, toplumsal faydasını doğrudan böylece sağlayabileceği gibi, bu şekilde faaliyetleri için özgün ve sürdürülebilir finansman modelleri de geliştirebileceğini söylüyor. Yoksulların içinde bulundukları yoksulluk döngüsünden çıkmalarını sağlamayı amaçlayan, mikrokredinin babası Muhammed Yunus’un sosyal girişimi Grameen, tam anlamıyla bir banka. Brezilya’da risk altındaki gençleri kurduğu boks kulüpleri ile suçtan uzak tutmayı ve hayatlarını yönlendirmelerini sağlayan bir sosyal girişimci, kurduğu spor kıyafet firmasından elde ettiği gelirler sayesinde bir kuruş bağış almadan faaliyetlerini ülke çapında sürdürebilecek durumda.

Sonuç Yerine

Alandaki tek kabul gören yaklaşım bu olmamakla birlikte, Ashoka’da bu vasıfları olan çözümlere “sosyal girişimcilik” örnekleri, bu tür çözümlerin fikir annesi/babası olan ve liderlik eden kişilere sosyal girişimci, söz konusu çözümün bir iktisadi faaliyetle desteklenmesi veya bir fiil bu yolla hayata geçirilmesi durumunda ortaya çıkan tüzel kişiliğe ise “sosyal girişim” diyoruz. Ancak başta söylediğim gibi tanım tartışmaları hem Türkiye’de hem dünyada tüm çeşitliliği ile devam ediyor…

Diğer taraftan günümüzün toplumsal sorunları hiç olmadığı kadar karmaşık ve inatçı. Bu sorunlara anlamlı bir etkisi olabilecek çözümlerin açlara balık vermek veya balık tutmayı öğretmekten çok öteye geçmesi gerekiyor. Tüm balıkçılık sektörünü dönüştürmeyi hedefleyen, yenilikçi yaklaşımlarla değişken sorunlara her seferinde yeni müdahaleler üretebilen, girişimcilik vasıflarıyla ister fiziksel, ister fikirsel olarak büyüme, yaygınlaşma kaygısı taşıyan, özgün finansman yollarıyla sürdürülebilirliğini sağlayarak uzun soluklu müdahaleler yapabilen çözümlere ihtiyacımız var. Türkiye ve dünyada hızla gelişen sosyal girişimcilik alanı bu vasıfları olan çözümler ve arkalarındaki sosyal girişimci birey ve ekiplerle bunun için büyük fırsat sunuyor.

Ashoka Hakkında:

Dünyanın ilk ve en geniş sosyal girişimcilik ağı Ashoka’da, günümüz acil toplumsal sorunlarına etkin ve kalıcı çözümler getiren sosyal girişimcileri tespit ediyor, onları küresel bir destek ağında buluşturarak potansiyellerini gerçekleştirmelerini ve çözümlerini yaygınlaştırmalarını sağlıyoruz. Bugün 80 ülkeden 3500’e yakın Ashoka Fellow’u ekonomik kalkınmadan yurttaş katılımına, kadınların güçlendirilmesinden eğitim reformuna çeşitli alanlarda fark yaratıyor. Önde gelen Ashoka Fellow’ları arasında 2014 Nobel Barış Ödülü sahibi ve çocuk işçiliğine karşı hareket lideriKailash Satyarthi, Vikipedi’nin kurucusu Jimmy Wales ve Adil Ticaret sertifikasyon sistemini başlatan Paul Ricegibi sosyal girişimciler bulunuyor. Ashoka, “her bireyin toplumda fark yaratabildiği ve bunu başarmak için ihtiyaç duyduğu özgürlük ve desteğe sahip olduğu bir dünya” vizyonuna erişebilmek için, Ashoka Fellowship’e ek olarak, çocukları, gençleri, okulları, üniversiteleri, şirketleri ve kamu kuruluşlarını sosyal girişimciliğe ve fark yaratmaya teşvik eden çok sayıda farklı program geliştirip uyguluyor.

Detaylı bilgi için: www.turkey.ashoka.org