Monthly Archives

Ocak 2022

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Güneş Kadınlar Projesini Tamamladı

By | Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Fonu

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Kazdağı ve çevresindeki doğal, tarihi ve kültürel varlıkların korunması amacıyla her türlü flora ve faunasıyla ekolojik dengenin gözetilmesi ve biyolojik çeşitliliğin korunması, doğa koruma bilincinin geliştirilmesi, ekolojik ürünlerin üretilmesi, işlenmesi ve pazarlanmasına destek olunması; aynı zamanda, yerel kültürel değerlerin araştırılıp ortaya çıkarılması ve bölgede eko-agro turizmin desteklenmesi amacıyla faaliyet yürütüyor. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Fonu’nun 2020 döneminde Turkey Mozaik Foundation eş finansmanı ile desteklediğimiz dernek, kadınların kooperatifleşmesine destek olmak amacıyla hayata geçirdiği Güneş Kadınlar projesini tamamladı. Proje kapsamında dernek; iklim değişikliği, yenilenebilir enerji, toplumsal cinsiyet eşitliği, şiddetsiz iletişim kooperatifleşme, güneş enerjisi sistemleri, deneyim aktarımları üzerine aylık eğitimler gerçekleştirdi. Aynı zamanda, Güneş Kadınların hikayesi ve tanıtımı için kısa video içerikleri üretti.

Kazdağı Doğa ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Proje Koordinatörü Özge Doruk ile yaptığımız röportajda; proje kapsamında yürüttükleri faaliyetler, kadın kooperatiflerinin önemi ve enerji sektöründe çalışan kadınların karşılaştıkları sorunlar hakkında konuştuk. 

Hibe desteğimizle gerçekleştirdiğiniz Güneş Kadınlar Projesini yakın zamanda tamamladınız. Salgın sürecinde projede çeşitli değişiklikler yapmak zorunda kaldığınızı biliyoruz. Projenin amacından ve bu değişiklikler sonrasında proje kapsamında gerçekleştirdiğiniz çalışmalardan bahseder misiniz?

Güneş Kadınlar Projesi; Kazdağları ve yöresinde yaşayan kadınların yenilenebilir enerji kooperatifi girişimi oluşturarak, geleneksel meslek kalıplarını yıkmalarını ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı rol model bir yapı geliştirmelerini amaçlıyordu. Kadınların hem sıkışmış oldukları toplumsal rollerden sıyrılmalarını hem de temiz enerjinin bölge içindeki potansiyelini artırmalarını hedeflemiştik. Tasarladığımız belli başlı kapasite geliştirme eğitimleri vardı. Aynı zamanda süreci de mini bir belgesel aracılığıyla hikayeleştirmek istiyorduk. Ocak ayından itibaren ekip olma, iklim değişikliği, yenilenebilir enerji, toplumsal cinsiyet eşitliği, şiddetsiz iletişim kooperatifleşme, güneş enerjisi sistemleri, deneyim aktarımları üzerine aylık eğitimlerimiz gerçekleşti. Pandemi şartları ve beraberinde gelen kısıtlamalarla birlikte bir eğitim hariç tüm eğitimlerde çevirimiçi bir araya geldik. Niyetimiz derneği güneş kadınlar için sürekli açık tutarak eğitim dışında da farklı aktiviteler için bir araya gelerek bağları güçlendirmekti. Pandemi şartları uygun olmadığı için çevrimiçi bir şekilde mümkün mertebe bir araya gelmeye çalıştık. Kadınlar kendi kişisel becerilerinden ve uzmanlıklarından, bilgi birikimlerinden yola çıkarak paylaşımlarda bulundular. Kişi kişi değinmek istediğimiz bu hikaye sürecine ise yüz yüze gelebildiğimiz tek eğitim boyunca bir seferde odaklanabildik. Tamamlanan eğitimler sonrasında ise kooperatif girişiminden kooperatifleşme yolculuğuna hep beraber ilerlemeye çalışıyoruz.

Projede kadın kooperatifleri kurulmasını teşvik etmeyi tercih etmenizin nedenlerinden bahseder misiniz? Kadın kooperatifleri toplumsal cinsiyet eşitliği ve ekoloji temelinde nasıl fırsatlar sunuyor?

Büyüme odaklı bir ekonomik sistem içerisinde yaşıyoruz. Ekosistemi ve topluluk olmayı gözetmek, yerelleşme ve demokratikleşme süreçlerinin küreselleşme altında yok olması vb. gibi sistemin görmezden geldiği belli başlı hususlar var.Kooperatifler tam da bu noktada yerel odaklı demokratik bir ekonomik döngü için çok kıymetli bir araç. İnsanların kendi yaşadıkları yerel içerisinde birbirlerini ve yaşadıkları coğrafyayı gözeterek kurdukları bu sistem ile oluşturdukları döngü kadınlar özelinde ayrıca bambaşka anlamlar taşıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği sebebiyle ekonomik, sosyal, kültürel ve pek çok alanda zayıf konumda kalan kadınların hem kendi kişisel gelişimleri hem de bulundukları topluluk içindeki ekonomiye sundukları katkı onları güçlendiriyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin kurulması bağlamında kooperatiflerin katkısı çok katmanlı olabiliyor; sosyalleşme, sağlıklı bir topluluk inşası, iş bölümü ile gelişen ekip olma becerisi, kadınların bireyselleşme adına kazanmış oldukları beceriler gibi. Özellikle yereldeki kadın kooperatiflerinin bulundukları coğrafyayı da tanıyarak başladıkları üretimler bölgenin ekosistemine de katkı sunabiliyor. Ormanları kesmeden, kocaman kocaman tesisler kurmadan, havayı suyu toprağı kirletmeden “küçük güzeldir” düsturu ile bir döngü oluşuyor.

Güneş Kadınlar projesi ile gerçekleştirdiğiniz atölyelerde iklim değişikliğine toplumsal cinsiyet perspektifinden yaklaştınız. Bu bağlamda, toplumsal cinsiyet eşitlisizliği ve iklim değişikliği arasındaki ilişkiden bahsedebilir misiniz?

İklim değişikliği sebebiyle ani ve artan hava olaylarıyla çok daha sık karşılaşacağız; kuraklık, seller, orman yangınları, biyolojik çeşitlilik kaybı, okyanus asitlenmesi gibi. Yaşanan bu felaketlerden ise herkes aynı derecede etkilenmeyecek. İklim adaleti olarak tanımladığımız kavram esasında burada devreye giriyor. İklim değişikliğinin etkilerinden herkesin aynı şekilde etkilenmemesi ve bu duruma aslında toplumda halihazırda yaşanan sosyal, kültürel, ekonomik, politik adaletsizliklerin sebep olması söz konusu. İklim aktivistlerinin sıkça dile getirdikleri önemli bir slogan var, yeterince açıklayıcı olan: “Aynı fırtınadayız ama aynı gemide değiliz!”

Sosyal ve kültürel normlarında cinsiyetlere biçtiği kalıp roller olarak kısaca tanımlayabileceğimiz toplumsal cinsiyet kavramı ise bildiğimiz gibi kadınlar ve LGBTİ+’lar için her zaman terazinin eşitsiz tarafında olmuştur. Kadınlar üstlenmek zorunda kaldıkları belli başlı roller sebebiyle( ev içi roller, bakımı üstlenen kişi olma, eğitim olanaklarından mahrum kalma, ekonomik olarak eşitsiz bir düzeyde olma, türlü şekilde şiddete maruz kalmanın normalleşmesi gibi) herhangi bir sel anında evleri terk edemiyorlar, erkekler gibi rahatça göç edemiyorlar, bakımını üstlendikleri kişilerle birlikte sorumlulukları artıyor ve sürecin yükünü adaletsiz bir şekilde taşımak zorunda kalıyorlar. Kırsal bölgede yaşayan çiftçi kadınların bu süreçten yoğun bir şekilde etkilendikleri yapılan araştırmalarla ortaya konulmuş bir durumda.

İklim adaleti iç içe geçmiş pek çok adaletsizliği bir hayli görünür duruma getiren bir konumda. Ve bu meseleyi pek çok noktada ele almamız gerektiğini bize açık bir şekilde gösteriyor. Güneş Kadınlar projesi de temelde bu adaletin tesis edilmesinde bir rol oynamayı hedefliyor.

Günümüzde enerji sektöründe çalışan kadınların karşılaştığı zorluklardan bahseder misiniz? Bu zorlukların üstesinden gelebilmek için sivil toplum kuruluşlarına ve kamu kurumlarına ne tür görevler düşüyor?

Enerji sektörü de Türkiye’deki pek çok iş kolu gibi erkek egemen bir konumda. Sektörde çalışan kadınların sayısı, görünürlükleri çok az. Erkeklere nazaran iş pozisyonlarında ilerlemeleri çok daha zor. Bu durumu iş hayatında yaşanan genel cinsiyet eşitsizliğinden çok farklı düşünemeyiz. Tüm sektörlerde olduğu gibi enerji sektöründe de toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten bir dönüşümün olması şart. Bununla ilgili halihazırda belli çalışmalar yapılıyor; yenilenebilir enerji sektöründe çalışan kadınları bir araya getiren ağların kurulması vs. gibi. Güneş Kadınlar da bu sektörde kadın görünürlüğünü artırmayı hedefleyen bir noktada. Kadınların geleneksel meslek kalıplarının ötesinde onlara yakıştırılmayan, yapamayacakları söylenen teknik alanlarda da var olabileceklerini göstermek ve bu yolu açmak hedeflerimiz arasında yer alıyor. Bu bağlamda sivil toplum kuruluşlarının ve kamu kurumlarının bu görünürlüğü desteklemesi çok önemli. Destekler ve teşvikler de aynı şekilde kadınları harekete geçirmek için önemli fırsatlar. Bu süreçlerin her anlamda adil bir şekilde yürütülmesi ise ayrıca kıymetli. Bu sektörde ilerlemek isteyen kadınlar için sahip olamadıkları, erişemedikleri eğitim imkanlarının açılması, kapasitelerinin geliştirilmesi, bir araya gelmeleri konularında teşvik edilmelerini hep beraber yapmamız gereken işler olarak ifade edebiliriz.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Fonu’nun 2020 döneminde aldığınız hibe  desteğinin derneğinize ve çalışmalarınıza ne tür katkıları oldu? Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Fonu’nu destekleyen bağışçılarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesaj var mı?

Kooperatifleşme adına uzun zamandır atmak istediğimiz adımları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Fonu ile beraber atabildik. Kazdağları coğrafyasından pek çok kadınla bir araya gelebilme şansımız oldu. Onlarla birlikte gerçekleştirdiğimiz her eğitim sadece onları değil bizleri de besledi. Beraber coğrafyamız için enerji demokrasisini besleyecek hayallerimiz var. Bu hayaller için de adım adım ilerliyoruz ki hibe desteği bu adımların ilk ve önemlisi oldu: başlangıç tohumu.

Yenilenebilir enerji sektörüne, kooperatifleşme süreçlerine çok daha hakimiz ve tabiri caizse oyunun kurallarını biliyoruz artık. Kurulmuş olan bir kooperatifleşme ağının içinde Güneş Kadınlar olarak artık biz de varız diyebiliyoruz. Bir sonraki adımlar için gerekli olan süreçlerde bu başlangıç tohumunun bizi destekleyeceğini, artı bir yöne taşıyacağını da öngörüyoruz. Hayallerimize ortak oldukları ve bu hikayeyi birlikte yazmaya başladığımız tüm destekçilerimize çok teşekkür ederiz.

Çocuk Fonu’nun 2021-2022 Döneminde Yapılan Başvurulara Dair Değerlendirme Metnimiz Yayınlandı

By | Çocuk Fonu

Çocukların ihtiyaçlarının giderilmesi ve haklarının tesis edilmesi için 0-15 yaş arası çocuklarla çalışan sivil toplum kuruluşlarının (STK) projelerini ve kurumsal gelişimlerini desteklemek amacıyla Turkey Mozaik Foundation işbirliği, bireysel ve kurumsal bağışçıların desteğiyle hayata geçirdiğimiz Çocuk Fonunun 2021-2022 döneminin başvuru ve seçim süreçleri tamamlandı.

STK’ların bu süreçte öne çıkan ihtiyaçlarının daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla Fonun bu dönemi için yapılan başvuruların yoğunlaştığı konulara, başvuru yapan kuruluşların genel durumu ve ihtiyaçlarına dair değerlendirmelerimizin yer aldığı açıklama metnine buradan ulaşabilirsiniz.

Mimoza Çocuk Çalışmaları Ekibi ile Mino’nun Şarkısı Projesini Konuştuk

By | Şartlı Hibe

Turkey Mozaik Foundation mali desteği ile Mimoza Çocuk Çalışmaları ekibi tarafından hayata geçirilen Mino’nun Şarkısı projesi çocuk odaklı ve hak temelli bir yaklaşımla çocuklara haklarını, yetişkinlere ise sınırlarını ve sorumluluklarını “uygun içerik ve araçlarla” hatırlatarak, çocukların bedensel söz haklarının ihlal edilmesini ve cinsel istismara maruz bırakılmalarını önlemeye katkıda bulunmayı amaçlıyor. 

Mimoza Çocuk Çalışmaları Ekibi ile gerçekleştirdiğimiz röportajda; çocukların haklarını bilmesinin ve kişisel sınırlarını belirleyebilmesinin önemini, COVID-19 salgınının ve kısıtlamalarının çocukları nasıl etkilediğini ve proje kapsamında yapacakları çalışmaları  konuştuk. 

Mimoza Çocuk Çalışmaları ekibinin nasıl bir araya geldiğinden ve yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz? 

Mimoza Çocuk Çalışmaları Ekibi, Çocuklar için daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inanan yedi kadından oluşuyor. Ben (Nilüfer Numanoğlu Atalay) ve Emine İngiltere’de yaşıyoruz. Yolculuğumuz, kızlarımızın okullarında yürütülen “bedensel hak” eğitimlerinden etkilenmemizle başladı. Bir şarkı eşliğinde, eğlenceli, korkutmayan bu koruyucu-önleyici çalışmanın çocuklarımız üzerindeki etkisini fark edince keşke Türkiye’de de böyle çalışmalar yapılsadedik ve çocuk hakları alanında çalışmalar yürüten kişilerle bağlantıya geçtik.

Bu bağlantılar sonucunda, Türkiye’de çocuğun insan hakları ve cinsellik eğitimi alanlarında çalışmalar yürüten, en önemlisi çocuklar için daha iyi bir dünyayı mümkün kılma sorumluluğunu hisseden bir danışman ekibiyle bir araya geldik. Mimoza’nın danışman ekibinde; Efsun Sertoğlu, Emrah Kırımsoy, Gözde Durmuş, Hatice Kapusuz ve Melda Akbaş bulunuyor.

Ekip olarak, 2020’nin Ekim ayından başlayarak öncelikle dilde, kavramlarda ve yaklaşımda ortaklaşmak için kendi aramızda uzun soluklu çalışmalar ve tartışmalar yaptık. Ekip içinde yürüttüğümüz bu çalışmalarda özellikle; çocukların bedensel söz haklarına, çocuklar için onay kavramına, yetişkin ve çocuk arasındaki güç ilişkisine, istismar ve şiddet biçimleri ile ilgili yanlış inançlara, Türkiye’deki çocuk koruma sistemine ve yetişkinlerin sorumluluklarına odaklandık, bu konularla ilgili üretilen materyalleri ve çocuk kitaplarını inceledik. 

Üreteceğimiz içeriklerin çerçevesini, bu çalışmalardan sonra oluşturduk. 5-8 yaş arasındaki çocukları, bu yaş grubundaki çocuklarla temas ve iletişim halinde bulunan temel yetişkin gruplarından ebeveynleri/ bakımverenleri  ve yine bu yaş grubuyla çalışan eğitimcileri ve okul psikolojik danışmanlarını hedef kitlemiz olarak belirledik. Hem çocuklar hem de yetişkinler için materyal ve içerikler üretmeye karar verdik. Çalışmalarımızın temel amacını; hak sahibi özneler olan çocukların özellikle bedensel söz hakları konusunda güçlenmelerini, onların çevrelerindeki yetişkinlerin ise bu konuyla ilgili sorumluluklarını fark etmelerini sağlamak olarak belirledik. 

Çocukların bedensel söz haklarının ihlal edilmesinin ve cinsel istismara maruz bırakılmalarının önlenmesine katkıda bulunmak amacıyla hayata geçirdiğiniz Mino’nun Şarkısı kapsamında ne tür çalışmalar yapacaksınız?

Mino’nun Şarkısı’nın nihai kullanıcısı hiç şüphesiz çocuklar ancak yaş grubumuzun 5-8 yaş olduğunu düşünerek, bu yaş grubuna bakımveren ve rehberlik eden ebeveynleri, okul öncesi öğretmenlerini, sınıf öğretmenlerini ve okul psikolojik danışmanlarını da hedeflediğimiz içerikler üretiyoruz. Dolayısıyla çalışmanın etrafına örüleceği temel çıktımız çocuklar için üretilecek şarkı ve video, diğer gruplara da bu şarkı ve video üzerine çevrelerindeki çocuklarla rahat ve güvenli bir ortamda konuşabilmeleri için destekleyici materyaller ve içerikler üretmeyi amaçlıyoruz. Hazırladığımız içeriklerin olabildiğince yaygınlaşması için, tüm çıktılarının ‘telifsiz’ olması sürecin en başından bu yana önemsediğimiz noktalardan biri.

Çocukların haklarını bilmesi ve kişisel sınırlarını belirleyebilmesi neden önemli? Çocukları bu alanlarda güçlendirmek için yapılan çalışmalarda nelere dikkat edilmesi gerekiyor?

Çocukların haklarını bilmeleri; bu hakları koruma ve geliştirme sorumluluğuna sahip yetişkinlerden ve devletten haklarını talep etmeleri, yanı sıra maruz bırakıldıkları bir hak ihlalini tanımlayabilmeleri, bu tür durumlarda destek talep edebilmeleri bakımından önemli. Çocuğa doğumundan itibaren, kişisel sınırlarını tanımlayıp ifade edebilmesi yönünde rehberlik ve destek vermek ise aslında bir anlamda çocuğun kendi içini dinlemesini, ihtiyaçlarını fark edip anlamasını ve bunları dile getirebilmesini sağlıyor. Kişisel sınırlarını tanımlayıp ifade edebilmek çocuğun kendilik algısını, özgüvenini, öz saygısını güçlendiriyor, başkalarının sınırlarını fark etmesini kolaylaştırıyor, sağlıklı ve güvenli ilişkiler kurmasını destekliyor, aynı zamanda kendisini koruma ve savunma becerileri geliştirebilmesini ve ihtiyaç duyduğunda bu becerileri kullanabilmesini sağlıyor. 

Çocuklarla bedensel söz hakkı, onay kavramı, kişisel sınırlar, duygularını/ihtiyaçlarını/sınırlarını  ifade edebilme, hayır deme hakkı, sınır ihlalleri fark etme, öz koruma ve öz savunma hakkı, yetişkinlerin çocuklarla kurdukları ilişkinin nasıl olabileceği/olamayacağı, destek talep etmenin önemi gibi konuları konuşmak/çalışmak çok önemli ve gerekli. Ancak bu konuları çocukları korkutmadan, onların hak ve özgürlüklerini kısıtlamadan, cinsiyete dayalı ayrımcılık yapmadan; eşitlikçi, hak temelli, güçlendirici bir dil ve yaklaşımla ele almak gerekiyor. Kendini koru, hayır de gibi mesajlarla sorumluluğu bütünüyle çocuğa yükleyen, ahlaki ve çoğu zaman cinsiyetçi bir yaklaşımla verilen, özel bölgelerine kimse dokunamaz, böyle bir şey olursa çığlık at ve oradan kaç, güvendiğin bir yetişkine anlattan öteye gitmeyen eğitimler çocuklar açısından korkutucu ve kafa karıştırıcı. Üstelik bu mesajlar çocukların yaşamları boyunca maruz bırakıldıkları sınır ihlallerinin ve istismar biçimlerinin tümünü kapsamıyor, bu nedenle “çocukları koruma” amacıyla yapılan bu tür çalışmaların aslında “riskli” olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira bu yaklaşım çocuğun dikkatini sadece belirli noktalara çekiyor, bir anlamda riskin sadece burada olduğunu söylüyor. Bu da çocuğu karşılaşabileceği diğer sınır ihlallerini normalleştirmesine, buralarda savunmasız kalmasına neden olabiliyor. Ebeveynlerin/ bakımverenlerin, eğitimcilerin, psikolojik danışmanların, sosyal çalışmacıların… öncelikle bu tür yaklaşımlardan kaçınmaları gerekiyor. 

Çalışma kapsamında çocuklar, yetişkinler, öğretmenler ve rehber öğretmenlerine yönelik olarak faaliyetler gerçekleştirmeyi planlıyorsunuz. Çalışmalarınıza çocuklarla birebir ilişki içinde olan farklı paydaşları da dahil etmenizin nedeni nedir? Bu alanda farklı paydaşlarla çalışmanın nasıl bir önemi olduğunu düşünüyorsunuz? 

Bu sorunun cevabı bir önceki soruda gizli aslında. Çocukların haklarını bilmeleri ve sınırlarını tanımlayabilmeleri için güçlenmeleri önemli, ancak bu hakları hayata geçirmekten ve çocukların bedensel söz haklarına, sınırlarına saygı göstermekten sorumlu kişiler yetişkinler. Çocuğa yönelik cinsel istismar konusunda çalışmalar yapılırken sadece ya da çoğunlukla çocuğa yönelik faaliyetler üstünde duruluyor. Aslında çocuğun etrafındaki yetişkinlerin değişimine ve dönüşümüne ihtiyaç var. Çocukların hayır diyebilmeleri, sınırlarını tanımlayıp ifade edebilmeleri oldukça kıymetli ama çoğu zaman özellikle en yakınlarındaki kişiler çocukların özel alanına ve sınırlarına müdahale ediyor, verilerin de gösterdiği üzere, çocuklar ağırlıkla en yakınlarındaki, güven ilişkisi kurdukları yetişkinler tarafından istismar ediliyor. Tüm bu nedenlerle çocuğun bakımından sorumlu yetişkinler, öğretmenler ve okul psikolojik danışmanları çocuğun etrafındaki en yakın halka olarak hem çocukların hem de kendileri ile beraber diğer yetişkinlerin bu konuda bilgi ve farkındalık kazanmalarında önemli bir rol oynayabilirler. 

Çocuk kendini güvende hissetmediğinde, rahatsız edici bir durum ile karşılaştığında anlatır, kendini sözel olmasa da farklı biçimlerde ifade eder. Burada kilit rol çocuğun çevresindeki yetişkinlerde; çocuğu gözlemlemek ve dinlemek, çocuğun ihtiyaçlarını anlamaya çalışmak, ona destek olmak yetişkinlere ait sorumluluklar. Cinsel istismarı önleyici çalışmalarda çocukla birebir ilişki içindeki paydaşların güçlenmesine yönelik çalışmalar bu nedenle çok önemlidir. Özetle; hem çocuğu anlama, dinleme, ihtiyaç duyduğu desteği sunma konularında sorumluluklarını hatırlatmak, hem de çocukların bedensel söz hakları konusunda güçlenmelerine katkıda bulunmaları için yetişkinlerle çalışacağız.

Çocuklardan önce kendimizle, yetişkin akranlarımızla çalışmamız gerekiyor. Kendimizle, ebeveynlerle, eğitimcilerle, toplumun her kesiminden yetişkinle bu konuları konuşmadan, sadece çocuğu odağa alan bir eğitim yaklaşımı koruyucu-önleyicilikten oldukça uzak. Çocuk ve yetişkin arasında bu kadar belirgin bir güç ilişkisi varken, söz hakkı her daim yetişkindeyken, toplumda çocuklar hak sahibi özneler olarak görülmezken çocuklara hayır diyebilirsin, kimse senin sınırlarını ihlal edemez demek büyük çelişki. Çocuklar bebeklik döneminden itibaren sınırlarını çok çeşitli biçimlerde ifade ederler aslında. Bu sınırları tanımayan, sistematik olarak ihlal eden ve çocuklar için onlar adına yeni sınırlar belirleyenler çoğunlukla yetişkinlerdir. Yetişkinlerin çocuklara istedikleri zamanda ve şekilde fiziksel temasta bulunmaları, çocuk kendisini öptürmez/sevdirmezse küsmeleri ve hatta cezalandırmaları, çocukları katılmak istemedikleri sohbetlere zorlamaları, çocuklara yönelik rahatsız edici şakalar yapmaları… bu durumun örnekleridir. Listeyi uzatabiliriz elbette. Diğer yandan, içinde yaşadığımız toplumda çocuklardan, yetişkinlere koşulsuz saygı duymaları ve itaat etmeleri beklenir. Hepimiz böyle büyütüldük maalesef. Çocuklardan “söylenenleri yapmasını”, koşulsuz itaat etmesini bekleyen yetişkinlerin çocuğun karşısına geçip hayır diyebilirsin demesi çok kafa karıştırıcı değil mi? İstismarın herhangi bir biçim karşısında çocuğun hayır demediğini ya da diyemediğini düşünelim; bu durum istismar gerçeğini değiştiriyor mu? Hayır değiştirmiyor. Dolayısıyla istismardan korunmak çocuğun sorumluluğu değil, hem istismar etmemek hem de istismarı önlemek yetişkinin sorumluluğu. Tüm bu nedenlerle, öncelikle yetişkinlerin çocuk algısı ve çocukla ilişkilenme pratikleri değişmeli. 

COVID-19 salgını ve bu kapsamda alınan tedbirler bir seneden uzun süredir hayatımızı etkiliyor ve çocuklar bu kısıtlamalardan en fazla etkilenen gruplar arasında yer aldı. Çocuk hakları konusunda uzman bir ekip olarak, sizce içinde bulunduğumuz ve bundan sonraki süreçte çocukları en çok etkileyecek meseleler neler olacak?

Mart 2020’den bu yana olağanüstü bir halk sağlığı krizini atlatmaya çalışıyoruz ve evet bu krizin en çok etkilediği grupların başında çocuklar geliyor. Pandemi öncesi dönemi hatırlayalım: toplumdaki çocuk ve çocukluk algısı malum, devletin kurum ve kuruluşlarında, eğitim sisteminde, medyada, yetişkinlerde… çocuk hak temelli bir yaklaşım yerleşmiş değil, çocuk koruma politikası ve mekanizmaları işlemiyor.Mevcut tablo böyleyken pandemiyle birlikte, virüsün yayılımını kontrol altına almaya yönelik tedbirler varolan çocuk koruma risklerini artırdı, hali hazırda ülkemizde çocukların yaşadığı sorunları ve eşitsizlikleri daha da derinleştirdi, diğer yandan da yeni çocuk koruma riskleri ortaya çıkardı. 

Sürecin başından beri, bilim insanları fiziksel sağlık bakımından çocukların risk altında olmadıklarını ifade ettiler. Ancak pandemi nedeniyle okulların kapatılması, uzaktan eğitime başlanması, hareketin kısıtlanması gibi karantina işlemleri başlangıçta sağlık açısından gerekli olmakla birlikte, çocukların rutin yaşantılarını, sosyalleşmelerini, yaşları gereği ihtiyaç duydukları hareketliliği ve destek mekanizmalarını bozan etkilere sahipti. Çocukların hızla okula dönmesini sağlamak ve okulları açık tutmak üzere planlar yapılması ‘çocuğun üstün yararı’ ilkesi gereği gerekli iken Türkiye’de süreç maalesef tam tersi yönde işledi. 

Pandeminin başında sloganlaştırılan ve uzun süre gündemde tutulanevde kal çağrıları çocuk hakları alanında çalışan bizler için düşündürücüydü. Zira, ülkemizde bakımverenlerin büyük kısmı çocukları baskı ve şiddet içeren disiplin yöntemlerine maruz bırakıyor; şiddet uygulamayı çocuğu yetiştirmenin meşru bir yöntemi olarak görüyor. Hak ve sınır ihlalleri, ihmal, istismar ve şiddet biçimleri düşünüldüğünde; evin her çocuk için “güvenli bir alan” olmadığını biliyoruz. Çocukların haklarının, özel alanlarının, sınırlarının en çok “ev” ve “aile” içinde ihlal edildiğini de… Çocuklar evden çıkamadıklarında; öğretmenlerinden, psikolojik danışmanlarından, arkadaşlarından, güvendikleri yetişkinlerden ya da sosyal hizmetlerden uzak kaldıklarında, aile dışındaki yetişkinler/uzmanlar tarafından gözlemlenip takip edilmediklerinde neler olacağına dair yoğun endişe hissettik, hissetmeye devam ediyoruz. 

Halk sağlığı ile ilgili daha önce yaşanan acil durumlardan bildiğimiz üzere; okulların kapandığı, sosyal hizmetlerin kesintiye uğradığı ve hareketin kısıtlandığı durumlarda çocuklar daha fazla hak ihlali, kötü muamele, toplumsal cinsiyet temelli şiddet, sömürü, istismar ve şiddet riskiyle karşı karşıya kalıyor. Örneğin, 2014-2016 yılları arasında Batı Afrika’da yaşanan Ebola virüsü salgını sırasında okulların kapanması çocuk işçiliği, ihmal, cinsel istismar ve erken yaş hamileliklerinde büyük artışlara neden olmuştu. 

Veriler, pandemi koşullarıyla birlikte Türkiye’de kadına yönelik ev içi şiddetin arttığını gösteriyor. Elimizde çocuklarla ilgili net veriler yok. Pandemi koşullarında devletin çocuklar için bir acil eylem planının olmadığını da gördük. Tüm bu süreç çocukların hepsini etkilemekle birlikte bazı çocukları daha derinden etkiledi ve etkilemeye devam ediyor: Kronik hastalığı olan çocuklar, özgürlüğünden yoksun bırakılan (hapishanedeki) çocuklar, kapalı kurumlarda kalan çocuklar, yoksulluk yaşayan çocuklar, sokakta yaşayan çocuklar, çalışmak zorunda bırakılan çocuklar, yerinden edilmiş (sığınmacı, mülteci) çocuklar, özel gereksinimi olan; özel bakım ve eğitime ihtiyaç duyan çocuklar, engelli çocuklar, kız çocukları, toplumsal cinsiyet normlarının ötesindeki çocuklar, pandemi nedeniyle ebeveynlerinin geliri düşen ya da tamamen kesilen çocuklar, ebeveynleri sağlık personeli olan çocuklar, ebeveynleri COVID-19 nedeniyle yatarak tedavi gören ya da vefat eden çocuklar… 

Diğer yandan, evde kalmak zorunda olan milyonlarca çocuktan internete ve cihaza erişim imkanı olanlar; sosyalleşmenin, eğlenmenin, oyun ihtiyacını karşılamanın ve dış dünyaya erişmenin bir yolu olarak dijital teknolojileri daha fazla kullanmaya başladı. Çocukların dijital alan kullanımın arttığı bu dönemde onları çevrimiçi ortamlardaki risklerden koruma noktasında yapılması gerekenler de “çocukların iyi ve güvende hissetme hakkı” kapsamında gündemimizde olmalı. İnternete erişim imkanı olan çocukların istismara ve şiddete maruz kalmaması için önlemler almak sorumluluğumuz. 

Bundan sonra başka pandemiler yaşamayacağımızın garantisi yok. Devletin, böyle zamanlarda artan çocuk koruma ihtiyacına yönelik çalışmalar yapması, acil eylem planları hazırlaması şart.