All Posts By

Sivil Toplum için Destek Vakfı

Türkiye Tiyatro Vakfı “Tiyatro Hazinemizden” Projesiyle Geleceğe Miras Taşıyor!

By | Kültür Sanat Fonu

Türkiye Tiyatro Vakfı (TTV)  kapsayıcı ve bütünlüklü bir tiyatro belleği oluşturarak kültürel mirası gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla çalışıyor. Türkiye Mozaik Foundation iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz Kültür Sanat Fonu’un 2024 döneminde desteklediğimiz TTV, “Tiyatro Hazinemizden” Sergisi ve Etkinlik Serisi projesini destekliyoruz. TTV proje kapsamında kaybolma riski taşıyan kişisel arşivlerin yetkin kurumlar tarafından korunmasını teşvik etmek, geniş kitlelere ulaşarak bir tiyatro müzesi fikrini kamuoyuna sunmak ve böylece Türkiye’nin kültürel mirasını sürdürülebilir şekilde korumak amacıyla faaliyetler gerçekleştiriyor.

TTV ile yaptığımız röportajda tiyatro alanında belleğin korunmasının önemini, Vakfın yürüttüğü faaliyetleri ile proje kapsamında hayata geçirecekleri çalışmaları, Tiyatro Müze ve Araştırma Merkezi kurulmasının gerekliliği ve kültür-sanat faaliyetlerinin güncel durumu hakkında konuştuk.

“Türkiye’de tiyatro kültürel mirası alanında uzmanlaşan tek kurumuz.”

Kültür Sanat Fonu’nun 2024 döneminde Vakfımızdan ilk kez hibe alan ve İstanbul’da faaliyetlerini yürüten bir Vakıf olarak, Türkiye Tiyatro Vakfı’nın (TTV) misyonundan ve bugüne dek yürüttüğünüz çalışmalardan bahseder misiniz? 

Vakfımız, kültürel geçmişimizin ayrılmaz bir parçası olan ve Türkiye’de yerleşik bir geleneğe sahip tiyatro alanında kapsayıcı ve bütünlüklü bir belleğin oluşturulması için çalışıyor. Yine aynı bağlamda TTV, Türkiye tiyatrosunun arşivini bir arada tutmanın, onu zenginleştirmenin, boyutlandırmanın sürdürülebilir, kalıcı tek çözümünün Türkiye Tiyatrosu Müzesi’nin kurulması olarak tanımlıyor.

Kurulmasını amaçladığımız Türkiye Tiyatro Müzesi ve Araştırma Merkezi’nin tiyatromuzun belleğini tutmasını; geçmişle bağımızı yeniden kurarak tarih içinde kendi yerimizi bulmamızı sağlamasını umuyoruz. Dolayısıyla bugün nerede durduğumuzu gösteren, bizi özgürleştiren, çocuk ve özel ihtiyaç sahibi dahil, kullanıcı dostu bir buluşma noktası olmasını hedefliyoruz.

Kuruluşumuzdan bu yana, beş yılı aşkın süredir gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında gerçekleştirdiğimiz tüm çalışmalar, Türkiye Tiyatro Müzesi’ni yapılandırma amacına yönelik. Müze altyapısı oluşturmak amacıyla arşivleme, sözlü tarih ve literatür veri tabanı çalışmaları yapıyoruz. Bağış ya da satın alma yoluyla edinilen arşivi dijitalleştiriyoruz.

Ayrıca, tiyatromuza önemli katkıda bulunmuş kişilerle, Türkiye’nin tiyatro belleğini boyutlandıracak sözlü tarih görüşmeleri yapıyoruz.  Literatür Veritabanı çalışmamız kapsamında da ülkedeki tüm dijitalize edilmiş kitaplıklardaki Türkiye tiyatrosuyla ilgili veriler kayda geçirildi; sıra dijitalize edilmemişlere geldi.  Bunları özel koleksiyon ve müze arşivleri izleyecek.

Ayrıca kamuoyunda tiyatro kültür mirası hakkında farkındalık yaratabilmek için her yıl Ocak ve Haziran ayları arasında Türkiye resmi tiyatro tarihinde dile getirilen ve/veya getirilmeyen kimi olguları sorgulayan ve yeniden düşündüren bir konuşma dizisi olan “Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları”;  usta bir tiyatrocunun kendi ustasını ve/veya usta bildiklerini dile getirdiği sohbet dizisi “Ustalar Ustalarını Anlatıyor”; arşivimizden bir belgeyi ilginç anlatısı eşliğinde paylaştığımız  sosyal medya kampanyamız olan Arşiv Salısı adlı içerikler ve etkinlikler yürütüyoruz.

Türkiye’de tiyatro kültürel mirası alanında uzmanlaşan tek kuruluş olarak bu iş birlikleri aracılığıyla kültür-sanat alanına katkı sunan çalışmalar yürütüyoruz. Bunun ilk adımları olarak; 2018 yılında “Bize Bir Tiyatro Müzesi Gerek” başlıklı paneli 2019 yılında gerçekleştirdiğimiz ve sonucunda Uluslararası Tiyatro Müzeleri Buluşması’nı düzenlediğimiz Avrupa Tiyatro Müzeleri Ziyareti projemizi sayabiliriz.

“Türkiye Tiyatro Müzesi’nin kurulmasının kültürel belleğimizdeki önemi bilinmiyor; müzenin yokluğu kültürel mirasın kaybı”.

Türkiye’nin tiyatro mirasını korumak için “Türkiye Tiyatro Müzesi ve Araştırma Merkezi” kurmak TTV’nin kuruluş amaçlarının başında geliyor. Türkiye’de hala bir Tiyatro Müzesi bulunmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? TTV olarak bu alanda bugüne kadar hangi adımları attınız, ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Türkiye’de tiyatro kişiliğinin kaybı sadece bir insanın kaybı değil, aynı zamanda bir kültür mirasının da kaybı anlamına geliyor. Çünkü kişisel arşivlerde bulunan reji defterleri, kostüm-dekor eskizleri, fotoğraflar, oyun biletleri gibi belgeler yakınları tarafından çoğu zaman sahaflara ya da koleksiyonerlere veriliyor ya da tamamen yok oluyor. Bu, tiyatro kültür mirasının toplumla paylaşılmadan, ona mal edilmeden kaybolması anlamına geliyor.

Bugünkü yoksunluğumuzu, neler yitirdiğimizi ve yitirmekte olduğumuzu düşündükçe bir kez daha de müze yokluğunun toplumun kültür birikiminde nasıl bir boşluk yarattığını, sürekliliği bozduğunu yaşayarak kavrıyoruz. Öte yandan, Türkiye Tiyatrosunun çağdaşlaşmasında çok önemli işlevler üstlenmiş olan dergiler artık yayınlanmamakta geçmişin tanıklıkları olan tiyatro mekânları da büyük bir umursamazlıkla yıkılmakta ya da kendi işlevi dışında kullanıma açılıp dönüştürülmektedir. Bir müzemiz olsaydı bu değerler bu kadar kolay kaybolmaz, harcanmazdı.

Bir müzenin kurulması eğer ki büyük bir sermayeniz yok ise ancak kamu ortak ve iş birlikleri ile gerçekleşmesi mümkündür. Geçtiğimiz beş yıllık süre boyunca, birçok önemli karar alıcı ile görüşmeler gerçekleştirdik fakat maalesef ki olumlu geçen görüşmelerimize rağmen somut bir adım atılmadı.

Türkiye Tiyatro Müzesi’nin kurulmasının kültürel belleğimizdeki önemi birçok kurum ve kuruluş tarafından bilinmiyor ya da sahiplenilmiyor. Biliyoruz ki bir kamuoyu oluşturmak da yerel yönetim ve kamu kurumlarının karar alma süreçlerinde oldukça önemli rol oynuyor. Fakat beş yıllık büyük bir çabanın ardından gün geçtikçe çalışmalarımızın dana görünür olduklarını ve farkındalık yarattığını ve bu çalışmalarımızın yerel yönetimlerce takip edildiğini görüyoruz. Bu da bizi umutlandırıyor, gücümüze güç katıyor.

“Kültür-sanat dünyası ekonomik sıkıntının da ötesinde, varlık-yokluk sorunu yaşıyor.”

Mevcut ekonomik koşulların kültür-sanat alanına ve özellikle tiyatroya etkisini nasıl gözlemliyorsunuz? Tiyatroya olan toplumsal ilgi ve desteği geçmiş yıllarla karşılaştırdığınızda ne gibi farklar görüyorsunuz?

İçinde yaşadığımız ekonomik koşullar herkesi, her kuruluşu kötü etkiliyor ama Türkiye’de hep yaşayageldiğimiz gibi olumsuzlukların ilk yansıdığı alan yine sanat ve kültür oluyor. Bir de şu var tabii, ekonomik koşullar ne olursa olsun sponsor olabilecek kapitalist kurumlar kendi kültür merkezlerini kurmakta, böylece maddi ve manevi olarak kendilerine yatırım yapmaktadır; yani bize bir türlü sıra gelmemekte! Sonuç olarak, kültür-sanat dünyası yalnızca ekonomik sıkıntılarla değil, varlık-yokluk sınavıyla da karşı karşıya.

“Tiyatro Hazinemizden” Sergisi ve Etkinlik Serisi projesi, Türkiye Tiyatro Müzesi’nin bir provası.”

Sözlü tarih, arşivleme ve literatür taraması alanındaki çalışmalarınızla tiyatro alanına sunduğunuz katkıyı nasıl özetlersiniz? Bu katkıyı artırmak için, kamu-yerel yönetimler, özel sektör ile bireysel bağışçıların desteğine ne ölçüde ulaşabildiniz? Hangi kurum ve kuruluşlar ile iş birliği yaptınız?

Tüm bu çalışmaları, Türkiye Tiyatro Müzesi ve Araştırma Merkezi’nin altyapısını kurma hedefiyle yürütüyoruz. Maalesef ki Türkiye’de arşivcilik hâlâ sınırlı bir alanda, çoğu zaman bireysel çabalarla yürütülüyor. Tiyatro gibi güçlü bir kültürel hafızaya sahip bir alanın sistemli, erişilebilir ve güvenilir bir arşive sahip olmaması hem sanatsal üretimi hem de akademik araştırmaları sekteye uğratıyor. Bu nedenle, biz kapsayıcı, şeffaf ve kalıcı bir tiyatro arşivi oluşturarak hem belleği korumayı hem de kapsamlı bir bellek inşa etmeyi amaçlıyoruz.

Bugüne dek 35 koleksiyonerin bağışıyla ve 34 sözlü tarih görüşmesiyle olasılıkla Türkiye’nin en geniş kapsamlı tiyatro arşivlerinden birini oluşturduk. Amacımız, bu arşivi dijitalleştirerek herkesin erişimine açmak, topluma mal etmek ve tiyatro alanındaki tüm akademik çalışmaları içeren bir literatür veri tabanı ile desteklemek. Tiyatro alanında yapılan tüm kaynakların verilerini topladığımız Literatür Veri Tabanı çalışmamız, dijitalleştirilmemiş kaynakların verilerinin toplanması ile devam ediyor.

Kuruluşumuzdan bu yana Atatürk Kitaplığı, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Kadir Has Üniversitesi ve Salt Araştırma gibi kurumlar ile yakın temas halindeyiz. Dijital arşivimizi erişime açmak ve literatür veri tabanımızla entegre etmek için altyapımızı yenilememiz gerekiyor. Bu konuda kaynak yaratma çalışmalarımız devam ediyor.

Sağladığımız hibe desteğiyle “Tiyatro Hazinemizden” Sergisi ve Etkinlik Serisi projesi kapsamında hayata geçireceğiniz faaliyetleri ve yaratmayı umduğunuz katkıyı aktarır mısınız?

Sağladığınız hibe desteğiyle hayata geçireceğimiz “Tiyatro Hazinemizden” Sergisi ve Etkinlik Serisi projesi, aslında Türkiye Tiyatro Müzesi’nin bir provası olarak kurgulandı. Bu projeyle, yıllardır özenle oluşturduğumuz ve koruduğumuz çok yönlü ve zengin arşivimizi ilk kez toplumla paylaşacağız.

20 Kasım – 24 Ocak 2026’da iki ay boyunca Tütün Deposu’nda açılacak olan sergimiz, Türkiye tiyatrosunun hem bilinen hem de şimdiye dek gün yüzüne çıkmamış ilginç belgeleri sunacak. Sergide; oyun afişlerinden sahne tasarımlarına, orijinal dekor ve kostüm eskizlerinden dergilere, Osmanlıca ve Türkçe el yazması oyun metinlerinden nadide fotoğraflara kadar birçok kıymetli belge yer alacak.

Ayrıca, TTV arşivinden yer alan Sözlü Tarih oturumları, Konuşan Fotoğraflar gibi görsel-işitsel öğelerle oluşturulacak interaktif alanlar sayesinde sergimiz, yaşayan bir arşiv deneyimi sunacak. Bu özel sergide, yakın zamanda yitirdiğimiz büyük usta Genco Erkal’a ve tiyatrosuna da özel bir bölüm verilecek.

Bu proje, sanatçılar, sanatseverler, tiyatro izleyicileri, gençler, kültür-sanat kurumları temsilcileri ve yerel yönetimlerle bir araya gelerek tiyatromuzun hem somut hem de soyut kültür mirasının değeri ve vazgeçilmezliği konusunda güçlü bir farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Sonuç olarak, “Tiyatro Hazinemizden”, yalnızca geçmişe ışık tutan bir sergi değil; aynı zamanda Türkiye Tiyatro Müzesi ve Araştırma Merkezi’nin kurulması yolunda atılan en somut adımlardan biri olacak.

Size destek olmak isteyen kişi ve kurumlara, çalışmalarınızı ve yarattığınız etkiyi bir hikayeyle paylaşır mısınız?

Bir ülkede tiyatro müzesi yokmuş ve her ölen tiyatro kişiliğiyle birlikte ciddi bir kültür mirası yok oluyormuş. Uzun yıllar tiyatro sanatına emek vermiş bir kadın bu durumdan çok rahatsız oluyormuş ve ne kadar yazarsa yazsın, konuşma yaparsa yapsın kimsenin umurunda değilmiş. O zaman, adı Esen olan bu kadın “Benim neyim eksik, o zaman ben girişirim bu işe” demiş, öyle de yapmış.

Önceleri kimse inanmamış ona “Yapamazsın”, “Çılgınsın sen” demişler ama bizimki yılmamış çünkü yaptığına inanıyor, çalışmasına güveniyormuş. Önce “Bize Bir Tiyatro Müzesi Gerek” başlıklı bir panel düzenlemiş, özellikle üniversitelerdeki tiyatro öğrencileri arasında heyecan yaratmış bu ve birçok gönüllü çalışmak için vakfa akın etmiş. Ortalıkta bir sponsor olmadığından Esen, kendi akmasa da damlayan bütçesiyle yönetiyormuş kurduğu vakfı, gençlerin desteğiyle yapılıyormuş işler, altyapı giderleri ise AB fonlarıyla karşılanıyormuş.

Ekip küçük hatta işi yerinde öğrenen gençlerden oluşuyormuş ancak yapılanlar büyüdükçe büyümüş, dikkatleri çekmeye başlamış. Her şeyden önemlisi sözünü ettiğimiz vakfın yani TTV’nin adı duyuldukça bağışların artması olmuş, bir başka deyişle vakfa güven artmış ve tiyatro arşivi olan ve çaresizlikten bunu evinde tutan kişiler emanetlerini gönül rahatlığıyla vermeye başlamış.

Gelgelim vakfın merkezi küçük gelmeye başlamış artık bu sefer müze binasıyla birlikte ve/veya onu beklerken yeni bir merkez gereksinimi doğmuş. Bir başka önemli gereksinim de büyük olasılıkla Türkiye’nin en kapsamlı tiyatro arşivine sahip bu kuruluşun elindeki her türlü malzemeyi (dijital arşiv, video, fotoğraf vb.) toplumla paylaşmak için belirli bir bütçeye ihtiyaç duymasıymış.

İnsanın Doğayla ve Tüm Varlıklarla Barış İçinde Yaşamı!

By | Kurumsal Destek Fonu

Armaş Vakfı, gezegenin ekolojik sınırlarının aşılması ve iklim krizinin artan etkileriyle ortaya çıkan ekolojik ve çevresel sorunlara çözüm üretmek amacıyla çalışmalar yürütüyor. Dalyan Foundation ve Türkiye Mozaik Foundation iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz Kapasite Güçlendirme Fonu’nun 2024 döneminde desteklediğimiz Armaş Vakfı, hibe desteğimizle iktisadi işletmesinin aktif hizmet sunması ve sürdürülebilir gelir modeli haline gelmesi amacıyla çalışmalar yürütüyor.

Armaş Vakfı ile gerçekleştirdiğimiz röportajda: kuruluş amacını, Kocaeli’nin ekolojik sorunlarına yönelik çözüm önerilerini, finansal sürdürülebilirliği sağlama yolları ile topluluk oluşturma ve ağ geliştirme konularındaki çalışmalarını konuştuk.

Armaş Vakfı Kapasite Güçlendirme Fonu kapsamında Vakfımızdan ilk kez hibe alıyor. Okuyucularımızın Vakfınızı daha yakından tanıyabilmesi için kuruluş amacınızdan ve yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Armaş Vakfı, insanın doğayla ve tüm canlı-cansız varlıklarla barış içinde yaşadığı bir dünya hayalini paylaşan dört kişinin bir araya gelmesiyle 2021 yılında kuruldu. Kurucularımızdan Sibel Asna Özesmi’nin uzun yıllardır düşlediği “okul” fikri, Uygar Özesmi’nin “sosyal değişim akademisi” vizyonu ile kesişti; bu hayale Turgay ve Selda Gönensin’in katılımıyla, etik değerlere, düşünceye ve öğrenmeye dayalı bir topluluğun temeli atıldı. Bugün bu hayal; Armaş Vakfı çatısı altındaki Armaş Akademi ve doğayla iç içe konumlanan Armaş Vakfı Mekânı ile hayat bulmuş durumda.

Vakıf olarak, birlikte adil bir yaşama katkı vermek için yola çıktık. İnsanın doğayla ve tüm varlıklarla simbiyotik bir ilişki kurması için çalışıyoruz. Gezegenimizdeki jeolojik ve biyolojik çeşitliliğin korunması, insanın evrendeki yerine ve farklılıklara dair sevgi ve saygının yeniden inşası Vakfımızın temel güdüsünü oluşturuyor. Bu doğrultuda, doğayla uyumlu bir varoluşu savunan kurum ve sivil toplum kuruluşlarıyla (STK) iş birliği yapıyoruz.

Armaş Akademi ise Vakfımızın eğitim odağını temsil ediyor. Akademi; etik, adil ve sürdürülebilir bir gelecek üzerine düşünen, sorgulayan ve birlikte inşa eden bireyleri bir araya getiriyor. Eğitimler, atölyeler ve buluşmalar yoluyla yalnızca bilgi değil; birlikte üretim, entelektüel etkileşim ve kişisel dönüşüm için de doğal bir zemin sunuyor. Aynı zamanda kültürel belleği yaşatmayı önemsiyor; adını taşıdığımız Akmeşe’deki Ermeni kültürel mirasına saygıyla yaklaşarak, bu mirası bugünün etik değerleriyle buluşturmaya çalışıyoruz.

Kocaeli’de ekoloji temelli üretim ve öğrenme alanları oluşturmayı amaçlıyoruz”

Sanayi odaklı ve çevre kirliliği riski yüksek olan Kocaeli’de ekolojik ve çevre sorunlarına çözüm üretmek için çalışan bir vakıf olarak, kentteki sorunları ve bu sorunlara dair çözüm önerilerinizi paylaşır mısınız?  

Kocaeli gibi sanayi baskısının yoğun olduğu bir kentte, yalnızca ekolojik farkındalık yaratmakla kalmayıp, doğayla uyumlu yaşam pratiklerini ve üretim-tüketim modellerini somut olarak hayata geçirmek gerektiğine inanıyoruz. Armaş Vakfı olarak bu doğrultuda önerdiğimiz yaklaşımlardan biri, döngüsel ekonomi ilkelerini temel alan, yereldeki üretici ve tüketicileri, daha doğrusu türeticileri bir araya getiren, ekolojik yaşamı destekleyen deneyim ve paylaşım alanlarının oluşturulması. Bu doğrultuda, Good4Trust ağı ve Türetim Ekonomisi Derneği ile kurduğumuz ortaklıklar sayesinde, dönüşüm odaklı ve topluluk temelli modeller geliştirmeye çalışıyor; bu alanlarda etkimizi artırmak için fikir üretip, iş birlikleri kurarak çeşitli fon başvuruları gerçekleştiriyoruz.

Hem doğaya hem de topluma iyi gelen bir yaşam kültürünü, Kocaeli’nin kırsalında Armaş Vakfı Mekânı’nda örneklemeye çalışıyoruz. Ekoloji temelli üretim ve öğrenme alanları oluşturmayı amaçlıyor; ev sahipliği yaptığımız her etkinlikte yalnızca farkındalık yaratmayı değil, aynı zamanda doğayla uyumlu, şiddetten ve ayrımcılıktan uzak bir yaşam pratiğini birlikte deneyimlemeyi hedefliyoruz.

“Bu zorlu dönemleri aşmak için yerel ve uluslararası ağlardan beslenen çok yönlü kaynak hedefiyle çalışıyoruz.”

Son yıllarda sivil toplumun yaşadığı kaynak sorunu ve ekonomik koşullar sizi nasıl etkiledi? Bu süreçte kaynak yaratma ve kaynak çeşitlendirme konularında nasıl bir strateji izlediniz, neler yaptınız?  

2021’de kurulan Armaş Vakfı, ilk üç yıl boyunca kurucuların çabaları ile bireysel ve kurumsal bağışlarla vakfın ana faaliyet alanlarından biri olan Armaş Vakfı Mekânı’nın restorasyonunu gerçekleştirdi. Kurucular, bu mekânı yalnızca bir ofis ya da etkinlik alanı olarak değil, aynı zamanda Vakfın faaliyetlerini sürdürülebilir kılacak bir kaynak geliştirme aracı olarak tasarladı. Bu kapsamda, 2024’ün Kasım ayında Armaş Vakfı İktisadi İşletmesi kuruldu. Bu adım, hem Vakfın kendi gelir kaynaklarını çeşitlendirmesi hem de topluluk odaklı faaliyetlerini destekleyebilmesi açısından önemli bir gelişme oldu.

Aynı dönemde, Vakfın kurumsal kapasitesini güçlendirmek ve faaliyetlerini daha sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmak amacıyla çeşitli fon başvuruları da yapıldı. Bu başvurular sonucunda, Kapasite Güçlendirme Fonu desteğiyle, hem Armaş Vakfı’nın kurumsal altyapısını geliştirmek hem de Armaş Vakfı Mekânı’nın tanıtımına yönelik çalışmaları yürütmek hedeflendi.

Kaynak çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak, ortak değerleri paylaştığımız farklı kurum, dernek ve kişilerle iş birlikleri geliştiriyoruz. Örneğin, Türetim Ekonomisi Derneği ile “Değişim Elçileri Programı” odağında projeler geliştirdik; iki farklı fon kaynağından proje kabulü alarak hem işbirliği hem de kaynak yaratma açısından önemli bir adım attık. Bu projeler hâlen devam etmekte.

Tüm bu çabalara rağmen, mevcut ekonomik koşullar ve küresel belirsizlikler, Armaş Vakfı’nın da tıpkı diğer pek çok STK gibi, kaynakların sürdürülebilirliğine dair kaygıları gündeminde tutmasına neden olmakta. Vakfın faaliyetlerinden gelir elde etmeyi amaçlayan Armaş Vakfı Mekânı gibi girişimler ekonomik daralmanın etkisiyle sınırlı kalmakta. Bu nedenle, bu zorlu dönemleri en az zararla atlatmak için hem yerel hem de uluslararası ağlardan beslenen çok yönlü kaynak yaratma hedefiyle var gücümüzle çalışıyoruz.

“Öncelikli odağımız finansal sürdürülebilirliğimizi güçlendirmek.”

Kapasite Güçlendirme Fonu kapsamında sağladığımız hibe ve kapasite gelişim desteği ile odaklandığınız başlıklar nelerdir? Bu kapsamda ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

Öngörülebileceği gibi, Armaş Vakfı olarak öncelikli odağımız finansal sürdürülebilirliğimizi güçlendirmek. Bu doğrultuda, vakfın gelir çeşitliliğini artırmak amacıyla Armaş Vakfı Mekânı’nın görünürlüğünü artırmak ve etkin kullanımını sağlayarak düzenli gelir akışı yaratmak bu hedefin önemli bir parçası. Aynı zamanda vakfın dijital varlığını güçlendirmek, daha geniş kitlelere ulaşmak ve destekçileriyle etkili iletişim kurmak için sosyal medya stratejisini uygulamak amacıyla, içerik üretimi alanında profesyonel destek alıyoruz.

Finansal sürdürülebilirliğin yanı sıra topluluk oluşturma ve ağ geliştirme de vakfımızın temel öncelikleri arasında. Bu nedenle hem yerelde hem ulusal ve uluslararası ölçekte ağlarımızı büyütmeye, iş birlikleri kurma gayretindeyiz.

Son olarak, yaptığımız faaliyetlerin etkisini görebilmek ve gelişim alanlarımızı tespit edebilmek adına etki ölçümlemeye de odaklanıyoruz. Etkinlikler ve faaliyetlerin düzenli olarak takip edilmesini, katılımcı geri bildirimleriyle birlikte ölçülebilir hale getirilmesini sağlamak bu dönemdeki önemli çalışma alanlarımızdan biri.

“Armaş Vakfı’nı desteklemek, bir kurumu değil; topluluk temelli dönüşüm yaratmayı hedefleyen bir yapıyı büyütmek demek.”

Size destek olmak isteyen kişi ve kuruluşlar için, birkaç cümle ile kendinizi nasıl anlatırsınız?

Armaş Vakfı’nı desteklemek, bir kurumu değil; topluluk temelli dönüşüm yaratmayı hedefleyen bir yapıyı büyütmek demek. İzmit Akmeşe’deki Armaş Vakfı Mekânı, doğayla uyumlu yaşam pratiklerinin rehberliğinde, ortak üretim ve düşünce için buluşma alanı sunar. Bu mekânda düzenlenen atölye, kamp ve eğitim programları; katılımcıların sadece bilgi edinmesini değil, birlikte düşünmesini, üretmesini ve dönüşmesini huzur içinde bir ortamda gerçekleştirilmesini sağlar.

Geri bildirimlerde öne çıkan “yalınlık, açıklık, doğayla temas, nezaket ve derinlik” bu deneyimlerin özünü yansıtır. Bir katılımcının ifadesiyle: “Kendimi evimde hissettim. Bu kadar özenli bir ortamda düşünmek ve üretmek, hayatımda çok az yerde mümkün oldu.”

Armaş Vakfı olarak, etik ve sürdürülebilir bir yaşam kültürünü hep birlikte ve paylaşarak inşa etmeye inanıyoruz. Daha adil bir yaşamın mümkün olduğuna inanıyor; birlikte düşünerek, üreterek ve paylaşarak dünyaya iyi gelen çabaların taşıyıcısı olmayı sürdürmek istiyoruz.

Turquoise Coast Environment Fund – Turkey Hibe Programının Altıncı Döneminde Desteklenecek STK’lar Belirlendi

By | Turquoise Coast Environment Fund

6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli gerçekleşen ve çevre illeri de ağır şekilde etkileyen depremlerin ardından, Adana, Hatay ve Mersin kıyı bölgelerindeki çevre sorunlarının çözümüne katkı sağlayan sivil toplum kuruluşlarını (STK) desteklemek amacıyla Vakfımız koordinasyonunda Conservation CollectiveTürkiye Mozaik Foundation ve Turkish Philanthropy Funds iş birliğiyle hayata geçirilen Turquoise Coast Environment Fund-Turkey (TCEF) hibe programının altıncı döneminde desteklenecek STK’lar belirlendi. Fonun bu döneminde 6 STK’ya toplam 3.091.590 TL hibe desteği sağlıyoruz. 

Desteklenen STK’lar ve çalışmaları ile ilgili ayrıntılı bilgileri aşağıda görebilirsiniz:

Antakya Çevre Koruma Derneği, (Asi 30×30: Çevre Vizyon Planı Farkındalık Kampanyası Projesi, 524.790 TL), Hatay
Antakya Çevre Koruma Derneği, bölgedeki çevre sorunlarına dikkat çekmek, çevreye duyarlı topluluklar oluşturmak ve doğal mirası korumak amacıyla çalışıyor. Sağladığımız hibe desteğiyle hayata geçirilecek Asi 30×30: Çevre Vizyon Planı Farkındalık Kampanyası projesiyle, Kahramanmaraş depremleri sonrası zarar gören Asi Nehri Deltası, Milleyha Sulak Alanı ve Samandağ kıyı ekosistemlerinin korunması amaçlanıyor. Dernek proje kapsamında Asi Nehri Havza Çevre Vizyon Planı’nın daha geniş kitlelere ulaştırılması için sosyal medya kampanyaları ve basın toplantıları düzenleyecek. Ayrıca, National Geographic Society desteğiyle Milleyha ve Eski Asi Nehri yatağında su kalitesi ölçümleri ve eDNA analizleri yapacak; bu alanların resmî koruma altına alınması için savunuculuk çalışmaları yürütecek.

Hatay Tabiatı Koruma Derneği, (Hatay’ın Eşsiz Canlıları: Dağ Ceylanı ve Çizgili Sırtlan Koruma Projesi, 546.000 TL), Hatay
Hatay Tabiat Koruma Derneği, Hatay’in doğal kaynaklarının ve biyolojik çeşitliliğinin, ekosistem bütünlüğü içerisinde, sürdürülebilir bir gelecekte korunarak kullanılmasını sağlamak amacıyla çalışmalarını yürütüyor. Sağladığımız hibe desteğiyle hayata geçirilecek Hatay’ın Eşsiz Canlıları: Dağ Ceylanı ve Çizgili Sırtlan Koruma projesiyle, Türkiye’de yalnızca Hatay’da birlikte yaşayan Dağ Ceylanı ve Çizgili Sırtlan türlerinin korunması ve insan–yaban hayatı çatışmalarını azaltacak bilimsel ve yerel çözümler geliştirilmesi amaçlıyor. Dernek proje kapsamında gece–gündüz saha gözlemleri ve fotokapan izleme çalışmaları yapacak, yerel halk ve çobanlarla görüşmeler gerçekleştirecek; türlerin habitat kullanımını ve tehditleri haritalandıracak. Ayrıca kırsal bölgelerde doğa farkındalık eğitimleri düzenleyecek ve Hatay Yaban Hayatı Gözlem Etkinliği ile proje çıktıları geniş kitlelere ulaştıracak. Dernek projeyle, Türkiye’nin diğer bölgelerinde benzer insan–yaban hayatı çatışmalarına model oluşturabilecek bilgi ve yöntemler üretecek.

Hukuk Doğa ve Toplum Vakfı (HUDOTO), (İklim ve Afet Risklerine Karşı Ekosistem Temelli Hukuki Dayanıklılık: Mersin, Adana ve Hatay’da Sivil Toplumun Güçlendirilmesi Projesi, 550.000 TL), İzmir
HUDOTO doğa, çevre ve insan haklarının korunması; ekolojik, sürdürülebilir ekonomi ve kalkınmanın uygulanması ve geliştirilmesi amacıyla çalışmalarını yürütüyor. Sağladığımız hibe desteğiyle hayata geçirilecek İklim ve Afet Risklerine Karşı Ekosistem Temelli Hukuki Dayanıklılık projesiyle, Mersin, Adana ve Hatay’da STK’ların, hukukçuların ve çevre savunucularının çeşitli çevre krizlerine karşı kapasitelerinin güçlendirilmesi amaçlanıyor. HUDOTO proje kapsamında katılımcılara çevre hukuku, kıyı ve deniz ekosistemlerinin korunması, agroekoloji, doğa temelli çözümler ve hak temelli izleme konularında eğitim verecek; 5 haftalık çevrimiçi eğitim sonrasında Mersin’de düzenleyeceği bölgesel çalıştay bir araya geleceği katılımcılarla birlikte yerel çevre sorunları analiz edip çözüm önerileri geliştirecek. Ayrıca proje sonunda ortaya çıkacak “Yerel Çevre ve Geçim Adaleti Yol Haritası”, yerel yönetimler, barolar, kamu kurumları ve BM mekanizmalarına sunularak bölgenin çevresel ve sosyal dayanıklılığını artıracak somut politika önerileri sunacak. 

Tarsus Slow Food Yeryüzü Pazarı Derneği, (Balık Baykuşu Yok Olmadan Keşfet – Faz II, 370.800 TL), Mersin
Gıdanın sürdürülebilir ve temiz satın alımı ve tüketimi için farkındalık çalışmaları yapan Tarsus Slow Food Yeryüzü Pazarı Derneği; gıda israfını azaltmak, doğal üretim ortamını, teknikleri ve biyoçeşitliliği korumak amacıyla faaliyetlerini yürütüyor. Sağladığımız hibe desteğiyle hayata geçirilecek Balık Baykuşu Yok Olmadan Keşfet – Faz II projesiyle, ilk fazda elde edilen kazanımların sürdürülebilir kılınması ve nesli küresel ölçekte tehlike altında olan Balık Baykuşu’nun Mersin’deki yaşam alanlarının korunması amaçlanıyor. Bu doğrultuda dernek, Türkiye’de ilk kez bu tür için resmi Tür Eylem Planı hazırlanmasını sağlayacak. Proje kapsamında saha çalışmaları ve farkındalık etkinlikleri yürütecek; en az 10 kurum ziyareti, 5 okulda eğitim, sergi ve festival etkinlikleri ile ulusal basın çalışmaları ve lobicilik faaliyetleri gerçekleştirecek. Ayrıca, Balık Baykuşu’nun yaşadığı vadilerin koruma statüsü kazanmasına katkı sağlamak için elde edilecek verileri Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne sunacak. 

Türkiye Sürdürülebilir İnsani Yardım ve Eğitim Vakfı (TÜRSİYEV), (Asi Nehri ve Kırıkhan Gölbaşı Gölü Rehabilitasyonu ve Su Sümbüllerinin Geri Dönüşümü Yoluyla Yerel Ekonomiye Katkı Projesi, 550.000 TL), İstanbul
TÜRSİYEV iklim değişikliği, doğal kaynakların tükenmesi ve çevresel bozulma gibi küresel sorunlara yerelden çözümler üretmek amacıyla çalışmalarını yürütüyor. Sağladığımız hibe desteğiyle hayata geçirilecek Asi Nehri ve Kırıkhan Gölbaşı Gölü Rehabilitasyonu ve Su Sümbüllerinin Geri Dönüşümü Yoluyla Yerel Ekonomiye Katkı projesiyle, Hatay’daki Asi Nehri ve Kırıkhan Gölbaşı Gölü’nde hızla yayılan istilacı su sümbüllerinin kontrol altına alınması ve geri dönüştürülerek yerel ekonomiye kazandırılması amaçlanıyor. TÜRSİYEV proje kapsamında depremlerden etkilenen kadınların istihdama katılımını güçlendirmek için Asi Nehri ve Gölbaşı Gölü’nde toplanan ve istilacı bir tür olan su sümbüllerini kurutarak, kadınların ve kadın kooperatiflerinin gelir elde edebileceğini ürünlere dönüştürmek için ham madde elde edecek. Kadınlara yönelik el sanatları, tasarım ve pazarlama üzerine uygulamalı eğitimler düzenleyecek. 

Ünvansız Gönüllüler Derneği, (Milleyha Sulak Alanını ve Samandağ Sahil Şeridini Koruma Projesi, 550.000 TL), Tekirdağ
Ünvansız Gönüllüler Derneği, Türkiye’de yoksulluğun azalmasına katkı sağlamak amacıyla çalışmalarını yürütüyor. Sağladığımız hibe desteğiyle hayata geçirilecek projeyle, depremler sonrası bölgede yaşanan kontrolsüz yapılaşma, bilinçsiz tarım faaliyetleri, moloz atıkları, bilinçsiz avlanma nedeniyle tehdit altında olan Milleyha Sulak Alanı ve Samandağ sahil ekosistemlerin korunmasına yönelik çalışmalar amaçlanıyor. Bu amaç doğrultusunda ekosistemi koruyan ve sürdürülebilir turizmi benimseyen bir modelin oluşmasına katkı sağlamak için Samandağ Belediyesi’nin desteğiyle en az 50 işletmeye yönelik ekoturizm ve doğa koruma eğitimleri düzenleyecek. Ayrıca kısa belgesel ve reels videolar hazırlayarak en az 50.000 kişiye ulaşacak ve gönüllü gözlem ağıyla kuş türlerinin takibini yaparak yerel halkın sürece aktif katılımını sağlayacak.

 

Kültür Sanat Fonu’nun 2024 Dönemi Fon Başlangıç Raporu Yayımlandı

By | Kültür Sanat Fonu

Kültür-sanat kurumlarının ve bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarının (STK) projelerini desteklemek amacıyla Türkiye Mozaik Foundation iş birliği, bireysel ve kurumsal bağışçıların desteğiyle hayata geçirdiğimiz Kültür Sanat Fonu’nun 2024 dönemi Fon Başlangıç Raporu yayımlandı. Fon kapsamında Oyuncular Sendikası, Sosyal Fayda için İletişim Derneği ve Türkiye Tiyatro Vakfı’na toplam 2.003.100 TL hibe desteği sağlıyoruz.

Kültür Sanat Fonu’nun 2024 döneminin yapısı, desteklediğimiz STK’lar ve yapacakları çalışmalara dair bilgilerin yer aldığı raporumuza buradan ulaşabilirsiniz.

Ücretsiz Okul Yemeğiyle Çocuk Yoksulluğu ve Okul Terkini Azaltmak Mümkün

By | Çocuk Fonu, Kırmızı Uçurtma Destek Çemberi

Sulukule Gönüllüleri Derneği (SGD), çocukların eğitime eşit ve adil erişimini sağlamak amacıyla, bütüncül ve hak temelli bir yaklaşımla çalışmalarını yürütüyor. Kırmızı Uçurtma Destek Çemberi ve Türkiye Mozaik Foundation bünyesindeki Dr. Hülya Karadoğan Fonu iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz Çocuk Fonu’nun 2024 döneminde desteklediğimiz SGD, çocuk yoksulluğunun olumsuz etkisini azaltmak amacıyla Beslenme Hakkı: Adil Fırsatlar projesini hayata geçiriyor.

SGD ile yaptığımız röportajda: derinleşen ekonomik sorunların eğitim hakkına erişim üzerindeki etkileri, okul terkini önlemek için ücretsiz okul yemeğinin önemi ve proje kapsamında yürütülecek çalışmalar hakkında konuştuk.

“Türkiye’deki çocukların %43,6 yoksulluk koşullarında yaşamını sürdürüyor.”

Derinleşen ekonomik sorunlar eğitim hakkına erişimi ve okul devamlılığını nasıl etkiliyor?  Bu zorlu dönemde okul terkini önlemek için neler yapılabilir?

SGD olarak öncelikli hedef kitlemiz çocuklar. Çocuklarla çalışırken bütüncül bir yaklaşımla, çocukla temas eden bakım verenler, öğretmenler vb. gruplarla da çalışıyoruz.

Derinleşen ekonomik sorunlar, beraberinde çok ciddi bir yoksulluk sorununu da getiriyor. UNICEF’in 2021’de yayımladığı Dünya Çocukların Durumu raporuna göre, 2020 yılında 356 milyon çocuk (tüm çocukların yüzde 17,5’i) aşırı yoksulluk içinde yaşıyor. Avrupa Birliği İstatistik Ofisi’nin 2022 verilerine göre ise Türkiye’deki çocukların %43,6 yoksulluk koşullarında yaşamını sürdürüyor.

Yoksulluk çok boyutlu bir sorun ve birbirine bağlı pek çok başka sorunu da beraberinde getiriyor. Eğitim hakkına erişim açısından baktığımızda, yoksulluk ile eğitim arasında ters yönlü bir ilişki olduğu açıkça görülüyor. Maddi açıdan ele alındığında, temel eğitim her ne kadar “ücretsiz” olsa da bir çocuğun okulda kalabilmesi aileler için sürekli masraf anlamına geliyor. Öğle yemekleri, kırtasiye malzemeleri, okul kıyafetleri ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlar, aileler açısından karşılanması zor harcamalar olabiliyor.

Yoksulluğun bir diğer önemli boyutu da beslenme. Çalıştığımız birçok çocuk okula kahvaltı yapmadan gidiyor ve/veya okulda öğün atlamak zorunda kalıyor. Yetersiz beslenme, çocukların fiziksel, duygusal ve zihinsel gelişimlerini olumsuz etkilediği gibi öğrenme süreçlerini de sekteye uğratıyor. Buna ders sırasında odaklanma güçlüğü ve sürekli yorgunluk hâli eklendiğinde, bu çocuklar çoğu zaman “dinlemeyen”, “uyuyakalan” ya da “başarısız” olarak etiketleniyor.

“Okul yemeği gibi programların, çocukların okul ile kurdukları bağı kuvvetlendirdiği ve okulu terk etme riskini azalttığı görülüyor.”

Yoksulluğun bir başka önemli boyutu da duygusal ve sosyal dışlanmayı beraberinde getirmesidir. Yukarıda bahsedilen tüm koşullar, çocukların etiketlenmesine sebep oluyor. Bu etiketler çocukların akran ilişkilerini etkiliyor, okul ile olan bağlarının zayıflamasına neden oluyor ve okuldan uzaklaşma sürecinde önemli bir rol oynuyor.

Tüm bunların yanı sıra, yoksulluk çocuklar için çok ağır bazı rollerin ve sorumlulukların aile içinde üstlenilmesine sebep oluyor. Çocuklar hane bütçesine katkı sağlamak için çalışmak, ev işlerine yardım etmek gibi sorumluluklar almak zorunda kalıyor. Okulda olmayan çocukları sokakta yaşama, suça sürüklenme gibi sokağın diğer riskleri de bekliyor.

Okul terkini önlemek için çocuk odaklı, çocukların değişen ihtiyaçlarına cevap verebilecek, destekleyici ve güvenli okul ortamları yaratmak şart. Okul yemeği gibi programların, çocukların okul ile kurdukları bağı kuvvetlendirdiği ve okulu terk etme riskini azalttığı görülüyor. Yoksulluk yalnızca ekonomik bir sorun değil; çocukların eğitime erişimini, gelişimini ve yaşamla kurdukları bağı derinden etkileyen çok katmanlı bir mesele. Bu nedenle çözümün de çok boyutlu olması gerekiyor.

Türkiye’de çocuk hakları alanında yaşanan temel sorunlardan bahserder misiniz? Çocuk yoksulluğu ile mücadele ve sosyal dışlanmanın önlenmesi konusunda toplumsal farkındalık ne düzeyde? Kamu kurumları ve yerel yönetimlerin politikaları bu sorunlara ne ölçüde yanıt veriyor? SGD olarak, bu sorunları gidermek için geliştirdiğiniz öneriler ve yürüttüğünüz çalışmaları paylaşır mısınız?  

Çocuk hakları alanında çok temel ve katmanlı sorunlar yer alıyor. Bunların başında, çocukların hak öznesi olarak değil, yardım edilmesi gereken bireyler olarak görülmesi geliyor. Bu yaklaşım, çocukları edilgen bir konuma koyuyor; onların kendi hayatlarına dair karar mekanizmalarına katılmasını zorlaştırıyor ve ihtiyaçlarının kamusal bir hak olarak görülmesini engelliyor. Hak temelli bir bakış açısının olmaması, çocukların yaşadığı sosyal dışlanma ve hak ihlallerinin kökenini bireysel ya da kültürel nedenlere bağlanmasına yol açıyor. Bu durum, var olan hak ihlallerinin ve eşitsizliklerin görünmez hâle gelmesine ve zamanla normalleşmesine neden oluyor.

SGD olarak gözlemlerimiz ve tespitlerimiz de hak temelli anlayıştan uzak olmanın yol açtığı sorunlar ile paralel. Yoksulluk genellikle sadece ekonomik boyutu ile tanınıyor fakat çocukların ekonomik, sosyal ve kültürel haklarına olan etkisi yeterince görünmüyor. Sadece ekonomik boyutuyla tanındığı için bir grup, çocukların bir kazancı olamayacağından “çocuk yoksulluğu” kavramını reddedebiliyor.

2023 yılında bakım verenlerle birlikte yürüttüğümüz beslenme hakkı atölyelerinde sıkça karşılaştığımız bir durum, beslenmenin aileye –özellikle de kadına– atanan bir sorumluluk olarak görülmesiydi. Kamunun sorumluluğu çoğu zaman hiç fark edilmiyor; bu sorumluluk hatırlatıldığında ise bakım verenlerin kendilerini eksik ve yardıma muhtaç hissettiklerini gözlemliyoruz. Çocuk yoksulluğu hâlâ kader, ailevi sebepler gibi gerekçelerle açıklanıyor. Bu da yoksulluğun yapısal nedenlerini görünmez kılıyor. Tüm bunlar, hak temelli anlayışın toplumda yerleşmemiş olduğunun bir göstergesi.

“Ücretsiz okul yemeğinin kamu politikası hâline gelmeli!”

Kamu kurumlarının ve yerel yönetimlerin çocuk yoksulluğu ve sosyal dışlanmaya yönelik bazı çalışmaları bulunuyor. Özellikle yerel yönetimlerin yürüttüğü çalışmalar biraz daha öne çıkıyor. İstanbul içinde bazı belediyelerin beslenme desteği gibi uygulamaları olduğunu biliyoruz. Ancak bu çalışmalar ne yazık ki kapsayıcılıktan uzak, geçici ve sınırlı olabiliyor. Bu tür dönemsel uygulamalar elbette önemli; fakat uzun vadeli, sürdürülebilir ve hak temelli bir çocuk politikasına ihtiyacımız var.

SGD olarak, kurulduğumuz günden bu yana, sosyal dışlanmayı ve okul terkini önlemek amacıyla çalıştığımız okullarda beslenme desteği veriyoruz. Aynı zamanda beslenmenin bir hak olduğuna dair söylem geliştiriyor ve bu konuyu anaakım hâline getirmeye çalışıyoruz. Geçtiğimiz yıl bu konuyla ilgili bir sosyal medya kampanyası yürüttük ve Ücretsiz Beslenme, Eşit Eğitim raporunu yayımladık.

Beslenme desteğinin yanı sıra, okullarda ve derneğimizde düzenli olarak sanat ve spor temelli atölyeler yürütüyoruz. Oğlan-kız dengesine dikkat ederek karma gruplar ile oluşturduğumuz bu atölyeler, çocukların akranlarıyla ilişkilerini geliştiriyor, duygusal öğrenmelerini destekliyor ve okul ile olan bağlarını güçlendiriyor.

Bu sorunların çözümü için atılması gereken en acil adım, ücretsiz okul yemeğinin bir kamu politikası hâline gelmesidir. Bu desteğin, çocukların yaşına ve bireysel ihtiyaçlarına uygun şekilde tasarlanması büyük önem taşıyor.

“Beslenme Hakkı: Adil Fırsatlar projesi çocuk yoksulluğunun olumsuz etkisini azaltmayı amaçlıyor.”

Hibe desteğimizle Beslenme Hakkı: Adil Fırsatlar projesini hayata geçiriyorsunuz. Projenin amacından ve yürütmeyi planladığınız faaliyetlerden bahseder misiniz? 

Beslenme Hakkı: Adil Fırsatlar projesinde en temel hedefimiz, çocuk yoksulluğunun çocukların iyi olma hali üzerindeki olumsuz etkisini azaltmasına katkı sağlamaktır. Özellikle beslenme hakkı ve sosyal dışlanma arasındaki ilişkiyi vurguluyoruz.

Projenin iki temel faaliyeti var. İlki, çocukların beslenme hakkına erişimi arttırmak. Bunun için bir sosyal medya kampanyası yürütüyoruz. Bu sosyal medya kampanyasının ana mesajı “okullarda beslenme hakkının sağlanması için bütüncül bir yaklaşıma ve iş birliğine dayalı bir modele ihtiyaç var.” olacak. Sosyal medya kampanyasının yanında yerel yönetimler de dahil olmak üzere farklı kurumlara ziyarete giderek Ücretsiz Beslenme, Eşit Eğitim raporunda önerdiğimiz ve uyguladığımız modeli yaygınlaştırılması için çalışıyoruz.

İkinci olarak çocuk yoksulluğunun yarattığı sosyal dışlanmanın etkilerini azaltmak amacıyla çocuklara ve bakım verenlere yönelik atölye çalışmaları gerçekleştiriyoruz. Atölyeler ağız ve diş sağlığı, temel hijyen pratikleri, dengeli beslenme, gıda okuryazarlığı, sağlıklı yaşam ve hareket, duygular ve yemek vb. temalardan oluşuyor. Atölyelerin yanı sıra, çocukların sosyal ve kültürel haklarına erişimini artırmak amacıyla iki gezi yapmayı planlıyoruz.

“Beslenme hakkı politika hâline gelmedikçe sorunu çözemeyiz.”

 Yakın zamanda Ücretsiz Beslenme Eşit Eğitim raporunu yayınladınız. Bu raporun bulguları çerçevesinde, genel olarak beslenme hakkına dair gözlemlediğiniz sorunları ve buna karşı önerdiğiniz çözümleri paylaşır mısınız?

SGD’nin beslenme hakkı kapsamındaki çalışmaları 15 yılı aşkın süredir devam ediyor. Sulukule Mahallesi’nin yıkım döneminde, çocukların okul ile bağlarının koptuğunu gören gönüllülerin evlerinde hazırladıkları sandviçleri okullara götürmeleriyle başlayan beslenme desteği, bugün üç farklı okulda düzenli olarak devam eden bir çalışmaya dönüştü.

Yıllar içinde beslenme desteğinin yöntemi de değişti; rehberlik sistemi devreye girdi. Şu an çocuklar rehberlik servisinden aldıkları fişle kantinden yemek alıyor. Ancak bu sistemin de eksikleri var çünkü çocuklar fiş alırken etiketlenebiliyor, utanabiliyorlar. Tam da bu yüzden diyoruz ki: Bu mesele bir politika hâline gelmedikçe sorunu çözemeyiz. Yukarıda da belirtildiği gibi, beslenmenin “yardım” değil, “hak” olarak görülmesi ve bu doğrultuda hak temelli çalışmalar yapılması çok önemli.

Bunun yanında okullardaki fiziki koşullar da yetersiz. Birçok okulda yemekhane, hatta bazen kantin bile bulunmuyor. Teneffüs süreleri çok kısa ve çocukların beraber yemek yiyebilecekleri ortak alanlar yok. Okulda yemek yemenin bir yandan çocukların akranlarıyla ilişki kurdukları bir alan olduğunu unutmamak lazım. Mesele sadece çocukların karınlarını doyurması değil. Üstelik çocukların erişebildikleri gıdalar da maalesef ki çok yetersiz. Okullarda genellikle paketli ürünlere ulaşabiliyorlar. Sağlıklı, dengeli ve kişisel hassasiyetlere yönelik gıdaya ulaşmak nerdeyse imkânsız.

Hazırladığımız raporda tüm bu sorunlara çözüm olarak her okulun koşullarına göre esnetilebilecek bir model önerdik. Kantini ya da yemekhanesi olan ya da olmayan okullar için farklı uygulama biçimleri geliştirdik.

Bunun yanı sıra, beslenme hakkının ders sistemine de entegre edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu sistemin hayata geçebilmesi için başta Millî Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı olmak üzere; destekleyici kurumlar olarak okullar, yerel yönetimler, lojistik firmaları ve meslek odaları işbirliği içinde çalışmalı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, sivil toplum kuruluşları ve meslek odaları denetim sürecine dahil edilmeli; merkezi hükümet, özel sektör ve uluslararası fonlar da kaynak sağlamalıdır.

“Bu kantin yardımı, çocukların okula gelme hevesini artırdı”

 Size destek olmak isteyen kurum ve kişiler için vermek istediğiniz bir mesaj var mı? 

Bu soruya yaptığımız görüşmelerden alıntılarla cevap verebiliriz.

Çocuk yoksulluğunun boyutunu bir kantinci şöyle anlatıyor:

“600 tane öğrenci var. Daha hiç tanımadığım öğrenciler var. Bazen kantinde görüyorum: ‘Sen bizim okulda mısın?’ ‘Evet.’. ‘Ben seni hiç görmedim.’ ‘Abi hiç kantine gelmiyorum ki.’ ‘Neden gelmiyorsun?’ Gelemiyor… Çocuk muhtemelen parası olmadığı için gelemiyor.”

Beslenme desteğinin okul terkini önlemedeki etkisini ise destek sunduğumuz bir okulda çalışan rehberlik öğretmeni şu sözlerle aktarıyor:

“Bu kantin yardımı, çocukların okula gelme hevesini artırdı.”

Çocuğun okulda beslenmesi hane için bir dert olmaktan çıkınca, çocuklar başka ihtiyaçlarına da erişebiliyor. Bunu da bir bakım veren şöyle anlatıyor:

“Başka ihtiyaçlarını karşılıyorduk yani o parayla; mesela kırtasiye olsun, ondan sonra başka istedikleri bir şey olsun, onları karşılıyoruz.”

Çocuklarda ise okulda ücretsiz yemeğe ulaşabilmenin en sade, en net ifadesi şu oldu:

“Karnım doyuyor. Güzel yani.”

Çocukların okulda beslenme haklarına ücretsiz erişebilmesinin yukarıda bahsettiğimiz tüm sorunlara en hızlı veren doğrudan müdahale yöntemlerinden biri olduğuna inanıyoruz. Geçen sene yaptığımız sosyal medya kampanyamızı şu sözlerle bitirmiştik: “Çocuklar okulda hakkıyla yesin.”

6 Şubat Fonu: Her Çocuk için Eşit Başlangıç Hibe Programına Yapılan Başvurularla İlgili Değerlendirme Metnimiz Yayımlandı

By | 6 Şubat Fonu: Her Çocuk için Eşit Başlangıç

Kahramanmaraş’ta meydana gelen ve çevre illeri de şiddetli bir şekilde etkileyen depremlerin ardından, bölgede yaşamaya devam eden çocukların temel ihtiyaçlara erişimini desteklemek amacıyla Vakfımız koordinasyonunda Insider iş birliği ve mali desteğiyle hayata geçirdiğimiz 6 Şubat Fonu: Her Çocuk için Eşit Başlangıç hibe programının başvuru süreci tamamlandı.

STK’ların bu süreçte öne çıkan ihtiyaçlarının daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla fonun bu dönemi için yapılan başvuruların yoğunlaştığı konulara, başvuru yapan kuruluşların genel durumu ve ihtiyaçlarına dair değerlendirmelerimizin yer aldığı açıklama metnine buradan ulaşabilirsiniz.

İnsan Odaklı Teknoloji ile Güvenlik: Alz-TAG Projesi

By | Her Yaşta Fonu, Her Yaşta Fonu

Türkiye Alzheimer Derneği (TAD) kişilerin, Alzheimer hastalığı ve bakımı konusunda bilinçlendirilmesi, eğitilmesi ve bu hastalıktan muzdarip kişi ve ailelerin yaşam kalitesinin artırılması amacıyla çalışmalar yürütüyor. AgeSA Hayat ve Emeklilik işbirliği ve mali desteğiyle hayata geçirdiğimiz Her Yaşta Fonu’nun 2024 döneminde desteklediğimiz TAD, Alz-TAG projesini hayata geçiriyor.

TAD ile gerçekleştirdiğimiz röportajda; Alzheimer hastalarının ve bakım verenlerin karşılaştıkları zorlukları, Alz-TAG projesinin önemi ve Alzheimer hastalığına yönelik farkındalık çalışmaları hakkında konuştuk.

Türkiye Alzheimer Derneği olarak, çalışmalarınıza başladığınız günden bugüne, Alzheimer hastalarının ve bakım verenlerinin ihtiyaçlarında ne gibi değişiklikler yaşandı? Bu dönemde Alzheimer hastalarının ve bakım verenlerinin karşılaştığı zorluklardan bahseder misiniz? Bu zorluklar, derneğinizin yaklaşımını ve sunduğu hizmetleri etkiledi mi?

Kurulduğumuz günden bu yana Alzheimer hastaları ve bakım verenlerinin ihtiyaçlarında belirgin değişiklikler gözlemliyoruz. Önceleri bilgi eksikliği ve tanı sürecine dair belirsizlikler öne çıkarken, bugün bu sorunlara bakım yükü, sosyal izolasyon, ekonomik zorluklar ve psikolojik destek ihtiyacı daha görünür hale geldi.

Yaşlı nüfusun artmasıyla birlikte Alzheimer tanısı alan bireylerin sayısı yükseldi; bu da özellikle evde bakım üstlenen aile üyelerinin yükünü ağırlaştırdı. Türkiye’de bakımın çoğu kadınlar tarafından üstleniliyor, bu da toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve tükenmişlik riskini artırıyor.

“Yalnızca bir hastalıkla değil, görünmeyen bir emekle, sessiz bir yalnızlıkla mücadele eden binlerce insanla omuz omuza yürüyoruz.”

Son yıllardaki ekonomik krizler, pandemi ve doğal afetler (örneğin 2023 yılında meydana gelen Kahramanmaraş depremleri), bakım verenlerin fiziksel, duygusal ve finansal anlamda çok daha kırılgan hale gelmesine yol açtı. Bu tablo bizi yalnızca hastalara değil, bakım verenlere de destek sağlayan psikososyal, eğitimsel ve teknolojik çözümler geliştirmeye yöneltti.

Bu zorluklar, bizim hizmet sunum biçimimizi de etkiledi. Sadece hastalara değil, bakım verenlere yönelik destek mekanizmalarını geliştirdik. Psikososyal destek, eğitim atölyeleri, hak temelli bilgilendirme çalışmaları ve son olarak teknolojik çözümlerle bakım sürecini destekleyen projeler geliştirdik. “Alz-TAG” gibi projelerle hem hasta güvenliğini hem de bakım verenin yükünü hafifletmeyi amaçlayan yeni yaklaşımlar benimsedik. Artık sadece bilgi veren değil aynı zamanda bakım verenin yanında yürüyen, onlara rehberlik eden ve dayanışma sunan bir kurum olmayı hedefliyoruz.

Türkiye’de ortalama yaşam süresi uzuyor. Bu durum Alzheimer hastalığına yönelik farkındalığı nasıl etkiliyor? Bu alanda hangi çalışmaları yürütüyorsunuz?

Türkiye’de yaşlı nüfus giderek artıyor ve buna paralel olarak Alzheimer hastalığı daha görünür hale geliyor. Ancak toplumdaki farkındalık düzeyi hâlâ yeterli değil. Alzheimer, çoğu zaman “yaşlılıkla gelen unutkanlık” olarak görülüyor; hastalığın karmaşıklığı, erken belirtileri, önleyici stratejileri ya da bakım sürecinin zorlukları konusunda kamuoyunda yeterli bilgi bulunmuyor.

Türkiye Alzheimer Derneği olarak bu farkındalık eksikliğini gidermek ve toplumu güçlendirmek amacıyla çok çeşitli çalışmalar yürütüyoruz. Erken tanının önemini vurgulayan, koruyucu yaşam alışkanlıklarını teşvik eden ve hastalık hakkında doğru bilgiyi toplumla buluşturan içerikler üretiyoruz.

Geliştirdiğimiz projelerle hem hasta yakınlarını hem profesyonelleri eğitiyor, hem de doğrudan hasta güvenliğini sağlayan çözümler sunuyoruz. Örneğin, “Alz-TAG” projesi ile Alzheimer hastalarının kaybolma riskini azaltmak ve hasta yakınlarının yükünü hafifletmek amacıyla teknolojik takip cihazları dağıtıyor, aynı zamanda eğitim atölyeleri düzenliyoruz.

Bunun yanı sıra “Alz-Pro” projemiz ile sağlık alanında çalışanlara Alzheimer özelinde farkındalık ve iletişim eğitimi veriyoruz. Böylece hem hasta yakınlarını hem de profesyonelleri eğitiyor, doğrudan hasta güvenliğine katkı sağlıyoruz.

Tüm bu çalışmalar, yalnızca hasta ve bakım verenleri değil, toplumun tamamını Alzheimer’a karşı daha duyarlı ve bilinçli hale getirmeyi amaçlıyor.

“Alz-TAG projesi, Alzheimer hastalarının güvenliğini artırmayı ve hasta yakınlarının bakım sürecinde yaşadığı yükü hafifletmeyi amaçlayan bütüncül bir çalışmadır.”

Hibe desteğimizle Alz-Tag projesini hayata geçiriyorsunuz. Proje kapsamında hangi faaliyetleri yapmayı planlıyorsunuz?

Her Yaşta Fonu kapsamında hayata geçirdiğimiz Alz-TAG projesiyle, İstanbul, Bursa, Denizli, Adana ve Kayseri’de bölgesel eğitim atölyeleri düzenliyoruz. Bu atölyelere yalnızca ilgili illerdeki katılımcılar değil, yakın bölgelerdeki diğer şubelerimiz de davet edilerek kapsayıcı bir yapı oluşturuluyor. Eğitimlerin ardından, şube temsilcilerine kendi bölgelerinde dağıtmak üzere Akıllı Anahtarlık takip cihazları (TAG) teslim ediyoruz.

“Alz-TAG, sadece bir takip cihazı değil; hastanın ve ailesinin yaşam kalitesini artıran, onların günlük yaşamlarını sürdürülebilir hale getiren önemli bir araçtır.”

Türkiye çapında tüm şubelerimizin katılımıyla yürüttüğümüz bu projeyle toplam 525 Alzheimer hastasına ulaşmayı hedefliyoruz. Proje boyunca, eğitim, cihaz dağıtımı ve takip süreçleriyle hasta yakınlarının yalnız olmadığını hissedecekleri, desteklendikleri bir sistem oluşturmayı amaçlıyoruz.

TAG teknolojisi, Alzheimer hastalarının maruz kaldığı riskleri giderme ihtiyacından mı doğdu? TAG’ın önemini nasıl açıklarsınız?  Bu teknolojinin, hastaların ve bakım verenlerin iyi olma halini korumadaki etkisinden bahseder misiniz?

TAG teknolojisi, Alzheimer hastalarının günlük yaşamda en büyük risklerinden biri olan kaybolma ve yön karmaşası sorunlarına çözüm üretme ihtiyacından doğdu. Özellikle hastalığın orta ve ileri evrelerinde, Alzheimer hastaları evden izinsiz ayrılma, tanıdık olmayan yerlere yönelme veya kaybolma gibi ciddi güvenlik riski taşıyan davranışlar gösterebiliyor. Bu durum, yalnızca hastalar için değil, aynı zamanda bakım verenler için de yoğun bir stres kaynağı oluyor.

TAG teknolojisi sayesinde hasta yakınları, sevdiklerinin konumunu mobil uygulama üzerinden takip edebiliyor; böylece olası kaybolma durumlarında hızlı müdahale edilebiliyor. Ayrıca bu teknoloji, bakım verenlerin sürekli tetikte olma halini azaltarak psikolojik yüklerini hafifletiyor.

Bu yönüyle TAG, sadece bir takip cihazı değil; hastanın ve ailesinin yaşam kalitesini artıran, onların günlük yaşamlarını sürdürülebilir hale getiren önemli bir araç. Teknolojiyi insan odaklı bir yaklaşımla birleştirdiğimiz bu model, Alzheimer ile yaşayan bireyler ve yakınları için somut bir güvenlik ağı oluşturuyor.

Size destek olmak isteyen kişi ve kuruluşlar için, birkaç cümle ile kendinizi nasıl anlatırsınız?

Biz Türkiye Alzheimer Derneği olarak, yalnızca bir hastalıkla değil, görünmeyen bir emekle, sessiz bir yalnızlıkla mücadele eden binlerce insanla omuz omuza yürüyoruz. Destek verdiğimiz bir bakım veren, eğitim sonrasında şunları söylemişti:

“İlk kez biri beni de düşündü. Sadece anneme değil, bana da bir şey oldu bugün; ben de görüldüm, duyuldum.”

İşte biz tam da bu hissi çoğaltmak için varız.

Alzheimer hastalarının yanında olmak, aynı zamanda onların bakımını üstlenen aile üyelerinin sesine kulak vermek ve onları yalnız bırakmamak demek. Sağlık sisteminde çoğu zaman görünmeyen bu insanlar için biz bir durak, bir nefes alanı, bir umut olmaya çalışıyoruz. Her destek, bir insanın biraz daha güçlü hissetmesini, biraz daha az yalnız kalmasını sağlıyor. Çünkü biz, hafızalar silinse bile iyiliğin iz bıraktığına inanıyoruz.

Eğitimde Eşitlik Fonu Başvuruları Sona Erdi

By | Eğitimde Eşitlik Fonu

Kız çocukları ve genç kadınların eğitim hakkına erişiminin güçlenmesi için çalışan sivil toplum kuruluşlarının (STK) projelerini desteklemek amacıyla Vakfımız koordinasyonunda Yamantürk Vakfı iş birliği ve mali desteğiyle hayata geçirdiğimiz Eğitimde Eşitlik Fonu başvuruları sona erdi.

Fona, teknik kriterlere uyan 56 STK başvuruda bulundu. Başvuruların 43’ü dernek, 3’ü kooperatif, 8’i vakıf, 1’i sendika ve 1’i Vakıf Üniversitesi Araştırma Merkezi tüzel kişiliğine sahip kuruluşlar tarafından yapıldı. Fona Adana, Ağrı, Ankara, Antalya, Bartın, Çanakkale, Deniz, Edirne, Elazığ, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmir, Kahramanmaraş, Malatya, Mersin, Siirt, Sivas, Şanlıurfa, Şırnak, Tekirdağ ve Trabzon olmak üzere 22 ilden başvuru alındı. Eğitimde Eşitlik Fonu’ndan talep edilen toplam hibe tutarı 49.181.582 TL oldu.

Hak Temelli İletişim ile Sahne Sanatları Güçleniyor!

By | Kültür Sanat Fonu

Sosyal Fayda için İletişim Derneği (SoFİ), iletişimin gücünü kullanarak toplumsal fayda sağlamak ve toplumsal sorunlara çözümler üretmek amacıyla çalışmalarını yürütüyor. Türkiye Mozaik Foundation iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz Kültür Sanat Fonu’nun 2024 döneminde SoFi’nin Sahne Sanatçılarının Yeni Medya ve İletişim Kapasiteleri projesini destekliyoruz. SoFİ proje kapsamında bağımsız ve sosyal fayda odaklı sahne sanatçılarının ve sanatçı topluluklarının yeni medya ve iletişim kapasitesini güçlendirmek amacıyla çalışmalar yapıyor.

SoFİ ile gerçekleştirdiğimiz röportajda; hak temelli iletişimin önemi, Türkiye’de iletişim alanındaki güncel sorunlar, kültür-sanat aktörlerinin görünürlük mücadelesi ve dijital dönüşüm sürecinde ortaya çıkan fırsat ve riskleri konuştuk.

“Değişim doğru iletişimle başlar.”

Toplumda değişim yaratmanın etkili bir iletişim ile mümkün olduğu anlayışıyla kurulan Sosyal Fayda için İletişim Derneği’ni (SoFİ) nasıl tanıtırsınız? İletişim alanında faaliyet yürüten diğer sivil toplum kuruluşlarıyla (STK) kıyaslandığında kendinizi nerede ve nasıl konumlandırıyorsunuz?

SoFİ olarak iletişimi yalnızca bilgi alışverişi değil, anlamaya ve anlatmaya dayalı karşılıklı bir süreç olarak görüyoruz. Bu yaklaşım, toplumsal dönüşüm yaratmak isteyen herkes için iletişimi güçlü bir araç haline getiriyor.

Tüm çalışmalarımızda insan haklarını, eşitliği ve doğa haklarını merkeze alıyoruz. Hak temelli iletişim anlayışımız; ayrımcılığı önleyen, katılımcı, erişilebilir ve herkes için eşit ifade alanı sunan bir dil üretmeyi hedefliyor.

Bizi diğer iletişim odaklı kuruluşlardan ayıran temel fark, doğrudan iletişim faaliyeti yürütmek yerine sosyal fayda üreten kişi ve kurumların iletişim kapasitelerini güçlendirmemiz. Dijital çağın gerekliliklerine uygun şekilde, yeni medya ve yapay zekâ araçlarını hak temelli iletişim anlayışıyla birleştiren projeler geliştiriyoruz. Bu projeleri, saha araştırmaları ve raporlarla destekleyerek gerçek ihtiyaçlara dayalı, sürdürülebilir çözümler üretiyoruz.

“İletişimi yalnızca araçsallaştıran değil, dönüştüren bir yaklaşıma ihtiyacımız var.”

Türkiye gibi toplumsal kutuplaşmanın sıkça gündeme geldiği bir ülkede, iletişim sosyal fayda sağlamada nasıl bir araç olabilir? Bir yaşındaki bir dernek olarak, bu alandaki gözlemlerinizi aktarır mısınız?

İletişimi yalnızca araçsallaştıran değil, dönüştüren bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Toplumsal kutuplaşma, kalın duvarlarla çevrili yankı odaları yaratıyor; algoritmalar bizi “bizim gibiler”den oluşan dar ağlara hapsediyor. Bugünün ortak sorunu görünürlük eksikliği. STK’lardan kültür-sanat üreticilerine kadar herkesin derdi bu. Çok iyi işler üretenler bile üzerlerindeki görünmezlik pelerinini çıkaramıyor, suskunluk çemberini kıramıyor.

Dijital çağda, yapay zekâ dahil yeni teknolojik araçları kullanan ve hak temelli yaklaşımı benimseyen sosyal fayda üreticileri için doğru iletişim artık bir tercih değil, zorunluluk. Ana akım medyanın durumu, alternatif medyanın sınırlı erişimi ve sosyal medyadaki yoğun dezenformasyon düşünüldüğünde, görünür olmanın başka yolu kalmadı.

“Yeni medya araçlarını stratejik biçimde kullanmak, sürdürülebilirlik demek”

Sivil toplumun ve kültür-sanat kurumlarının iletişime bakış açısına dair tespitleriniz neler?

Son 20 yılda siyasal iklim ve dijital dönüşüm, iletişim alanını kökten değiştirdi. Medyanın büyük kısmı iktidar odaklı sermayenin kontrolüne girerken, sosyal medya da algoritmalar ve tekelleşme baskısıyla şekilleniyor.

Bu ortamda, çok az kurum yeni medya araçlarını gerçekten etkili biçimde kullanabiliyor. Oysa mevcut iletişim araçları hem çeşitli hem de işlevsel; ancak bunları stratejik biçimde kullanmak, yalnızca görünürlük değil, aynı zamanda sürdürülebilirlik anlamına geliyor.

Projemizin odak noktası da tam olarak bu. İstanbul’daki bağımsız sahnelerin %95’iyle görüştük; iletişim stratejisi, dijital araç kullanımı ve sosyal medya planlaması üzerine bir eğitim programı tasarladık. Hem yüz yüze hem çevrimiçi eğitimlerle, sanatçılara kalıcı beceriler kazandırmayı hedefliyoruz.

“Temel stratejimiz hak temelli yaklaşımı iletişim pratiklerinin omurgası haline getirmektir.”

“Hak temelli iletişimin yaygınlaşması” misyonunuzu gerçekleştirmek için nasıl bir yol izlemeyi planlıyorsunuz?

Hak temelli iletişim, uzun süre gazetecilik ve medya alanında tartışıldı. Biz ise sosyal fayda üreten kişi ve kurumların da iletişim dilinin hak temelli olması gerektiğini savunuyoruz. Bu yaklaşımı yalnızca bir etik kılavuz değil, iletişim pratiklerinin omurgası olarak görüyoruz.

Bu nedenle, yeni medya araçlarının yalnızca “nasıl” kullanılacağına değil, “ne için ve hangi dille” kullanılacağına odaklanıyoruz. Hakları birbirine bağlı ve kesişen meseleler olarak ele alan, kapsayıcı ve dönüştürücü bir iletişim anlayışını yaygınlaştırmak için çalışıyoruz.

“Yeni medya araçlarını doğru ve etkili biçimde kullanmanın” kültür-sanat aktörlerine nasıl bir katkı sağlayabileceğini düşünüyorsunuz? Yeni medya araçlarına dair bilgi ve farkındalık düzeyini artırmak için neler yapılabilir?

Yeni medya araçlarını doğru ve stratejik biçimde kullanmak, kültür-sanat aktörleri için yalnızca görünürlük değil, aynı zamanda sürdürülebilirlik anlamına geliyor. Seyirciyle bağ kurmak, kurum hafızası oluşturmak, iş birlikleri geliştirmek ve kriz anlarında direnç gösterebilmek için dijital iletişim bugün her zamankinden daha hayati. Ancak bu araçlar bilinçli kullanılmadığında, var olan krizler derinleşebiliyor.

Sivil Toplum için Destek Vakfı ve Türkiye Mozaik Foundation’ın desteğiyle yürüttüğümüz projenin odağı tam da bu noktada. Kurucu ekibimizde, kültür-sanat dünyasını —özellikle bağımsız tiyatro alanını— uzun yıllardır takip eden uzmanlarla, yeni medya ve yapay zekâ alanında çalışan isimler bir araya geldi.

Araştırma sürecinde, çoğu öngörümüz ne yazık ki doğrulandı. Örneğin, bilet satış platformlarının tiyatro topluluğu ile seyirci arasındaki doğrudan ilişkiyi zayıflattığına dair daha önce gözlemlediğimiz durumu, görüşmelerde sıkça duyduk. Benzer şekilde, birçok tiyatronun artık internet sitesi kullanmaktan vazgeçtiğini; sosyal medya iletişiminin ise neredeyse tamamen Instagram’a sıkıştığını net biçimde gördük. Bu platformun adeta zorunlu bir mecra haline gelmesi, kırılgan bir iletişim yapısı yaratıyor.

Algoritma değişiklikleri, platform kapanmaları ya da ülke gündeminin sosyal medyaya yansımaları bile tiyatro bilet satışlarını ciddi biçimde etkileyebiliyor. Bir kar felaketi, bir katliam haberi veya yoğun eylem süreçleri, zaten zor durumda olan tiyatroları doğrudan sarsıyor.

Pek çok tiyatrocu “biz iletişim krizi yaşamıyoruz” diyor; ancak bu durum, aslında sürekli tekrarlayan ve yeterince yönetilemeyen bir kriz döngüsü. Strateji eksikliği, zamanla kurumsal direnci zayıflatıyor. Krizlere karşı önlem alma kapasitesi gelişmedikçe de tiyatroların “hayatta kalma” mücadelesi gündemde kalmaya devam edecek.

“Bu proje, yalnızca bugünün değil, geleceğin de daha sürdürülebilir ve stratejik iletişim pratiklerini birlikte kurmanın ilk adımı.”

Sağladığımız destek ile “Sahne Sanatçılarının Yeni Medya ve İletişim Kapasiteleri” projesi kapsamında hangi faaliyetleri hayata geçirmeyi ve nasıl bir etki yaratmayı umduğunuzu paylaşır mısınız? 

Amacımız, kültür-sanat aktörlerinin iletişim alanındaki ihtiyaçlarına sahadan gelen verilerle yanıt vermek ve onlara kalıcı beceriler kazandıracak uygulamalar geliştirmek. Bu proje, yalnızca bugünün değil, geleceğin de daha sürdürülebilir ve stratejik iletişim pratiklerini birlikte kurmanın ilk adımı.

İstanbul’daki bağımsız sahnelerin %95’iyle doğrudan temas kurarak gerçekleştirdiğimiz yarı yapılandırılmış görüşmeler, sürecin temelini oluşturdu. Elde ettiğimiz veri ve gözlemler doğrultusunda, ihtiyaçlara göre önceliklendirilmiş bir eğitim programı tasarladık.

Eğitim modüllerini hazırlarken kültür-sanat ve iletişim alanlarından akademisyenlerin yanı sıra dijital ajansların birikiminden de faydalandık. Görüşmelerde en çok öne çıkan ihtiyaçlardan biri olan “iletişim stratejisi” konusuna özel bir vurgu yaptık.

Sahada net biçimde gördüğümüz üzere, birçok tiyatro sosyal medyanın da bir üretim alanı olduğunun farkında ancak nereden başlayacaklarını bilmiyor. “Biz sanatçıyız, bu işler bizim alanımız değil” anlayışı, adım adım stratejik düşünmeye dönüşüyor.

İki günlük yüz yüze eğitim ve altı çevrimiçi webinar, yalnızca bilgi aktarımı değil; ortak akıl yürütme, deneyim paylaşımı ve dayanışma için de bir zemin sunacak. Bu sürece eşlik eden saha araştırmamız ise kültür-sanat alanındaki iletişim pratiklerine dair güncel ve sahaya dayalı bir çerçeve ortaya koyacak. Raporu yakında kamuoyuyla paylaşacağız.

Kapasite Güçlendirme Fonu’nun 2024 Dönemi Fon Başlangıç Raporu Yayımlandı

By | Kurumsal Destek Fonu

Dezavantajlı kesimlerin toplumsal katılımını geliştirmek ve/veya sosyal refahını artırmak için çalışan sivil toplum kuruluşlarının (STK) kapasite gelişimlerini desteklemek amacıyla Dalyan Foundation ve Türkiye Mozaik Foundation iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz Kapasite Güçlendirme Fonu‘nun 2024 dönemi Fon Başlangıç Raporu yayımlandı. Fon kapsamında Armaş Vakfı‘na, Dayanışmanın Kadın Hali Derneği‘ne, İstanbul Mor Dayanışma Derneği‘ne ve Önce Çocuklar Derneği‘ne toplam 2.922.146 TL  hibe desteği sağlıyoruz.

Kapasite Güçlendirme Fonu’nun 2024 döneminin yapısı, desteklediğimiz STK’lar ve yapacakları çalışmalara dair bilgilerin yer aldığı raporumuza buradan ulaşabilirsiniz.