Category

Röportaj

Şehrin Merkezinde “Görünmez” Bir Mahalle

By | Röportaj | No Comments

Tarlabaşı Toplum Merkezi / www.tarlabasi.org

Üyelerimizden Ali Karabey’in doğum günü bağışçıları ve Any İstanbul’un katkısıyla oluşturulan Çocuk Hakları Fonu, Tarlabaşı Toplum Merkezini destekliyor.

Tarlabaşı Toplum Merkezini ve çalışmalarını daha yakından tanımak için yaptığımız röportajı okuyabilirsiniz. 

“Merkezde aile içi şiddet, stres ve travma, çocuk okul devamsızlıkları veya okul terkleri, okul şiddeti, velayet, kamu ile ilişkiler konularında psikolojik ve hukuksal danışmanlık ile vaka takibi yapılmaktadır. “

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Tarlabaşı’nı genel hatlarıyla anlatmaya kalksak ve mahallelilerin ihtiyaçlarından bahsetsek hangi başlıklardan söz etmemiz gerekir?

Tarlabaşı Toplum Merkezi (TTM): Tarlabaşı, çok farklı kültürden birçok insanın yoksulluk çatısı altında birlikte yaşadığı şehir merkezinde bir bölge. Bölge tarihsel ve mimari olarak öneme sahip. Rum, Ermeni ve Yahudiler dışında Osmanlılar döneminde yerleştirilen Romanlar bölgenin en eski sakinleri. Cumhuriyet dönemi, mübadele ve 5-6 Eylül olayları sonrasında bölgeden azınlıklar hızla göç etti. Sanayi devrimi ile kırdan kente göç eden Anadolu halkı boşalan evlere yerleşti. 1980’de zamanın Belediye başkanı Bedrettin Dalan bölgedeki birçok evi yıkarak Tarlabaşı Bulvarı’nı inşa etti. O zamana kadar Beyoğlu’nun en gözde sokaklarının yer aldığı Tarlabaşı fiziksel olarak ikiye ayrıldı. Bu fiziksel ayrılış sosyal ayrılışı da beraberinde getirdi. Bakımsız kalan sokaklar ve evler, şehir merkezinde olmasıyla da yoksulların tercih ettiği yerler haline geldi. 90 ve 2000’li yıllar sonrasında Türkiye’nin doğusundan yerinden edilmeler ile İstanbul’a sağlık, eğitim ve geçimlerini sağlamak için göç eden Kürtler Tarlabaşı’nın o yıllardaki yeni sakinleri olmaya başladı.

Tarlabaşı ayrıca transit göçle gelen Afrikalılar ‘ın, seks işçilerinin, LGBTı bireylerin, bekar işçilerin, Erasmus öğrencilerinin ve savaş sonrasında Suriyeliler’in de kendilerine yer buldukları yerlerden biri.

Tabi şehrin merkezinde ama bir anlamda da görünmez olan bir yerde suçla ilişkilendirilebilecek gruplar da mevcut. Binaların sıkışık yapısı, kentsel dönüşüm planı ile yıkılan binaların da etkisi ile çocuklar için güvenli oyun alanı ihtiyacını arttırıyor.

Kayıtsızlar dışında yaklaşık 30.000’e yakın nüfusuyla Tarlabaşı, yoksulluk ve geçim sıkıntıları başta olmak üzere, güvencesiz işlerde çalışma, yetişkinlerde okuma yazma bilmeme gibi sorunlar ile mücadele ediyor.

DV: Tarlabaşı Toplum Merkezi ne zaman kuruldu? Bugüne kadar yapılan temel faaliyetlerden bahsedebilir misiniz?

TTM: Merkez 2006 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından Avrupa Birliği projesi olarak kuruldu. 2007 yılında dernek olarak çalışmalarını sürdüren merkez, insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde bölgede on senedir çalışan bir sivil toplum örgütüdür. Merkez çocuklara, gençlere, kadınlara, mültecilere sosyal eğitsel ve psikolojik destek vermek amacıyla çalışmalarını düzenlemektedir. Faaliyetlerini çevre ilköğretim okullarının çalışma saatlerine göre planlar. Hafta içi saat 10:00-18:00 arası hizmet veren merkez sabah saatlerinde yetişkinlerle öğleden sonra çocuklarla çalışır. Kurulduğu ilk günden itibaren sanat odaklı eğitimin benimsendiği yaratıcı plastik sanatlar, yaratıcı drama ve müzik atölyeleri ile hak odaklı ve çocuk/genç katılımına yer veren medya çalışmaları merkezin ana çalışmaları içindedir. Ayrıca AÇEV ve TAPV desteği ile kadınlara yönelik okuma yazma ve kadın sağlığı çalışmaları da yapılmaktadır.

2014 yılından beri kadınları ve genç kızların ihtiyaçlarını odağa alan ev ziyaretleri yapılmakta; bölgedeki kadınların durumunun analizi dışında her kadının özel durumuna ilişkin evlerde danışmanlık da verilmektedir.

Merkezde aile içi şiddet, stres ve travma, çocuk okul devamsızlıkları veya okul terkleri, okul şiddeti, velayet, kamu ile ilişkiler konularında psikolojik ve hukuksal danışmanlık ile vaka takibi yapılmaktadır. 

DV: İstanbul’da az sayıda mahalle temelli çalışan dernekten birisiniz. Bu tür bir çalışmanın avantajlarını ve etkilerini nasıl açıklarsınız? 

TTM: Mahalle temelli çalışma, derinlemesine çalışma yapabilmek için en doğru yol. Mahalle temelli çalışma yaptığın zaman, çalıştığın grubu daha iyi tanıyor, ihtiyaçlarını daha iyi belirliyor, süreci daha iyi takip edebiliyorsunuz. Yaptığınız çalışmalar bir defalık ya da sadece tek bir grupla olmadığı için birikimli ve olumlu davranış aktarımı ile çalışmalarınızı ilerletebiliyorsunuz. Eğer gerçekten adil bir çalışma prensibi belirlediyseniz insanların güvenini kazanabiliyor, birlikte daha etkili çalışmalar yapabiliyorsunuz. Genelde donör kişi ve kuruluşlar Türkiye genelinde hizmet veren sivil toplum örgütlerini tercih etme yönünde eğilim gösteriyorlar. Hedef grup olarak gösterilen sayıların yüksek olması çalışmaların etkisinin de yüksek olduğu izlenimini verse de bir defalık ve tek bir grupla yapılan çalışmalar gerekli davranış değişikliğini yapmakta bazen yeterli olmayabiliyor. Tam da bu noktada sistematik ve belli gruplarla düzenli çalışmalar aileleri, diğer kuşakları ve çevreyi daha derinden etkiler ve daha kalıcı davranış değişikliği yapmakta fayda sağlar.

DV: Tarlabaşı’ndaki temel faaliyetlerinizden biri de çocuklarla çalışmak. Onlara yönelik ne gibi çalışmalar gerçekleştiriyorsunuz? En etkili çalışma sizce hangisi?

TTM: TTM’de tüm çalışmalar çocukların okul saatlerine göre ayarlanıyor. Genelde psikososyal ve sanatsal faaliyetlere çok önem veriliyor. Tiyatro, müzik ve plastik sanatlar atölyelerin bunların başında geliyor. Ancak çocukların en sevdiği atölye TTM’nin dokuz senedir yürüttüğü Parlayan Çocuklar Çocuk Kulübü. Dokuz senedir kaynak buldukça “Parlayan Çocuklar” dergisini çıkartan kulüp, en çok çocuk hakları medyası alanında uzmanlaşmıştır. Çocuklar tarafından, çocuklar ve yetişkinler için, çıkarılan derginin yazarları da çocuklardır. Türkiye ve dünya gündemini tartışan ve değerlendiren çocuklar ayrıca kendi gündemleri hakkında da görünürlük yaratmaktadır. Üç ayda bir çıkan dergi, mahalleye, okullara, öğretmenlere, diğer sivil toplum kuruluşlarına ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde çocuklarla çalışan kurumlara ulaştırılmaktadır.

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe desteği size nasıl bir katkı sağlayacak?

TTM: Geçtiğimiz sene müzik ve yaratıcı drama eğitmenleri daha önce TTM’de eğitim alan ve alan içinde yetişmiş eğitmenlerdir. Bu hibeyle bu atölyelerin devam etmesinin sağlanması ile hem atölyeden faydalanan 40 çocuk 4 ay daha hizmet alacak, hem de Tarlabaşılı genç öğretmenler desteklenmiş olacaktır.

DV: Sizin gibi dernekler için finansal sürdürülebilirlik kolay değil. Son 10 yılda Türkiye’de ilişkide olduğunuz hibe veren kuruluşların öncelikleri değişti mi? Bir değerlendirme yapabilir misiniz?

TTM: Hibe veren kurumlar insan kaynağını desteklemek istemiyorlar. Yazılan bütçeler onlara bazen yüksek geliyor. Oysaki yazılan bütçenin çok büyük bir kısmı vergilere gidiyor. Dernek olduğumuz için sigortasız kimseyi çalıştıramayız. Ayrıca unuttukları bir şey var ki, o kişi yoksa çoğu zaman o çalışma ve o çalışmadan faydalanacak kişi de olamaz. Bir kişi için bütçe yaratma konusunda işi yokuşa sürüyorlar fakat o kişi aynı zamanda 100 çocuk, 100 aile demek çoğu zaman. 

Yerelin desteklenmesi de aynı ölçüde önem taşıyor. TTM olarak belki bir seferde 1000 kişiye hemen erişemiyoruz ama çalışmanın kalitesini ve etkisini arttıracak çalışmalar yapabiliyoruz. Yaptığımız çalışmaların etkisini kolay görebiliyoruz. Bizim gibi çalışan derneklerin proje bazlı değil kurumsal desteğe daha fazla ihtiyacı oluyor. Dezavantajlı alanlarda çalışma bilgi, deneyim ve motivasyonun sürdürülebilirliği de çalışmaların sürdürülebilirliği kadar önemli ve desteklenmeli. Proje değil, programların standartizasyonu üzerinde durulmalı ve gerçekçi hedefler için en az 4 senelik zamanlama yapılmalı. Fakat Türkiye’de sivil toplum ve özellikle hak temelli sosyal hizmet çalışmalarının uzun bir geçmişi yok. Varolan sistem şirket yönetimlerinden evrilmiş, sektörel bazda bir bakış açısına sahip. Niceliksel değer, niteliksel değerden üstün tutuluyor; hibe veren kurum her aşamada görünür olmak istiyor, görünür olamayacağı ve pazar olarak fayda sağlayamayacağı alanlarda destek olmak istemiyor. Tarlabaşı çoğu zaman bu hedef kitleye uymuyor.

Her yıl yeni proje yapmak yerine daha uzun süreli programlarla yapılan çalışmaların sürekliliği ve çok boyutluluğu hibe verenler tarafından gözetilmelidir.

Koruma Altındaki Çocuklar ve Gençler

By | Röportaj | No Comments

Hayat Sende Derneği / http://www.hayatsende.org/

Sivil Toplum için Destek Vakfı, Hayat Sende Derneğine Kurumsal Program dahilinde hibe desteği sağlıyor.  

Hayat Sende Derneği ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz.

“Ülkemizdeki çocuk koruma sisteminde, halen personel eliyle bakımın hakim olduğu koruma modeli uygulanmaktadır. Gelişmiş ülkelerde koruma altındaki çocukların ortalama yüzde 85’i aile temelli hizmetlerden yararlanarak hayata hazırlanırken, ülkemizde bu oran maalesef çok yoğun kampanyalara rağmen henüz yüzde 25 civarındadır.”

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Hayat Sende’nin çalışma alanından ve bu konuda Türkiye’deki durumdan kısaca bahsedebilir misiniz?

Hayat Sende Derneği (HD): Hayat Sende Derneği 2007 yılında devlet korumasında yetişen bir grup idealist genç tarafından kurulmuştur. Hayat Sende’nin hedefi yuvaların kapatıldığı, tüm çocukların sevgi dolu ailelerde hayata hazırlandığı bir dünyadır.

Ülkemizde koruma altında 17.800 çocuk ve genç bulunmaktadır. Bu çocuk ve gençlerin 4.600’ü koruyucu aile modelinden yararlanarak hayata hazırlanırken, 13.200 çocuk ve genç ise çocuk evi, sevgi evi, yetiştirme yurdu, çocuk yuvası, çocuk destek merkezi gibi farklı kurum ve kuruluşlarda kalmaktadır. Her yıl ortalama 700 çocuk ise evlat edindirilmektedir.

DV: Türkiye’de koruma altındaki çocukların ve gençlerin karşılaştığı öncelikli sorunlar sizce nedir? Hayat Sende bu sorunun çözümüne nasıl katkı sağlıyor?

HD: Ülkemizdeki çocuk koruma sisteminde halen personel eliyle bakımın hakim olduğu koruma modeli uygulanmaktadır. Gelişmiş ülkelerde koruma altındaki çocukların ortalama yüzde 85’i aile temelli hizmetlerden yararlanarak hayata hazırlanırken, ülkemizde bu oran maalesef çok yoğun kampanyalara rağmen henüz yüzde 25 civarındadır. İşte Hayat Sende tam da bu noktada ailesizliğin bir çocuk için şiddetle eşdeğer olduğunu, tüm çocukların “Ben kimin aklındayım?” sorusunu kendisine sorduğunu, bu sorunun cevabının çocuğu destekleyen bir ebeveyn olması durumunda çocuğun hayata çok daha başarılı şekilde hazırlandığını bilmekte ve çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmektedir. Aile Hakkı giderek gerek ulusal gerekse uluslararası bağlamda temel insan haklarından birisi olarak görülmeye başlamıştır. Maalesef ülkemizde ise koruma altındaki çocuklar için aile temelli hizmetleri savunan sivil toplum örgütü bir elin parmağını geçmezken, binlerce sivil yapılanmanın halen geleneksel hayır-hasenat yaklaşımıyla gereksiz bir şekilde toplumun hem insan hem de finansal kaynağını çocukların gelişimine onulmaz zararlar veren yuva ve yurt modellerine aktardığı görülmektedir.

Tüm bu sorunlar ele alındığında Hayat Sende aile ve toplum temelli hizmetlerin geliştirilmesi bağlamında kapsamlı bir farkındalık oluşturmakta; ulusal ve uluslararası alandan birçok yenilikçi yaklaşımı ülke gündemine sokmaktadır. Bu konuda en çok zorlanılan husus ise, yuva ve yurtlara bağış yapmanın geleneksel olarak çok yaygın olmasıdır.

DV: Uzun süredir ‘Her çocuğa bir aile’ amacı ile devletin uygulamalarını geliştirmeye çalışıyorsunuz. Son durumla ilgili bilgi verebilir misiniz?

HD: Ülkemizdeki Çocuk Koruma Sistemi son on yıldır önemli bir değişim geçirmekte. Geleneksel olarak ülkemizde çocuk koruma sisteminde personel eliyle bakım hakim rasyonalite olarak görülmekte idi. 2005 yılında Malatya Çocuk Yuvası’nda yaşanan şiddet olayları kamuoyunda oldukça yoğun tepki alınca Çocuk Koruma Sistemi dönüşmeye başlamıştır. Bu süreçte yoksulluk sebebiyle yuvalara çocuk almak neredeyse sonlandırılmış, ailelere mali ve psikososyal destekler verilmeye başlanmıştır. Yuvalarda kalan 11.000 çocuğun da verilen bu desteklerle ailelerine döndürüldüğü görülmektedir. Ayrıca koruyucu aile ve evlat edinme modellerine ilişkin de kapsamlı bir farkındalık oluşturulmuştur. 2012 yılında koruma altındaki çocukların yalnızca 1.225’i koruyucu ailedeyken, bugün bu rakam dörde katlanmıştır. Evlat edinme sayılarının da yılda ortalama 300-400’lerden 700’lere çıktığı görülmektedir. Bununla birlikte bu hızlı büyümeden de kaynaklı olarak halen birçok sorunun olduğu görülmektedir. Bizler alanda birlikte çalıştığımız derneklerle beraber, bu modellerin sağlıklı bir şekilde kurgulanabilmesi için gerek personel eğitimi gerekse ailelere psikososyal destekler vererek alanı pozitif yönde dönüştürmeye çalışıyoruz.

DV: Türkiye’de STK’ların finansal sürdürülebilirliği ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Acaba Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe derneğinize nasıl bir katkı sağlayacak? Daha sonrasında kaynak geliştirme alanında yapacağınız çalışmalar nelerdir?

HD: Hayat Sende olarak finansal sürdürülebilirliğimiz konusunda ilk kurulduğumuz dönemde daha çok proje bazlı giderken son 2 yılda bireysel bağışçılığın geliştirilmesine daha çok odaklandık. Bu konuda yaptığımız alternatif kaynak geliştirme stratejilerimiz oldukça önemli sonuçlar verdi. Bugün özellikle Vakfınızdan aldığımız destek sonrasında daha ilk ayda bireysel bağışçılarımızın ikiye katlanarak 3.000 TL civarına çıktığını memnuniyetle görebiliyoruz. Hedefimiz projenin sonuna kadar bireysel bağışçılarımızın katkısını 5.000 TL seviyesine çıkartmak.

Kurumsal bağışçılık ise derneğimizin en fazla eksikliğini hissettiği alan. Bu konuda farklı sivil toplum örgütlerinin stratejilerini inceleyerek, yerinde çalışma ziyaretleri yaparak, yenilikçi modelleri bünyemizde uyarlayarak kurumsal bağışçılarımızın da arttırılmasını hedeflemekteyiz.

DV: Sizce STK’ların özellikle bireysel bağışçılara yönelik çalışmalarını geliştirmeleri gerekiyor mu? Bu konudaki deneyimizden bahseder misiniz?

HD: Bireysel bağışçılığın geliştirilmesi Türkiye’de en fazla eksikliği hissedilen alanlardan birisi. Sivil toplum örgütlerine maalesef güvenilmiyor. Sivil toplum örgütlerinin de birçoğunun gizli ajandaları maalesef olabiliyor. Ayrıca yeterince şeffaf bir şekilde gerek karar alma süreçlerini gerekse bütçelerini yayınlamamaları önemli bir problem. Bizler bu noktada tüm faaliyet raporlarımızı, denetleme kurulu raporlarımızı sitemizde yayınlıyoruz. Önümüzdeki dönemdeki hedefimiz ise yıllık Yeminli Mali Müşavir Denetimi yaptırmak.

Bu noktada vurgulamak istediğimiz ana hususlardan birisi ise, sivil toplum örgütlerinin toplumla diyalog kurmada önemli hatalar yapmaları. Genelde sosyal medyayı iç iletişim aracı olarak doğrudan hizmet sağlayıcısı olduğu hedef kitlesine yönelik kullanması mesela böyle hatalardan birisi. Bunun yerine daha çok toplumla diyalog kurulmaya çalışılması, iç iletişim için ise alternatif mekanizmaların kurulmaya çalışılması olmalı.

Tabi bürokrasinin baskınlığı, Yardım Toplama Kanunu’nun sıkıntıları, sosyal etkinin ölçülmesinde yeterli teknik kapasitenin olmaması ve topluma anlatılmaması da bireysel bağışçılığın geliştirilmesindeki ana sıkıntılar.

Sorunuzun özüne gelirsek, fon veren kuruluşların kaynakları gerçekten çok sınırlı ve rekabetçi. Bireysel bağışçılığın geliştirilmesi Türkiye’deki sivil toplumunun geleceği için olmazsa olmaz. Her yıl hedefler koyarak yıllık gelirimizin en az yüzde 50’sini bireysel bağışlardan temin etmeye çalışmak ana hedefimiz.

Sokağın Konuşulmayan Hafızası

By | Röportaj | No Comments

Karakutu Derneği / http://www.karakutu.org.tr/ 

Sivil Toplum için Destek Vakfı, Karakutu Derneğine Kurumsal Program dahilinde hibe desteği sağlıyor.  

Karakutu Derneği ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz.

“Geçmişte gerçekleştirilen hak ihlalleri, yüzleşme yaşanmadıkça, cezasızlık sürdükçe ve travmalar çözümlenmedikçe günümüzde de farklı şekiller alarak -bazen de şekil bile değiştirmeden- devam ediyor. Tek taraflı, kendisinden başka doğruyu/doğruları kabul etmeyen bir yaklaşımla yaşamak zorunda bırakılan bireyler, başka hikayeleri dinleme fırsatı bulmadıkça bu yaklaşımlarını sorgulama yoluna da gitmiyor.”

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Karakutu Derneği, ne zaman kuruldu ve hangi sosyal sorundan yola çıktı? Genel olarak çalışmalarınızdan bahseder misiniz? 

Karakutu Derneği (KD): Karakutu Derneği, 7 Ocak 2014 tarihinde, uzun yıllardır sivil toplum alanında çalışmakta olan kişilerin ortak hayallerini hayata geçirme çabasıyla kuruldu. Kurucuların hayali, gençlerle toplumsal hafıza alanında çalışmalar yürütmek ve gençlere geçmişle yüzleşme üzerinden sorgulama yeteneklerini geliştirebilecekleri ve barışa katkı sunabilecekleri bir platform olanağı sunabilmekti. Bu hayalin neticesi olan Karakutu’nun ilk adımları, dernekleşmesinden daha önce atılmaya başlandı. Dünyada bu alandan iyi örneklerin incelendiği, yurt içi ve dışında çalışma ziyaretlerinin gerçekleştirildiği, toplumsal hafıza üzerine çalışan uzman ve kurumlarla fikir alışverişinin yapıldığı bir ön hazırlık süreci sonunda yola çıkmak için en uygun metot olarak “Hafıza Yürüyüşü” konsepti belirlendi. 

Karakutu olarak, dünyanın birçok yerinde farklı temalara odaklanan daha çok bir çeşit tur formatı olarak uygulanan Hafıza Yürüyüşü’nü farklı bir biçimde, yenilikçi bir akran eğitim modeli olarak uyguluyoruz. Gençlerin aktif olarak sürece katılabilecekleri, aynı zamanda güçlenmelerine katkı sağlayacak şekilde yenilikçi bir eğitim modeline dönüştürdüğümüz Hafıza Yürüyüşü, Hafıza Yolculuğu adını verdiğimiz eğitim programımızın adımlarından biri.

Yola çıkış noktamız olan, bugün hâlâ geçerliliğini koruyan ve temel meselemizi oluşturan sosyal sorunu da kısaca şöyle özetleyebiliriz: Karakutu olarak, geçmişle yüzleşmenin, barışı sağlama ve demokratikleşmenin vazgeçilmez öğelerinden olduğuna inanıyoruz. Yaptığımız çalışmalarda da karşılaştığımız üzere, hiçbir hak ihlali geçmişte gerçekleştirildiği yerde kalmıyor; yaşananların günümüze uzantıları hem makro hem mikro anlamda hepimizin hayatlarını büyük ölçüde etkilemeye devam ediyor. Bu etkiler, toplumsal barışın sağlanmasında ve birlikte yaşama önünde büyük bir engel oluşturmakla birlikte gündelik hayatlarımıza da daha görünmez ve “normalleşmiş” şekillerde etki ediyor. “Bir daha asla!” nosyonundan hareketle, bu olumsuz etkilerden özgürleşmek için Türkiye’de toplumsal hafıza alanında çalışan birçok kurum ve kişi, çok önemli işler üretiyorlar. Ne var ki bu işlerin büyük kısmı, zaten bu alana ilgi duyan kişiler dışında özellikle bu meselelerle haşır neşir olmayan –hatta çoğunlukla bu meselelerle uğraşma imkanı dahi bulamamış- gençler için erişilebilir değil. Biz, başta resmi eğitim sistemi olmak üzere kurumların sebep olduğu bu erişememe ve katılamama sorununa bir çözüm getirebilmeyi; gençlerin aktif olarak içinde yer alabilecekleri toplumsal hafıza alanına odaklanan çalışmalar yürütmeyi hedefliyoruz. Başka bir deyişle, kronikleşmiş bu sorunun çözümüne, yürüttüğümüz çalışmalarda aktif özneler olarak yer alan gençlerin güçlenmesiyle, onlara sorgulama alanları açarak ve farkındalık geliştirmelerini sağlayacak imkanlar sunarak katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. 

DV: Hatırlamak ve sessizleştirilen hikayelerin görünürlüğünü arttırmak güncel sorun ve çatışmaların çözümünde sizce nasıl bir rol oynuyor?

KD: Yukarıda da belirttiğimiz gibi, geçmişte gerçekleştirilen hak ihlalleri yüzleşme yaşanmadıkça, cezasızlık sürdükçe ve travmalar çözümlenmedikçe günümüzde de farklı şekiller alarak -bazen de şekil bile değiştirmeden- devam ediyor. Bu devamlılık makro boyutta etkileri olan politikalar yoluyla olduğu gibi, bireylerin gündelik hayatlarında da ayrımcılık ve nefret biçiminde karşımıza çıkıyor. Tek taraflı, kendisinden başka doğruyu/doğruları kabul etmeyen bir yaklaşımla yaşamak zorunda bırakılan bireyler, başka hikayeleri dinleme fırsatı bulmadıkça bu yaklaşımlarını sorgulama yoluna da gitmiyor.

Ama egemen olan tarafından sessizleştirilen hikayeleri dinlemek, marjinalleştirilmiş gruplarla temas etmek; tek yönlü bakışın kafalarımızda oluşturduğu düşman tiplemelerinin aslında gerçek olmadığı fikriyle tanışmaya imkan yaratıyor. Geçmişteki hak ihlalleri hakkında bilgi sahibi olma fırsatı yaratan platformlar, başka ihtimallerin varlığını hesaba katarak çok boyutlu düşünmeyi ve sorgulamayı; beraber iyileşmeyi; konuşabilmeyi; anlayabilmeyi; kendi önyargılarınla yüzleşebilmeyi mümkün kılıyor. Karakutu olarak, tüm bunların kendimizden farklı olanı tehdit olarak algılamamanın, dolayısıyla güncel çatışmaların ve sorunların çözümünde ve barışın sağlanmasında çok önemli rol oynadığına inanıyoruz. Gençlerle gerçekleştirdiğimiz etkinliklerin sonrasında aldığımız geribildirimler de bu inancımızı destekliyor. Örneğin:

– (Hafıza Yürüyüşü’ndeki hafıza mekanlarından biriyle ilgili olarak): “Gettoların aslında orada yaşayanlar için ‘güvenli bölge’ olduğunu bugün idrak ettim. Şimdiye kadar ben de ‘X Sokak arındırıldı’ tarzı haberlere inanırdım. Bugünden sonra çok farklı bir gözle bakacağım.”

– “Çocukluktan beri kulaktan duyma öğrendiğimiz şeylerin aslında gerçeği yansıtmadığını ve önyargıların yıkılması için o dönemi yaşayan insanlardan öğrenmenin en doğru olduğunu öğrendim.”

– “Bu kadar fazla biçimde yapılan ayrımcılıkların gün yüzüne çıkması çok iyi oldu. Herkes bireysel olarak kendini yargılamalıdır.”

– (Hafıza Yürüyüşü’ndeki hafıza mekanlarından biriyle ilgili olarak): “6-7 Eylül olaylarına ilişkin az da olsa bilgim vardı Bu mekana ilişkin bugün ilk defa bilgi sahibi oldum. Mekanlara daha dikkatli bakmak gerekiyor. Bu mekan benim için artık sadece çay içtiğim bir mekan olmayacak.”

DV: Geçmişle yüzleşme konusunda neden özellikle gençlerle çalıştığınızı açıklar mısınız?

KD: Yine daha önce belirttiğimiz gibi, geçmişle yüzleşme konusunda Türkiye’de çok önemli çalışmalar yürütmekte olan kuruluşlar, gruplar ve kişiler var. Bu çalışmaların sonucunda yine çok başarılı çıktılar üretiliyor. Ancak bu alanda yapılan çalışmalar ve çıktıları çok büyük bir kesime ulaşamıyor. Özellikle, Türkiye’deki çocukları ve gençleri apolitik ve sessiz, “olaylara karışmayan” ve “tarafsız” yetiştirme geleneği yüzünden birçok genç ne ailesi ne de eğitim sistemi aracılığıyla yaşadıkları toprakların siyasi tarihi, burada yaşanan hak ihlalleri ve mücadeleleri ile ilgili bilgiye ve haliyle fikre sahip olabiliyor.

Halbuki genç nüfus, niceliksel olduğu kadar niteliksel anlamda da dönüştürücü olabilecek bir potansiyele sahip. Fakat gençlerin tamamı, bu potansiyellerini kullanabilecekleri, kendi sözlerini üretebilecekleri ve paylaşabilecekleri yeterli imkana sahip değil. Sosyal medya bu anlamda önemli bir alan açsa da, fiziksel anlamda bir araya gelmek bir arada öğrenme, beraber tartışma, fikir alışverişi yapma açısından çok daha sürdürülebilir bir yöntem. Bizim hedef grubumuz da bu sebeple 16-25 yaş arası gençler. Gençlerin bir araya gelerek, beraber araştırarak, tartışarak, paylaşarak geçmişle yüzleşmesini hem güçlenmeleri hem de toplumsal barışa katkı sağlayacak potansiyellerini kullanabilmeleri açısından önemsiyoruz. Yürüttüğümüz programlar aracılığıyla gençlerin alanda yapılan çalışmalara erişebilmelerini, kendilerinin de alanda aktif olarak çalışabilmelerini ve üretebilmelerini, eğitim kurumlarında her zaman bulamadıkları özgür bir sorgulama alanında akranlarıyla fikir ve söz üretmelerine destek olmaya çabalıyoruz. 

DV: Hafıza Yürüyüşü’nün hazırlık ve uygulama aşamalarından bahseder misiniz? Sizce metodundaki farklılık, katılımcılar açısından, nasıl bir etki yaratıyor?

KD: Hafıza Yürüyüşü, Hafıza Yolculuğu adındaki yenilikçi ve interaktif eğitim programımızın adımlarından birisi. Hafıza Yolculuğu programının hedefi, gençlerin, dini, etnik, cinsiyete dayalı ve/veya politik nedenlerle tarihsel olarak dışlanmış gruplara karşı gerçekleştirilen haksızlıkları keşfetmesi ve sorgulaması. Sürdürülebilir olan ve her adımının kendisinden sonraki adımı ve programın devamlılığını sağladığı Hafıza Yolculuğu’nu, temel olarak üç adımlı bir döngü olarak tasarladık ve uyguluyoruz:

a.) Gençlerin Kapasite Gelişimi : Programın sonraki adımlarında sorumluluk alacak olan 16-25 yaş arası genç gönüllüler, çeşitli faaliyetlerle program kapsamında ihtiyaç duyacakları bilgi ve becerileri geliştirir. Farklı metotlar kullandığımız çeşitli oturumlar ve atölyelerle teori ve pratiği bir araya getiren iki günlük bir eğitimle başlayan süreç başka bağımsız etkinliklerle devam eder. Bu etkinliklere örnek olarak tarih alanında çalışan uzmanlarla seminerler, yerel/sözlü tarih atölyeleri, birebir destek, insan hakları örgütleriyle toplantılar, film gösterimleri ve sergi gezileri verilebilir.

b.) Keşif Süreci: Hafıza Mekanlarının Araştırılması : İki günlük eğitimi tamamlayan gönüllüler, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet döneminden, belirlenen fiziksel mekanın sınırları içinde bir tema ve ilişkili bir hafıza mekanı belirler. Bu mekanlar, marjinalleştirilmiş grupların mücadelelerini, yaşanan hak ihlallerini ve yok edilmiş/edilmeye çalışılan kültürel çeşitliliği hafızalaştıran mekanlardır. Seçtikleri bu hafıza mekanları ve ilişkili tema üzerine araştırma yürüten gençler, farklı kaynaklardan ve farklı yöntemlerle bilgi ve veri toplar. İkincil kaynakların taranması, arşiv araştırması, tanıklarla ve uzmanlarla görüşmeler vb. sonucunda gençler seçmiş oldukları hafıza mekanlarına dair görsellerle de desteklenen bir bilgi ve veri seti oluşturur. Gençler, araştırma bulgularını derler ve Hafıza Yürüyüşü’nde aktarabilecekleri şekilde metinleştirir. Bu süreç, genç gönüllüler için bir güçlenme ve öğrenme fırsatı sunar.

c.) Hafıza Yürüyüşleri : Hafıza Yürüyüşleri, gençlerin sessizleştirilmiş tarihi anlatıları duymasını ve egemen anlatılara karşı eleştirel düşünce geliştirmesini amaçlar. Yürüyüşlerin içeriği büyük ölçüde önceki adımda genç gönüllülerin yürüttüğü araştırmaların sonuçlarına dayanır. Hafıza Yürüyüşleri, kapalı ve açık mekanlarda gerçekleştirilen çeşitli bölümlerden oluşan tüm günlük bir etkinlik olarak uygulanır. Etkinliğin dış mekanlarda uygulanan kısmı, hazine avı benzeri bir formattadır; katılımcı gençlerin küçük gruplar halinde kendilerine verilen harita ve şifrelerle hafıza mekanlarını bulur, burada mekanın hikayesini araştıran gençle bir araya gelerek ilgili hikayeyi dinler. Farklı mekanlar için bu uygulamayı tekrarlayan katılımcı gençler, kapalı bir mekanda kapanış oturumu için bir araya gelir ve günün deneyimini tartışır. Kapanış oturumu, gençlerin fikirlerini tartışmalarına olanak sağlayacak; geçmişle yüzleşmenin barışa nasıl katkı sağlayabileceğini ve gündelik hayatlarımıza etkisi üzerine konuşabilecekleri; medya ve eğitim gibi kanalların ayrımcılık ve dışlama açısından oynadığı rol üzerine düşünebilecekleri ve insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarını tanıyabilecekleri şekilde tasarlanmıştır.

Gerek araştırma sürecinde yer alan genç gönüllüler gerek Hafıza Yürüyüşü’ne katılan gençlerin geribildirimleri yöntemin geleneksel ve alışılageldik eğitim yöntemlerinden ayrılan yönüne vurgu yapıyor. Gençlerin, Hafıza Yürüyüşü’nde en sevdikleri şeyin ne olduğu sorusuna verdikleri cevaplardan bazılarına yer verecek olursak:

-“Kişilere, yani bizlere sıkılmadan bir seminer havasında değil de farklı bir yolla eğitici, öğretici bilgiler verilmesi.”

-“Hem eğlenceli hem de öğretici. Dikkat dağıtıcı bu kadar tüketimsel şey varken. Gençleri yakalamak için, onların farkındalığını arttırmak için süper bir proje.”

-“Olayları mahalinde görmek, içselleştirmek açısından önemli ve güzel bir noktaydı.”   

-“Aktif olarak içerisinde yer almak öğrenmeyi kalıcı kıldı.”

-“Farkındalık yarattığı için olumlu buluyorum. Tarihi eğlenceli bir şekilde daha iyi anlayabiliyoruz.”

-“Böyle bir etkinliği ipuçları, oyunlar, puzzle gibi eğlenceli halde hazırlamak çok iyi bir düşünce. Eğlenirken öğrenmek diye buna derim. :)”

-“Mekanların tarihini farklı insanlarla keşfetmek çok keyifliydi…”   

-“Yöntem çok güzeldi. Heyecanla mekanları aramak adeta tarihin karanlık bir noktasında bir şey aramak gibiydi. Çok heyecanlı ve güzel bir deneyimdi.”   

-“İnteraktif, bedensel ve insanlar ile iletişimde olabildiğimiz bir etkinlikti. Öğrenmek adına çok güzel ve keyifli bir yöntem.”   

-“Kapanış oturumunda (…) olaylar hakkında bağlam kurma, fikir yürütme, deneyim paylaşma kısmı çok hoşuma gitti.”

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe desteğini nasıl kullanmayı planlıyorsunuz? Hibe süreci, finansal sürdürülebilirlik açısından nasıl bir etki yaratıyor?

KD: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığımız hibeyi idari giderlerimizi karşılamak amacıyla kullanacağız. Karakutu olarak biz de, Türkiye’deki pek çok sivil toplum kuruluşu gibi, oldukça sınırlı kaynaklarla çalışmalarımızı yürütmeye çabalıyoruz. Tam zamanlı sadece bir çalışanı olan bir dernek olarak, halihazırda var olan programlarımızı iyileştirebilmemiz ve uygulayabilmemiz, bunun yanı sıra yeni projeler geliştirebilmemiz ve daha çok gence temas edebilmemiz açısından bizim için çok kıymetli. Bu zamanın azımsanamayacak bir bölümünü, yine çoğu sivil toplum kuruluşu gibi, giderlerimizi karşılamak için kullanabileceğimiz kaynaklar geliştirmek için harcıyoruz. Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığımız destek sayesinde, kaynak geliştirme çabalarımızı kısa dönemli değil sürdürülebilir kaynak ve gelir modellerine ayırabilme imkanı bulacağız.

Bununla beraber, Sivil Toplum için Destek Vakfı aracılığıyla yeni birçok kişiyle tanışacağımızı, iletişim ve yaygınlaştırma anlamında da bu hibe sayesinde önemli bir katkı sağlayacağımızı düşünüyoruz. Bu sayede genişleteceğimiz ağımızı, finansal sürdürülebilirlik açısından bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışacağız. Bu vesileyle, Sivil Toplum için Destek Vakfı’na bir kez de buradan teşekkür ederiz. 

Türkiye’de Biyoçeşitlilik Çalışmaları ve KuzeyDoğa Derneği

By | Röportaj | No Comments

KuzeyDoğa Derneği / http://www.kuzeydoga.org.tr/

Sivil Toplum için Destek Vakfı, KuzeyDoğa Derneğine şartlı hibe desteği sağlıyor. KuzeyDoğa ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz.

“Ülkemiz şartlarında karşılaştığımız en önemli sorun, araştırmalarımızla dünya çapında önemli doğal alanlar oldugunu gösterdiğimiz yerlerin, korunan alan ilan edilmesi yerine, tahrip edilmesidir. Örneğin bir alanda 5 yıl, 10 yıl çalışıyorsunuz. Alan biyoçeşitlilik açısından çok değerli ve korunmaya ihtiyacı var. Ancak ülke çapında yapılan planlar, sizin çalıştığınız alanın koruma alanı değil de, sulama kanalı yapılmasını gösteriyor.”

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV) : KuzeyDoğa Derneği ne zaman kuruldu? KuzeyDoğa Derneğinde bugüne kadar yaptığınız çalışmalarından bahseder misiniz?

KuzeyDoğa Derneği (KD) : Doç. Dr. Çağan H. Şekercioğlu’nun 2003 yılında başlattığı Kars-Iğdır Biyolojik Çeşitlilik Projesinin bir ürünü olarak 2007 yılı sonunda Kars’ta kurulmuştur.

Derneğin ufku (vizyonu), canlı nesillerinin tükenişinin durduğu ve doğal döngülerin çöküşünün engellendiği, doğanın korunmasının insanlara, biyoçeşitliliğe ve ekosistem hizmetlerine fayda sağladığı bir dünya modelidir.

Bu yaklaşımla KuzeyDoğa, gelişen dünyada toplum temelli doğa koruma çalışmalarının çoğalması için uğraşır ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında yerel halk ve özel sektörün bilinç ve etkinliğinin artmasını sağlamayı amaçlar.

Bu amaçla, doğa koruma eğitimleri, bilimsel araştırma, kapasite geliştirme ve doğa turizmi (özellikle de kuş gözlem turizminin geliştirilmesi) yoluyla yörede gelir getirici faaliyetlerin geliştirilmesi odaklı çalışmalar kapsamında başta kuşlar olmak üzere büyük etoburlar, sulakalanlar, sulakalan restorasyonu, yerel bitkiler (etnobotani), teknik canlı çizimi, çevre eğitimi, doğa turizmi geliştirme ve yaban hayatı kurtarma ve rehabilitasyon çalışmaları yürütür.

Dernek, faaliyetlerini ağırlıklı olarak kuzeydoğu Anadolu ve Aras Havzası’nda (Kars, Iğdır, Ardahan, Artvin ve Ağrı) bulunan korunan alanlar (milli parklar, sulakalanlar, vb.), önemli kuş alanları, önemli bitki alanları ve önemli doğa alanları gibi öncelikli, özellikli, aynı zamanda da insan yaşamı için de önemli olan ekosistem bölgelerinde yürütmektedir. Bu alanların biyolojik çeşitliliğinin ortaya çıkarılması, önem ve değerlerinin tanıtılması ile etkin korunmasının sağlanması derneğin ana amaçlarındandır.

Kuruluşundan günümüze geçen sürede KuzeyDoğa Derneğinin önemli başarı ve faaliyetleri arasında:

* T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı bölge teşkilatı başta olmak üzere ilgili ulusal ve yerel kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde Sarıkamış-Posof arasında 162 km ve 28,500 hektarı kapsayan Türkiye’nin ilk yaban hayatı koridorunun ilan edilmesi, koridor boyunca yaban hayatın izlenmesi ve koruma faaliyetlerin yürütülmesi;

* Kafkas Üniversitesi işbirliği ile Kars Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezinin kurulması ve işletilmesi,

* Kars-Iğdır il sınırındaki Aras Nehri Kuş Cenneti’nin keşfedilmesi, burada Doğu Anadolu’nun ilk kuş araştırma ve eğitim merkezinin kurulması, alanda Türkiye kara omurgalı türlerinin (802) yarısının keşfedilmesi ve Orman Şu İşleri Bakanlığının alanı Tabiatı Koruma Alanı olmaya layık görmesi;

* Kuyucuk Gölü Yaban Hayatı Geliştirme Sahasının korunması, Türkiye’nin 13. ve Doğu Anadolu’nun ilk RAMSAR alanı ve ilk Avrupa Seçkin Turizm Cenneti (EDEN) ilan edilmesi yer almaktadır. 

* Tüm bu çalışmalarda sağlanan başarının bir yansıması olarak Dernek Başkanı Doç.Dr. Çağan H. Şekercioğlu, “Çevre Nobeli” olarak da tanımlanan Whitley Altın Ödülü’nü iki kere alan tek kişi ve Cumhurbaşkanı tarafından verilen TÜBİTAK Özel Ödülü’nü alan ilk biyolog ve en genç kişi olmuştur. Yaban Hayatı Koridoru Projesi, Türkiye’nin taraflarından olduğu BM Küresel Çevre Fonu (GEF) Küçük Destek Programı tarafından tüm dünyada yürütülen binlerce benzer projeler arasında en başarılı ve yaratıcı  beş proje arasında değerlendirilmiş ve Mayıs 2014’te Meksika Cancun’da gerçekleştirilen GEF 5. Genel Kurulu’nda Türkiye’yi temsilen sunulmuştur. Ayrıca Türkiye’nin ilk National Geographic Belgeseli olan “Bozayı’nın İzinde”, KuzeyDoğa Derneği’nin bu proje kapsamında bölgede yürüttüğü yaban hayat izleme çalışmalarını anlatmaktadır.

DV : Aras Kuş Araştırma Merkezi’nde Mart-Ekim 2016 döneminde yürütülmesi planlanan Kuş Halkalama çalışmalarını ve bölgenin özelliklerini açıklayabilir misiniz?

KD: Iğdır ilinde kaydedilmiş olan 317 kuş türü, Türkiye kuş türlerinin %66’ısını oluşturmaktadır ve bu da Iğdır’ı Türkiye’de kuşlar için en önemli illerden biri yapmaktadır. Bu sayıda en büyük rolü, 264 kuş türü ile Aras Nehri Kuş Cenneti oynamaktadır. Bu, Türkiye’deki 483 kuş türünün %55’idir ve Aras Nehri Kuş Cenneti Türkiye’de Samsun-Adana hattının doğusundaki en zengin alandır. Aras Nehri Kuş Cenneti, dünyaca önemli sulak alan statüsü olan Ramsar statüsünün 4 ayrı kriterini karşılamaktadır. Tek Ramsar kriterini karşılamak bile, bir alanın Ramsar Alanı ilan edilmesi için yeterlidir. Ama KuzeyDoğa Derneği’nin Aras Nehri Kuş Cenneti’nin korunması için sekiz yıldır Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na verdiği dilekçeler bir sonuç vermemiştir. Türkiye memeli, sürüngen ve amfibi türlerinin yaklaşık üçte biri de Aras Nehri Kuş Cenneti’nde kaydedilmiştir. Sadece 10 yılda Türkiye’deki 802 kara hayvanı türlerinin yarısının kaydedildiği bu eşsiz alan yok edilmek yerine korunup araştırılmalı ve Doğu Anadolu’nun en önemli ekoturizm merkezlerinden biri haline getirilmelidir.

Iğdır ili sınırları içinde yer alan Aras Vadisi, Önemli Doğa Alanı olmanın yanında dünyanın en önemli Afrika-Avrasya kuş göç yollarından biri üzerinde yer almaktadır. Her ilkbahar ve sonbaharda milyonlarca ötücü ve yırtıcı kuş Aras vadisi boyunca göç ederek ilkbaharda üreme bölgeleri olan kuzey ülkelerine, her sonbaharda ise kışlama bölgeleri olan Afrika ülkelerine göç etmektedir. Bu göç esnasında onbinlercesi bu vadide konaklamakta, beslenmekte ve yollarına devam etmektedir. 2006 senesinde Aras vadisinde Tuzluca ilçesi Yukarı Çıyrıklı köyünde kurulmuş olan Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde bugüne kadar bilimsel çalışmalar kapsamında 183 türden 80.000’e yakın kuş KuzeyDoğa Derneği tarafından halkalanmıştır. Diğer gözlemlerle beraber, alanda 264 kuş türü kaydedilmiştir ve bu Türkiye’nin tarihi boyunca kaydedilen 483 kuş türünün yarısından fazlası (%55) demektir. Tespit edilen kuş türlerinin 34’ü ise dünya çapında nesli tehlike altında veya tehlikeye girmek üzeredir. Kuş cenneti aynı zamanda Türkiye için yeni türlere de ev sahipliği yapar. Ülkemizde  daha önceden bilinmeyen Şikra Atmacası Türkiye kuş envanterine yeni bir tür olarak eklenmiştir. Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi, Doğu Anadolu’daki ilk kuş araştırma ve eğitim merkezi ve halkalama istasyonudur ve Türkiye’de halen faal olan üç halkalama istasyonundan biridir. Bunlardan Kars Kuyucuk istasyonunu da KuzeyDoğa Derneği yürütmektedir. Güney Afrika, Sibirya ve İsrail’de halkalanan kuşlar Aras istasyonunda tekrar yakalanmış, istasyonda halkaladığımız başka kuşlar ise Zambiya, Kıbrıs, Ukrayna ve Macaristan’da yakalanmıştır. Bu sonuçlara bakıldığında, çalışılan alanın çok önemli bir kuş göç yolu üzerinde olduğu kanıtlanmış, kuşların konaklama, beslenme ve üremeleri için dünya çapında önemli bölgelerden biri olduğu saptanmıştır. Bu alan ve çevresi hakkında daha fazla araştırma yapabilmek, bu çevrede yaşayan insanları kuşlar hakkında bilgilendirerek bu bölgeyi koruma altına almak ve küresel ısınmanın etkilerini belirlemek için çalışmaların bu bölgede devam etmesi çok önemlidir. Merkezimize Türkiye, ABD, Hindistan, Güney Afrika, Kenya, İngiltere, Polonya, Macaristan, İrlanda, Brezilya, Fransa, Hollanda, Finlandiya, İspanya, Danimarka, Kanada ve diğer ülkelerden sürekli gönüllüler gelmekte, çalışmalarımız yerli ve yabancı basında düzenli olarak yer almaktadır. Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi Doğu Anadolu’da önemli bir doğa turizm merkezi haline gelmiştir ve Iğdır ile Kars’ın tanıtımına büyük katkıda bulunmaktadır. İstasyonu ziyaret eden yüzlerce Türk öğrenci ve diğer ülkelerden gelen vatandaşlara da çok önemli ekoloji ve çevre koruma eğitimi vermektedir. Tüm bu nedenlerden dolayı, Iğdır ili, Tuzluca ilçesi, Yukarı Çıyrıklı köyü çevresinde ve Aras Nehri’nin iki yanındaki yaklaşık 10 kilometrekarelik dünya çapındaki sulak alanın koruma bölgelerinin belirlenmesi ve koruma altına alınması çok önemlidir.

DV: Biyolojik çeşitliliğin korunmasında önem ve değerlerinin tanıtılmasında karşılaştığınız en büyük sorun nedir? Ve sizce bu nasıl aşılabilir?

KD: Ülkemiz şartlarında karşılaştığımız en önemli sorun, araştırmalarımızla dünya çapında önemli doğal alanlar oldugunu gösterdiğimiz yerlerin, korunan alan ilan edilmesi yerine, tahrip edilmesidir. Örneğin bir alanda 5 yıl, 10 yıl çalışıyorsunuz. Alan biyoçeşitlilik açısından çok değerli ve korunmaya ihtiyacı var. Ancak ülke çapında yapılan planlar, sizin çalıştığınız alanın koruma alanı değil de, sulama kanalı yapılmasını gösteriyor.

Diğer büyük sorun ise, özelikle yaban hayvanlarının doğada görevleri hakkında yanlış bilinenler. Yaban hayvanlarının doğada gerçeklestirdikleri kritik ekosistem hizmetleri var. Bunları yerine getirdiklerinde ekosistemlerin işlemesine katkıda bulunurlar ve ekosistem hizmetlerinin bazılarının ekonomik faydaları da var. Ancak çoğu insan, domuzun ekili tarlalara zarardan başka bir işe yaramadığını, bozayının sadece bal kovanının düşmanı olduğu, kurdun sadece evcil hayvan avcısı olduğu zannediyor. Oysa ki, insanlar onların yaşam alanlarına girerek ve orada üretim yaparak bu çatışmayı tetikliyor. Domuzlar doğada tohumların toprağa karışmasını sağlarken, bozayı yediği meyvelerin tohumlarını dışkısıyla başka yerlere yayar, kurtlar ise otçul memelilerin sayılarını kontrol altında tutar.

Dernek olarak bu sorunları yerinde eğitim çalışmaları ile aşmaya çalışıyoruz. Köylerde yaban hayvanlarının ekolojik hizmetlerini anlatıyoruz.

Karar vericilerle ise, alanların korunma altına alınması için yüz yüze görüşmeler yapıyoruz. Yapılan araştırmalarımızın bilimsel sonuçlarını makale haline getirip, bunları basın ve popüler bilim yazıları ile toplumla paylaşmak da kullandığımız diğer yöntemler.

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe desteğini nasıl kullanmayı planlıyorsunuz? Bu hibe çalışmalarınıza nasıl bir destek sağlayacak?

KD: Aldığımız hibe desteğini, Aras Kuş Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin ilkbahar çalışmalarında kullanmayı planlıyoruz. Bu yıl bizim için çok önemli, Aras istasyonu 10. yılını kutluyor. 10 yılda 80.000’e yakın kuşa, kimlik görevi gören Türkiye halkalarını taktık. 800 yakın gönüllüye doğada çalışma tecrübesi sağladık. Bu tür bilimsel çalışmaların uzun vadeli sürme gereksinimi kaynak bulmamızı zorlaştırıyor. 10. yılımızda vakfınızdan gelen destek, çalışmalarımızın yürütmemiz konusunda bizim için kritik oldu.

DV: KuzeyDoğa Derneği, bir STK olarak kurumsal açıdan çözmeyi amaçladığı sorun veya yaratmayı hedeflediği değişim açısından nelere ihtiyaç duyuyor?

KD: Derneğimizin en önemli ihtiyacı, düzenli ve kurumsal kaynak desteğidir. Maalesef enerji ve vaktimizin önemli bir kısmı, dernek faaliyetleri için fon bulmaya ve raporlamaya harcanmakta ve bu da yapmak istediğimiz yerel tabanlı doğa koruma, ekolojik araştırma ve ekoturizm çalışmalarına ayırdığımız zamanı azaltmaktadır. Hedefimiz, toplum tabanlı doğa koruma projeleri ile, doğanın yöre halkıyla işbirliğiyle korunmasıdır. İlk önceliğimiz olan kurtarılmadan çok korunmaya ihtiyaç duyulan alanları hızlı bir şekilde koruma altına aldırmaktır. Bunun en güzel örneğini Kuyucuk Gölü’nde yürüttüğümüz çalışmalarda görebiliriz. 2004’deki ilk kuş sayımımız sonucu tespit ettiğimiz 40 binden fazla kuşu raporlamamızdan sonra 2005’de Yaban Hayatı Geliştirme Sahası ilan edilen göl, devam bilimsel araştırmalarımız ve yerel halktan aldığımız destek ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından 2009’da Türkiye’nin 13. Ramsar alanı ilan edildi. 5 yıllık yönetim planı yapıldı. 2004 yılında göldeki ilk araştırmamı yaparken, gölün etrafındaki 3 köyde yaşayan halk, gölü sadece hayvanların su içebileceği bir su birikintisi olarak görüyorlardı. Şimdi ise göl, bir kuş cenneti, ekoturizm noktası, festival alanı, ekolojik araştırma ve çevre eğitim merkezi.

Şu an devam eden Yaban Hayatı koridoru projemiz ile, ikinci hedefimiz olan parçalanmış ormanlık arazilerinin tekrar birleştirilmesini gerçekleştiriyoruz. Büyüyen Türkiye’de ormanlık alanlar küçülüyor ve birbirlerinden ayrılıyor. Bunu bir koridor ile birleştirerek, yaban hayvanlarına bir yol ve bölge halkı icin de bir ekoturizm destinasyonu oluşturmanın peşindeyiz.

Hedeflerimize ulaşmak için bu güne kadar odak noktalarımız olan, ekolojik araştırma, doğa koruma, ekoturizm ve bölgede yaşayan halkın değerlerine ve yaşam şekillerine saygıyı ön planda tuttuk. Onların yaşam şekilleri ile bizim bilimsel çalışmamızın kesiştiği yerlerde karar vericilerin desteğiyle doğru ve hızlı bir biçimde doğa koruma çalışmaları yaptık.

Kentsel Dönüşüm ve Sulukule

By | Röportaj | No Comments

Sulukule Gönüllüleri Derneği / http://www.sulukulegonulluleri.org/

Sivil Toplum için Destek Vakfı, Sulukule Gönüllüleri Derneğine Kurumsal Program dahilinde hibe desteği sağlıyor. Sulukule Gönüllüleri’ni ve çalışmalarını daha yakından tanımak için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz.

“Evleri yıkılanlar, evsiz kaldı veya Karagümrük’teki akrabalarının yanına yerleşti. Yıkımlar en fazla çocukları ve kadınları etkiledi. Okulu terk oranı arttı, çocuklar arasında okula gitmeyenler de fazlaydı. Dernek kuruluşundan önce bu yıkım alanında çocuklarla çalışmaya başladık, derneği kurmamız, şu anki çalışma programımızı oluşturmamız, yıkım alanında başladığımız çocuk çalışmalarının bir ürünüdür.”

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Sulukule Gönüllüleri Derneği ne zaman kuruldu? Genel olarak mahalledeki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Sulukule Gönüllüleri Derneği (SGD): Sulukule Gönüllüleri Derneği, Sulukule Platformu’nun bir parçası olarak, yıkım alanında gönüllü çalışan kişiler tarafından, 2010 yılında kuruldu.

SGD, risk altındaki, dezavantajlı, ayrımcılığa maruz kalmış gruplarla çalışmayı, hak temelli faaliyetler organize etmeyi hedeflemektedir. Okulu terki önlemek, kadınlara ve çocuklara hakları konusunda farkındalık kazandırmak, SGD’nin hedeflerinin başında gelmektedir.

Dernekte ve çocukların devam ettiği okullarda yaptığımız çalışmalarla şunları hedefliyoruz;

  • Risk altındaki çocukların eğitime erişebilirliğine destek olmak, okula bağlamak

  • Uyum problemi olan çocukların, çevreleriyle sağlıklı iletişim kurmalarına ve kişisel gelişimlerine katkı sağlamak

  • Erişim imkanı bulamadıkları sosyal-kültürel faaliyetlere ulaşmalarını sağlamak

  • Okulu terki önleme konusunda okul yönetimi, öğretmenler, veli, öğrenci ve sivil toplum ayaklarını birlikte güçlendirmek

  • Eğitim hakkından yararlanabilmeleri için maddi imkanı yetersiz olan çocuklara beslenme, kırtasiye ve burs desteği sağlamak

Birçok çocuğun temel konulardaki ihtiyaçlarına çözüm bulmaya çalışarak çocukların eğitim haklarından yararlanmaları kolaylaştırılmakta, böylece ihtiyaç sahiplerine doğrudan odaklanılarak ilgili çocuklar desteklenmektedir.

DV: ’Kentsel dönüşüm’ ve Suriyeli mültecilerin ‘entegrasyonu’ günlük yaşamı nasıl etkiledi?

SGD: Sulukule’nin Yenileme Alanı ilan edilip, kentsel dönüşüme uğraması uzun bir zamana yayıldı, 2006 ile 2009 yılları boyunca yıkımlar sürdü. Mahalle bu süre boyunca bir enkaz yığını halinde bırakıldı ve evleri ‘henüz yıkılmamış’ insanlar bu koşullarda yaşadılar. Evleri yıkılanlar, evsiz kaldı veya Karagümrük’teki akrabalarının yanına yerleşti. Yıkımlar en fazla çocukları ve kadınları etkiledi. Okulu terk oranı arttı, çocuklar arasında okula gitmeyenler de fazlaydı. Dernek kuruluşundan önce bu yıkım alanında çocuklarla çalışmaya başladık, derneği kurmamız, şu anki çalışma programımızı oluşturmamız, yıkım alanında başladığımız çocuk çalışmalarının bir ürünüdür.

Suriyeli mülteciler ise son 2-3 yıldır Fatih’te, özellikle de yıkılan ve yerine lüks konutların yapıldığı eski Sulukule mahallesinde yer seçmeye başladılar. Fatih ilçesi İstanbul’da üçüncü en fazla Suriyeli mülteci nüfusunun barındığı ilçedir. Ancak yıkılan mahallelerinin yakınında yaşayan Romanlar arasında evlerinin, mahallelerinin Suriyeli mültecilere verildiği algısı oluştu.

Derneğimize Türkçe’yi bilen Suriyeli çocuklar yeni yeni gelmeye başladı. Derneğin kuruluşundan bu yana Roman çocuklar ile mahalledeki Kürt ve Türk çocukların kaynaşma ortamı olması gibi Suriyeli çocukların da onlarla bir arada olabileceği bir ortam olmasını istiyor, çabalıyoruz.

DV: Okul terkini azaltmak için ne tür çalışmalar yapıyorsunuz? Okula devamı sağlamak konusunda veli (daha çok anne veya nine), okul ve sivil toplum ilişkisinden bahsedebilir misiniz?

SGD: Dernekte ve çocukların devam ettiği okullarda gerçekleştirdiğimiz tüm faaliyetler ve destek çalışmalarımızın tümü okulu terki önlemek ve çocuğu okula bağlamak için 5 yıldır kullandığımız yöntemlerdir. Bu sayede Karagümrük bölgesinde kimliği olmayan, okulu bırakmış, hiç okula başlamamış çocuklar SGD gönüllülerinin okul ve İlçe MEB ile iletişim kurması sayesinde okula başlamıştır.

Hali hazırda okula devam eden ancak hem maddi güçlük çeken hem de okul başarısı düşük çocuklara sunulan destek çalışmaları (beslenme desteği, eğitim bursu gibi), çocuğun bu yoksunluklar sebebiyle okuldan ayrılmasının önüne geçmektedir.

Gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerde sivil toplum, veli (özellikle anne veya nine) ve okul ayaklarını hep birlikte güçlendirmeyi hedefliyoruz, böylece okulu terki önlemek için tüm aktörler arasında işbirliği sağlamayı istiyoruz. Risk altındaki çocuklarla çalışmada tutarlı olunması, benzer davranış kalıplarının sergilenmesi önemlidir. Özellikle dezavantajlı bölgelerde yaşayan çocukların hayatların hiçbir zaman rutin yoktur, bu rutini sağlamak için tüm aktörler işbirliği halinde olmalıdır.

Kadınlarla çalışmalar ise, çocuğuna okulda destek olmak isteyen annelerin okuma-yazmayı öğrenme taleplerini derneğe iletmeleriyle açılan dersler sayesinde başlamıştır. Bunun yanında yine kadınlardan gelen ihtiyaçlar doğrultusunda çocuk yetiştirme üzerine eğitimler organize edilmiş, burada öğrenilenlerin çocuklara yaklaşımda kullanılması sayesinde, çocuğun hem dernek hem de ev ortamında daha uyumlu olması sağlanmaya başlanmıştır.

DV: Saha çalışmaları sırasında en çok zorlandığınız konu/alan nedir?

SGD: Özellikle okul içinde yaptığımız çalışmalarda bazı bürokratik engeller çalışmaları aksatabiliyor. Okul terki için okul içinde atölyeler yapmayı çok önemsiyoruz, dönem başında Fatih İlçe Milli Eğitim’den izinlerimizi alıyoruz ancak dönem içinde Belediye veya Kaymakamlık tarafından bizim kullanacağımız mekanlar başka bir işe ayrılıyor ve atölyelerimiz aksayabiliyor.

Dernek mekanımızın küçük ve tek oda olması da saha çalışmalarımızda bir diğer engel. Aynı anda farklı yaş grupları veya çocuk ve kadınlarla çalışmalar yürütemiyoruz. Özellikle kadın çalışmalarında küçük çocuğu olan kadınlar çocuklarını da yanlarından getirdikleri için, tam anlamıyla kendilerine vakit ayıramamış oluyorlar.

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe desteğini nasıl kullanmayı planlıyorsunuz?

SGD: Bu hibe ile bir kapasite geliştirme uzmanı ve bir genel koordinatör istihdam etmeye başladık.

DV: Özellikle “finansal sürdürülebilirlik” açısından hibe desteğinin size nasıl bir katkı sağlayacağını düşünüyorsunuz? Kurumun devamlılığı için neler yapmayı düşünüyorsunuz?

SGD: Kapasite geliştirme uzmanı derneğe kaynak geliştirme, bağışçılarla ilişkileri güçlendirme, görünürlüğü arttırma alanlarında katkı sunacak;  genel koordinatör ise derneğin genel faaliyetlerinin yürütülmesi, koordinasyonun yapılmasına destek olacak. Böylece kurumsal kapasiteyi güçlendirmek adına ilk kez profesyonel bir destek almış oluyoruz.

DV: Mahalle temelli çalışan sivil toplum kuruluşlarının sizce en çok karşılaştığı ihtiyaç nedir?

SGD: SGD ve benzer şekilde yerelde çalışan derneklerin en büyük sorunlarından birisi finansal sürdürülebilirlik. Bunun için sadece hibe ve fonlara bağımlı kalmak, belirli süreli (genelde 12 ay) projelerin sonucunda devamlılık kaygısı yaşamak yıpratıcı bir durum oluşturuyor. Bu nedenle Sivil Toplum için Destek Vakfı’nın desteği bizim gibi kurumlar için çok uygun bir destek oldu.

Öneri olarak, belki her yeni fon veya hibe, kurumun devamlılığı için de içinde bir destek payı içerebilir. 12 ay boyunca desteklenen proje, takip eden yıl da devamlılığı olan bir çalışma ise, desteğin devamı ve o kurumun önceliğinin gözetilmesi için yöntemler düşünülebilir. Bu durum, ilk kez destek alacak kurumların payını kısıtlayacak şekilde olmamalıdır elbette…

Öğretmen için Festival

By | Röportaj | No Comments

Eğitim Reformu Girişimi – ERG / erg.sabanciuniv.edu

Öğretmen için Festival / www.ogretmenicinfestival.org

“Festivaldeki etkinlikler direkt olarak öğretmeni eğitmeyi hedeflemeyen içeriklere sahip olmalarıyla diğer çalışmalardan ayrılıyorlar. Burada amaç; öğretmenlerin farklı mekanlarda farklı etkinliklerle ve uzmanlık alanlarıyla buluşmalarını sağlamak ve birey olarak gelişimlerine katkı sağlamak.”

Sivil Toplum için Destek Vakfı, Proje Programı dahilinde Eğitim Reformu Girişimi (ERG) tarafından Türkiye’de ilk defa düzenlenen öğretmen festivali ‘Öğretmen için Festival’e hibe desteği sağladı. Festival ve ERG ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz.

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Eğitim Reformu Girişimi ne zaman kuruldu? Genel olarak faaliyetlerinden ve hangi sosyal sorunun çözümüne yönelik çalıştığından bahseder misiniz?

Eğitim Reformu Girişim (ERG): ERG, çocuğun ve toplumun gelişimi için eğitimde yapısal dönüşüme nitelikli veri, yapıcı diyalog ve eleştirel bakış yoluyla katkı yapan bağımsız ve kar amacı gütmeyen bir girişimdir. Eğitimde karar süreçlerinin veriye dayalı olması, paydaşların katılımıyla gerçekleşmesi, her çocuğun kaliteli eğitime erişiminin güvence altına alınması yapısal dönüşümün ana unsurlarıdır. 2003 yılında kurulan ERG, Türkiye’nin önde gelen vakıflarının bir arada desteklediği bir girişim olmasıyla Türkiye sivil toplumu için de iyi bir örnek oluşturur. ERG, Eğitim Gözlemevi birimi ve ATÖLYE Labs ile ortak girişimi Eğitim Laboratuvarı aracılığıyla araştırma ve eğitim faaliyetlerini gerçekleştirir.

DV: “Kaliteli eğitim” kavramından ne anlamalıyız? Sizce Türkiye’deki durum nedir ve öğretmenlerin bu konuya yaklaşımı, katkısı nasıl seyreder?

ERG: ERG için kaliteli eğitim;

•  İnsan odaklıdır.

•  Eşitlikçidir.

• Hesap verebilirlik, saydamlık, katılımcılık başta olmak üzere iyi yönetişim ilkelerini yaşama geçirir.

• Çocukların/gençlerin potansiyellerini gerçekleştirmelerine ve bireysel olgunluğa

ulaşmalarına olanak sağlar.

•  Bilgiyi beceriye dönüştürür.

• Çocuklara/gençlere yaratıcılık ve eleştirel düşünme vb. temel becerileri kazandırır.

• Öğrenme zevkini ve çocuğun merakını kamçılayarak çocukları yaşam boyu öğrenmeye hazırlar.

• Çoğulculuk, özgür düşünce, örgütlenme ve siyasi katılım özgürlüğü ile insan haklarına saygının yer aldığı demokratik bir çerçeveye katkıda bulunabilecek aktif yurttaşlar yetiştirir.

• Çocuklara/gençlere sağlıklı ve güvenli eğitim ortamlarında uygun kaynakları ve olanakları sağlar.

Bu kapsamda Türkiye’deki durumu aktarabilmek için de her yıl Eğitim İzleme Raporlarını yayınlıyoruz. 2014 yılınınkine buradan ulaşabilirsiniz. Öğretmenlerin bu konuya yaklaşımıyla ilgili bir araştırma yok. O yüzden bir genelleme yapamıyoruz ancak tam da bunun için “Öğretmen İçin Festival” gibi “İyi Örnekler Konferansı” gibi öğretmenlerle karşılaşma alanları kurgulamaya gayret ediyoruz.

DV: “Öğretmen için Festival” fikri nasıl oluştu? Festival içindeki etkinlikleri kısaca anlatır mısınız?

ERG: Son 12 yıldır benzer formatta ilerleyen eğitimde iyi örnekler konferans ruhunu ve içeriğini daha geniş zamana yayabilmek ve farklı etkinliklerle konferansı yeni mekanlara taşımak istedik, buradan da festival fikri çıktı. Festivalde; hafıza yürüyüşü, yaşayan kütüphane, yaratıcı yazma, forum tiyatro ve PechaKucha Night gibi etkinlikler var.

Hafıza Yolculuğu Programı kapsamında gerçekleştiren hafıza yürüyüşü; gençlerin dini, cinsiyete dayalı, etnik veya politik nedenlerle tarihsel olarak dışlanmış gruplara yapılan haksızlıkları keşfetmesini ve sorgulamasını hedefler.

Yaşayan Kütüphane’de kitaplar; insanlardır ve kitaplar ile okuyucular bir diyalog içerisine girerler. Yaşayan Kütüphane’de bulunan kitaplar sıklıkla kendilerine karşı önyargı beslenen gruplardan ve sistematik bir şekilde ayrımcılık ve sosyal dışlanmaya maruz kalan gruplardan belirlenir.

Yaratıcı yazma atölyesi Sait Faik müzesinde gerçekleştirildi, Sait Faik öyküleri üzerine kurgulanan bir çalışma yapıldı.

Forum tiyatroda öğretmenlerin yaşadığı sorunlar üzerinden kurgulanan bir oyun sergilendi, sonrasında izleyicinin oyuna girerek ve rolu alarak kendi çözümlerini üretmesine olanak sağlandı.

PechaKucha tekniğinde; sunuş yapan kişi her biri 20 saniye süresince 20 görseli toplam 6 dakika 40 saniye süresince göstererek sunuşunu tamamlar. Bu sunuş tarzıyla öğretmenler kendi hikayelerini anlatacaklar.

DV: Festivalin öğretmenlere/eğitmenlere yönelik diğer çalışmalardan farkı nedir?

ERG: Festivaldeki etkinlikler direkt olarak öğretmeni eğitmeyi hedeflemeyen içeriklere sahip olmalarıyla diğer çalışmalardan ayrılıyorlar. Burada amaç; öğretmenlerin farklı mekanlarda farklı etkinliklerle ve uzmanlık alanlarıyla buluşmalarını sağlamak ve birey olarak gelişimlerine katkı sağlamak.

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe desteği “Öğretmen için Festival”e nasıl bir katkı sağladı?

ERG: Festival ile ilgili iletişim materyallerinin tasarımına dair bütçeye katkı sağlamakla birlikte, etkinlik bazında ihtiyaç duyulan, yol, yemek gibi harcama kalemlerinde katkısı oldu.

Mavi Kalem, Kadın ve Çocuk Çalışmaları

By | Röportaj | No Comments

Mavi Kalem Derneği / www.mavikalem.org

“Şekerden tekstile kadar pek çok kaçak ve riskli malzeme ile çalışan atölyelerde kız çocukları ve kadınlar tehlikeli koşullarda çok düşük bedellerle çalışmaktadır. Yine kız çocuklar ve genç kızlar küçük kardeşlerinin bakım sorumluluğunu erken yaşlarda üstlenmek durumunda kalabilmektedirler. Genç erkekler için ise gelir getirici işler arasında yasadışı çeteler ile çalışmak seçeneklerden biridir… “

Sivil Toplum için Destek Vakfı, Kurumsal Program dahilinde ilk hibe desteğini Mavi Kalem Derneği’ne veriyor. Mavi Kalem Derneği’ni ve çalışmalarını daha yakından tanımak için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz.

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Mavi Kalem ne zaman kuruldu? Genel olarak Mavi Kalem’in etki alanından ve çalışmalarından bahseder misiniz?

Mavi Kalem (MK): Mavi Kalem, 2000 yılında kurulmuş bir STK’dır. 15 yıldır esas olarak kadın ve çocukları hedef alan projeler yürütmektedir. Mavi Kalem’ in çalışma alanları çocuk eğitiminin desteklenmesi, kadın sağlığı ve kadın sağlık hakları ile afet ve acil durumlarda çalışma standartlarının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır. Hedef gruplarımız ise öncelikli olarak çocuklar ve kadınlardır. 

Mavi Kalem,  Fener- Balat  (Fatih-İstanbul) semtlerinde Anadolu’dan değişik nedenlerle İstanbul’a göç eden ailelerin çocuklarının eğitimlerini sürdürmesini ve eğitim başarılarını desteklemeyi hedefleyen bir çocuk programını 2002 yılından itibaren yürütmektedir.  Fener – Balat Anadolu’nun farklı yerlerinden göç almasının yanı sıra son 2 yıldır Suriyeli mültecilerin İstanbul’daki yerleşim alanlarından biri olmuştur. 

Semtteki çocuklar yoksul ailelerden ve farklı coğrafi ve/veya kültürel kimliklerden gelmektedir. Kimlik farkları sosyal ve siyasal ortamın çocukların dünyasına yansıması olarak aralarında ayrımcılığa, çatışmalara, gruplaşmalara neden olup iletişimde zorlaştırıcı rol oynayabilmektedir.  Okulda, sosyal alanda, komşuluk ilişkilerinde ayrımcılık davranışlarına açıkça tanık olmak mümkündür.

Çocuklar için sosyalleşme alanları eğer okula devam ediyorsa okul, sokak, din eğitimi veren kurslar ve gruplar, genç erkekler için erkek kahveleri ve kızlar için ise anneleri ile komşu ortamları ile çok sayıdaki kayıt dışı “merdiven altı” üretim atölyeleridir.  Şekerden tekstile kadar pek çok kaçak ve riskli malzeme ile çalışan atölyelerde kız çocukları ve kadınlar tehlikeli koşullarda çok düşük bedellerle çalışmaktadır. Yine kız çocuklar ve genç kızlar küçük kardeşlerinin bakım sorumluluğunu erken yaşlarda üstlenmek durumunda kalabilmektedirler. Genç erkekler için ise gelir getirici işler arasında yasadışı çeteler ile çalışmak seçeneklerden biridir. 

Madde kullanımı (sigara ve diğer bağımlılık yapan maddeler) çok erken yaşta çocukların hayatına girmektedir. 

Başta şiddet olmak üzere taciz ve ensest yine çocukların karşılaşabildiği sorunlardandır.

Parçalanmış ve/veya ebeveynlerinden birinin cezaevinde olduğu ailelere rastlanmaktadır.

Tüm bu ortam çocukların ve gençlerin okul dışı kalması ile birleşince suça karışma riski artmaktadır. Kız çocuklarında ise erken evlilikler ve onun taşıdığı sağlık sorunları ile karşılaşmak bir diğer risk olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Çocuklar ve gençler okulda başarısız olduğunda ya da ailenin çocuk için okuldan beklentisi olmadığında gelir sağlayıcı işlere yönelmekte ve yönlendirilmektedir. 

Kurum olarak çalışma anlayışımız; yararlanıcıların kendi tanımladıkları ihtiyaçları üzerinden projeler planlamaktır. Projelerin uygulama ve karar süreçlerinde yararlanıcılar dahil olarak çalışmaların gönüllü dayanışmanın teşvik edilmesiyle yürütülmesi sağlanmaktadır. 

Mavi Kalem 2004 ve 2008 yıllarında semtte 250 ve 350 hane ile çocuk ve kadınlara yönelik ihtiyaç analizleri yaparak programlarını geliştirmiştir.

Semt ilköğretim okulu ile iletişim de kurularak çocukların, ailelerinin okuryazarlığı ve eğitim düzeyi düşük olduğundan eğitim konusunda destek alamadığı, okul başarısı düşen çocukların hem okul hem de aile tarafından eğitim dışına itildiği görüşmüştür. 

Mavi Kalem çocuk programının ana hedefi çocukların okul başarısını arttırmak ve çocukları güçlendirmektir.

Mavi Kalem’in kuruluşundan itibaren kadınlara yönelik çalışmaları kadın sağlığı ve hakları ile kadınların aile içi şiddet, ayrımcılık, toplumsal cinsiyet eşitsizliği karşısında güçlendirilmesini hedeflemiştir.

Özellikle son 10 yıldır hızla artan kadına yönelik şiddet; muhafazakârlaşmanın etkisiyle kadınların sağlık hizmeti alırken artan çekinceleri, sağlıkta özelleştirme politikaları sonucu ücretsiz kadın sağlığı hizmetlerinin, gebelikten korunma ve kürtaj hizmetinin uygulamada büyük ölçüde ortadan kalkması; kürtaj karşıtı politik söylem ve kampanyaların olumsuz etkisi kadınların sağlık durumuna ve sağlık haklarına zarar vermiştir. 

Her ne kadar kadınlar siyasete, ekonomiye, kadın hakları mücadelesine, akademik çalışmalara aktif olarak katılsa da kadını aileden bağımsız birey olarak görmeyen sağlık ve beden politikaları kadınların hak ve eşitlik mücadelelerini zayıflatmaktadır.  Mavi Kalem çalışmalarında, kadınların bedenleri, sağlıkları ve beden ve sağlık hakları konusunda farkındalık oluşturularak ve bilgilendirilerek güçlendirilmesini misyon edinmiştir. 

Mavi Kalem’in başlıca çalışmaları;

– 2000 de Düzce’de Marmara depreminden etkilenen nüfusa yönelik gezici sağlık hizmeti, kadın sağlığı, hakları ve dezavantajlı durumlarda sağlık ve hijyen konularında projeler, çocuklara psiko-sosyal destek aktiviteleri ve afet acil durumlarda uluslararası insani yardım standartlarının Türkiye’de afetlerden etkilenen gruplarla çalışan kuruluşlar arasında yaygınlaştırılmasını hedefleyen projeler uygulayarak çalışmalarımıza başladık.

– 2002 den itibaren İstanbul- Balat/Fener semtlerinde Anadolu’dan göç ederek gelen ailelerin çocuklarına okul başarılarını arttırmaya yönelik “eğitim desteği” programını başlattık. Farklı proje ve destekçilerle gelişerek 2015 Haziranına kadar program devam etmiştir. Bu çerçevede ilköğretim dönemindeki çocuklar için matematik, Türkçe, İngilizce gibi etüt dersleri; resim, el işleri, dans ve müzik gibi sanat ağırlıklı çalışmalar; bilgisayar, çocuk hakları atölyesi, gezi, piknik ve sokak etkinlikleri, psiko-sosyal destek çalışmaları gibi güçlendirme ve beceri geliştirme projeleri uygulanmıştır. Son 2 yıldır Suriyeli kadın ve çocuklardan küçük gruplara Türkçe konuşma ve kaynaştırma etkinlikleri yürütülmüştür.

– Yine 2002 den itibaren hem Fener/Balat semtlerinde hem de Türkiye genelinde kadınlara yönelik çalışmalar da yürütülmüştür. Sağlık hizmeti ve bilgilendirme/danışmanlık, şiddeti tanıma ve farkındalık geliştirme, kentte yaşama becerisi geliştirme ve sosyalleşme, kadın sağlığı ve sağlık hakları atölyeleri, psikoterapi desteği, kadın sağlığı toplantıları, kadın danışma noktası, el becerileri atölyeleri gibi projeler Fener/Balat semtlerinde uygulanmıştır. 

– Ayrıca Van depremi sonrası Van’da Van Saray Kadın derneği ile “Depremzedelere Danışmanlık Birimi” kurulmuş, 2013 de İstanbul, Ankara; Diyarbakır ve İzmir’de yerel kadın kuruluşları ile işbirliği halinde Kadın Sağlığı Politikaları Forumları gerçekleştirilmiştir.

– Halen Fener/ Balat ve Sulukulede 14-18 yaş arası genç kızlara yönelik güçlendirme atölyeleri uygunlanmaktadır. Yine aynı semtlerde 12-14 yaş grubu risk altındaki çocukların okula devamını desteklemek amacıyla etüt ve destek atölyeleri projesi yeni başlamıştır.

DV: Bu yılki çalışmalarınızın, faaliyetlerinizin odak noktası nedir?

MK: Doğal ya da insan kaynaklı afetlerden etkilenerek iç veya dış göçle yer değiştiren gruplardaki kadın ve çocuklar çalışmalarımızda öncelikli gruplar olmuştur. 

2016 yılı için çalışmalarımızda kadın ve genç kızları öncelikli gruplar olarak tanımladık. Bu nedenle 2016 daki projelerimiz öncelikle bu hedef gruplara yönelik olacaktır. 

DV: Özellikle “finansal sürdürülebilirlik” açısından hibe desteğinin size nasıl bir katkı sağlayacağını düşünüyorsunuz?

MK: Mavi Kalem’in 2016 hedefleri doğrultusunda finansal sürdürülebilirliğin önemli bir yeri vardır. Mavi Kalem’in 15 yıldır yürüttüğü çalışmalar çerçevesinde genel olarak; çocuk eğitiminin desteklenmesi, kadın sağlığı ve kadın sağlık hakları ile afet ve acil durumlarda çalışma standartlarının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasını içermektedir. Fener/Balat çevresinde sürekli değişen bir profil mevcutken, genel ihtiyaç alanları değişmemektedir.

Mavi Kalem’in finansal sürdürülebilirliğinin sağlanmasına dair başlıca konusu proje bazlı kaynaklara ulaşarak çalışmalarını yürüttüğü için çalışanlarını kalıcı ve uzun süreli istihdam edememesidir. Bu nedenle Sivil Toplum için Destek Vakfı’nın oluşturduğu hibeden yararlanıyor olmak bizim için büyük bir fırsattır. Bu fırsatla hibe desteği süresince bir çalışanımızın bir yıldan daha uzun istihdam edilmesini sağlayarak çalışmaların sürdürülebilirliğini ve yeni kaynaklara erişimin daha çok kişiyle yürütülerek birkaç yıl için mali olası kaynaklarını kesinleştirilmesini destekleyecektir. Yanı sıra proje fonlarından çoğunlukla karşılayamadığımız genel giderlerimize bu hibeden destek alıyor olmamız da finansal sürdürülebilirliği sağlamamızı kolaylaştıracaktır. 

DV: Metropollerde, mahalle temelli olan ve çalışmalarını uzun süredir devam ettirebilen STK sayısı çok fazla değil. Genel hatlarıyla, bu alanda yaşadığınız zorluklar ve edindiğiniz deneyimler nelerdir?

MK: Fener-Balat bölgesi İstanbul’un en eski yerleşimlerinden biridir. Türklerin, Kürtlerin, Romanların ve az sayıda Rum ve Ermenilerin, Suriye’deki savaşla birlikte Suriyelilerin de yaşadığı bir semt olmuştur. Etnik, dinsel ve kültürel farklılıklar, içe kapalı yaşamlar, yoksulluk ve muhafazakârlık, şiddet ve ayrımcılık; uyum sorunları, yaygın uyuşturu kullanımı, kendine güvensizlik, eğitimden uzaklaşma, riskli para kazanma yollarına yönelme gibi durumları beraberinde getiriyor. Bu gibi durumlarda çocuklar ve kadınlar dezavantajlı gruplar arasında yer alıyor. 

Yerinde etme ve yerinden edilme gibi sosyal sebeplerden dolayı mahalle profili her sene değişmektedir. Değişen mahalle yapısı projelerde yaşanan iletişim ve uyum problemleri Mavi Kalem’i sürekli yeni stratejiler geliştiren, yenilikçi ve vizyoner bir kurum haline getirmiştir.   

Mavi Kalem kuruluşundan itibaren Fener-Balat çevresindeki mahalle sakinleri ile kurduğu ilişkiler sayesinde karşılıklı güven ve paylaşım alanı yaratmıştır. Mahalle sakinlerinin ihtiyaç alanlarını doğru bir şekilde analiz ederek, yararlanıcıların kendi tanımladıkları ihtiyaçları üzerinden projeler planlanmıştır. Projelerin uygulama ve karar süreçlerinde yararlanıcılar da dahil edilmiştir. Çalışmalarımızda gönüllü katılım ve gönüllü dayanışmanın teşvik edilmesi temel çalışma prensiplerimizden olmuştur.

Yıllar içerisinde Mavi Kalem’in çalışma anlayışının bir model olarak benimsenmesi hedeflerimizden biridir. Uluslar arası temel insani yardım standartları ve insani yardım prensiplerini benimseyerek kurumsal davranış kurallarımızı oluşturup çalışma anlayışımızı güçlendirdik. Bu perspektifimizin gönüllü çalışma anlayışının katkısıyla ortaklık ve işbirliği geliştirdiğimiz kurumlara örnek oluşturmasını hayal ediyoruz. 

Fener/ Balat, Sulukule ve Heybeliada-Büyükada’da 14-18 yaş arası genç kızlara yönelik güçlendirme atölyeleri uygulanmaktadır.

Yine Fener/Balat ve Sulukule semtlerinde 12-14 yaş grubu risk altındaki cocukların okula devamını desteklemek amacıyla etüt ve destek atölyeleri projesi yeni başlamıştır.

Afet ve Acil Durum Çalışmalarında Kadın Hakları ve Sorunu Çalıştayı’nı 16-17 Nisan tarihlerinde Sivil Düşün’ün desteği ile düzenleyeceğiz. 

Mavi Kalem, Türkiye’de ve uluslararası alanda çalışma konuları ile bağlantılı ağların üyesidir. 

– Türkiye’de SİTAP(Sivil Toplum Afet Platformunun) 3 kurucu kuruluşundan biridir. 

– Kreş Haktır Platformu, Kürtaj haktır platformu katılımcısıdır. 

– Uluslarası ağlardan OBOS (Our Bodies Ourselves) Global Network üyesidir.

– Sphere İnsani Yardım Standartları ağının Türkiye bağlantı noktası, 

– İNEE (Inter-Agency Network for Education in Emergencies) ve CHS (Core Humanitarian Standarts) Alliance’ın Türkiye’den tek katılımcısı ve üyesidir. 

– Global Güneyli Sivil Toplum Kuruluşları Ağı’nın üyesidir. 

– Avrupa Birliği Gençlik Programlarında 2007 den beri gönüllü gençlerin yurt dışına gidişine destek verir ve ev sahipliği yapar. 

– Yurt içinden ve dışından üniversitelerden stajyer alır. 

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe desteğini nasıl kullanmayı planlıyorsunuz?

MK: Mavi Kalem çalışmalarını sınırlı bağışlar, proje fonları ve gönüllülük ile 15 yıldır yürütmüştür.

2016 yılında Mavi Kalem, yeniden yapılanma sürecinde olup kurumsallaşmayı hedeflenmektedir.

Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan alınan hibe desteği ile Mavi Kalem’in insan kaynaklarını daha etkin kullanacağı bir süreç hedefliyoruz. Böylece kurumsal temel giderlerimize dair aldığımız destekle uzun süreli profesyonel istihdamı ve kurumun kira giderinin bir kısmını karşılanması kurumsal olarak yeni kaynaklara ulaşılabilirliğimize önemli bir katkı oluşturacaktır. Bu etkenle kurumun tanıtımı ve yeni kaynaklara erişimin sağlanması için alt yapının güçlenmesi açısından büyük bir katkı sağlayacaktır. 

Böylelikle hibe aldığımız süre sonunda Mavi Kalem’in finans olarak da temel giderlerinin sürekliliğini sağlayabilir ve proje ön çalışmalarını yapabilir durumda olmasını, bağışçı ve kaynaklarla daha etkin iletişimi ve daha interaktif tanıtım perspektifi geliştirmiş olmasını hedefliyoruz. 

40’tan Fazla Şehirde Göçmen ve Mültecilerle Çalışmak

By | Röportaj | No Comments

Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği – SGDD / www.sgdd.org.tr

“Edirne’ye doğru giderken, halen yürüyen yüzlerce kişi olduğunu gördük. Üç ayrı ekiple alanlara dağıldığımızda bu kalabalık grupların arasında acil sağlık sorunları olan kişilerin, çocukların ve kalabalık ailelerin sayılarının fazlalığı dikkatimizi çekti. Sağlık sorunları olan kişiler alanı terk ederlerse bir daha geri dönemeyecekleri korkusuyla doktora, hastaneye gitmeyi reddediyorlardı.”

Sivil Toplum için Destek Vakfının Remax (Tek Grubu) tarafından sağlanan hibe desteği ve Edirne’deki çalışmalarıyla ilgili Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği ile yaptığı röportajı aşağıda okuyabilirsiniz.

Sivil Toplum için Destek Destek Vakfı (DV): Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği neden kuruldu? Temel faaliyetlerinden kısaca bahseder misiniz?

Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD): Derneğin temel amacı Türkiye’de yaşayan mülteci ve sığınmacıların karşılaştıkları sorunlara çözümler üretmek, temel ihtiyaçlarını karşılamada yardımcı olmak ve temel hak ve hizmet erişimlerinde destek sağlamaktır. 1995’teki kuruluşundan bu yana, SGDD çatışma bölgelerinden gelen mülteci ve sığınmacılara psikososyal destek sağlamaktadır. Ayrıca, yerel halk ile mülteciler arasında hoşgörü ve uyumu geliştirmek amacı ile sosyal ve kültürel aktiviteler düzenlemektedir. Bunların yanı sıra, farkındalık artırıcı çalışmalar yaparak ilgili makamların dikkatini mülteci ve sığınmacıların sorunlarına çekmeyi amaçlamaktadır.

DV: Suriye krizinden sonra, önceki yıllara kıyasla, çalışmalarınızda nasıl farklılıklar oluştu?

SGDD: Son iki yılda, derneğimiz Suriyeli mültecilere hizmet vermek amacıyla 4 ilde 6 Çok Yönlü Destek Merkezi açarak İstanbul, İzmir, Adana ve Gaziantep’te ikamet eden Suriyeli mültecilere yönelik ücretsiz psiko-sosyal danışmanlık ve destek, ilk basamak sağlık hizmetleri, sosyal faaliyetler, yerel halk ve mültecileri bir araya getiren uyum faaliyetleri, dil kursları gibi etkinliklerle hizmet sağlıyor, gıda dışı yardım ve içinde belli miktarda nakdi yardım bulunduran kart dağıtımları yapıyor. Bu 2 yılda söz konusu merkezlerde 200.000’den fazla danışmanlık verildi. Bunun dışında 40 ilde faaliyet gösteren SGDD-ASAM Ofisleri sadece geleneksel dosyalar (Irak, Afgan, İran, Somali…) değil, Suriyeli mültecilere de ikamet ettikleri illerde yaşadıkları problemlerin çözümünde destek olmaya çalışıyor.

DV: Saha tecrübelerinizden yola çıkarak insani yardım alanında en büyük eksiğin/ihtiyacın özellikle son dönemde ne olduğunu düşünüyorsunuz? Başta Sivil Toplum için Destek Vakfı olmak üzere sivil toplumu hibelerle destekleyen diğer kurumlar sizce hangi konuları finansal açıdan desteklemeli?

SGDD: Barınma tüm mülteci grupları için problem teşkil ediyor. Diğer taraftan çalışma hayatında yer alamama ve bunun önündeki teknik engellerin ivedilikle aşılması ve kişilerin kendi hayatlarını idame ettirecek kazançları elde ederek insanca yaşamalarının önünün açılması gerekiyor. Son dönemde yayınlanan düzenleme ile Suriyeli mültecilerin çalışma hayatına katılımına ilişkin ilerleme kaydedilmesini bekliyor ve diğer mülteci grupları için de benzer düzenlemelerin yapılmasının yararlı olacağını düşünüyoruz.

Eğitim halen bir sorun. 400,000’in üzerinde okula gidemeyen mülteci çocuk var ve bu da ilerleyen dönemlerde marjinalleşme ve radikalleşme riskini yaratıyor. 

Sağlık alanında da yine destek olunması önem teşkil ediyor, sigorta kapsamında karşılanmayan medikal ekipmanlar ve ilaçlar ağır hastalıklarla mücadele eden ya da engellilikleri nedeniyle sosyal hayata katılmayan grup için önem arz ediyor. 

SGDD-ASAM olarak gördüğümüz bir diğer eksiklik ise sahada çalışan sivil toplum kuruluşlarının (yerel ve uluslararası) mülteci hukuku ile koruma mekanizmalarının işletilmesine ilişkin yeterli bilgiye sahip olmamaktadır. Diğer taraftan medya kuruluşlarında da benzer bir eksiklik bulunmaktadır. Bu kapsamda verilecek eğitimler desteklenebilir.

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı aracılığıyla Remax tarafından sağlanan hibeyi hangi kalemler çerçevesinde harcadınız? Yaptığınız çalışmalara nasıl bir katkısı oldu?

SGDD: Remax tarafından sağlanan hibe ile en büyük ihtiyaç olan battaniye alımı yaptık. Daha önce battaniye dağıtımı yapılmıştı ancak kişiler yer değiştirmek zorunda kaldığı için ve sonradan gelenler de olduğu için battaniyesiz olan pek çok kişi vardı. Dağıtılan battaniyeler özellikle hassas durumda olan, engeli olan ve çocuklu aileler için çok gerekliydi.

Aynı zamanda verilen hibe ile acil ilaç ihtiyacı olan kişilerin ilaç harcamaları da sağlandı. Bu da yine ekiplerimizin belirlediği hassas durumdaki ailelerin acil ihtiyaçlarını karşılayabilmemiz açısından çok önemliydi.

DV: Edirne’deki çalışmalarınızda en çok aklınızda kalan “hikaye” neydi? 

SGDD: Edirne’ye SGDD olarak 3-4 kişilik bir öncü ekiple ilk gün ulaştık. İlk görüldüğünde oldukça etkileyici olan, 3 ayrı lokasyonda toplanan Suriyeli sığınmacıların sayılarının çokluğuydu. Edirne’ye doğru giderken, halen yürüyen yüzlerce kişi olduğunu gördük. Üç ayrı ekiple alanlara dağıldığımızda bu kalabalık grupların arasında acil sağlık sorunları olan kişilerin, çocukların ve kalabalık ailelerin sayılarının fazlalığı dikkatimizi çekti. Sağlık sorunları olan kişiler alanı terk ederlerse bir daha geri dönemeyecekleri korkusuyla doktora, hastaneye gitmeyi reddediyorlardı. Kendi aralarında organize olmuş durumdaydılar ve aralarında sözcüleri vardı.

Aslında etkileyen pek çok hikaye vardı ancak genelde etkileyen hikayeler hassas durumdaki, çocuklu ailelerin durumuydu. Örneğin, biri engelli üç çocuğuyla sonradan alana gelen bir aile çadır alamadığı için dışarıda yatıyordu. Battaniye dağıtımında da battaniye alamamış olan ailenin özellikle engelli olan küçük çocuğu o şartlarda orada kalmakta oldukça zorlanıyordu. Arkadaşlarımız hassasiyetini tespit ettikten sonra, battaniye ihtiyacı olan diğer aileler gibi, onlara da bağış olarak gelen battaniyelerden ulaştırdı. Aileye bu durumda, çocuklarıyla bu hava koşullarında bekliyor olmanın zor olacağını belirtip geri dönmeye dair niyetlerini sorduğumuzda ailenin verdiği cevap her çözüm ihtimalini tüketip buraya geldikleri ve geri dönseler de çocuklarının tedavisini Türkiye’de gerçekleştirebileceklerine dair inançlarını yitirdikleriydi.

DV: Önümüzdeki dönemde özellikle Suriyeli mültecilerle ilgili neleri konuşuyor olacağız? SGDD bu çerçevede hangi çalışmaları yapmayı planlıyor?

SGDD: Suriyeli mültecilerle ilgili konuşulması beklenen konular şu şekilde özetlenebilir:

      – Çalışma iznine ilişkin düzenlemenin olumlu ve olumsuz etkileri, işlerliği

      – Suriyeli mültecilerin yerel halk ile uyumu

      – Suriyeli mülteci çocukların okullaşması

SGDD, yerel halk ile uyum ve eğitim konusunda aktiviteler ve projeler yapıyor. Önümüzdeki dönemde mesleki eğitim de dahil olmak üzere projeler devam edecek.

SGDD ayrıca tüm Türkiye’deki mültecilerin ve sığınmacıların ulaşıp danışmanlık alabileceği bir arama merkezi (call center) projesini de yakın zamanda hayata geçirecek ve daha geniş kitleleri hak ve hizmetler konusunda bilgilendirebilecek.

DV: Türkiye ciddi bir sosyal kutuplaşma yaşıyor. Bizim gözlemimiz insani yardım alanı sivil toplum içinde farklı kesimlerin birbirleriyle daha kolay çalışabildiği bir alan. Acaba katılır mısınız? Bu konuda bir değerlendirme yapar mısınız?

SGDD: İnsani yardım söz konusu olduğunda farklı motivasyonlarla bile olsa topluluklar, STK’lar ve bireyler yardım etmek için girişimlerde bulunuyorlar. Burada sakıncalı olan durum yardım gerekçesinin yardıma ihtiyacı olan grup içinde bir ayrımcılığa ya da bölünmeye yol açması. Bu noktada yardım kuruluşlarının olabildiğince objektif değerlendirme yaparak (uluslararası hassasiyet kriterleri gibi) hareket etmeleri gerekiyor.