Category

Uzman Görüşü

Adım Adım Oluşumu ve Bağışçılık

By | Uzman Görüşü | No Comments

Adım Adım Oluşumu / http://www.adimadim.org/ 

Renay Onur, Itır Erhart / Kurucu Üyeler

Adım Adım ile tanışan ve yardımseverlik koşusu yapan kişilerin %70-80’i hayatlarında daha önce bir yarışa katılmamış, bir kısmı da hayatında hiç koşmamış. Bu da gösteriyor ki; Adım Adım koşucuları aslında hali hazırda koşucu oldukları için değil koşarak bağış toplamak ve farkındalık yaratmak istedikleri için yardımseverlik koşusu yapmaktadır.

Adım Adım Oluşumu, yurtdışında ‘charity run’ olarak bilinen kolektif yardımseverlik koşusunu Türkiye’de tanıtmak ve yaygınlaştırmak için kurulmuş ilk sivil toplum oluşumudur. 2016 itibariyle 13 bin gönüllü koşucusu ve 111 bin bağışçı aracılığıyla bünyesinde yer alan sivil toplum kuruluşlarına 14.5 milyon TL kaynak yaratmıştır.

Adım Adım’ı ve oluşturdukları kaynak geliştirme sürecini daha yakından tanımak için oluşumun kurucu üyeleri Itır Erhart ve Renay Onur ile yaptığımız röportajı okuyabilirsiniz.

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Adım Adım’ın koşucuları ve bağışçıları kim?

Adım Adım (AA): Adım Adım’ın gönüllü koşucularının ve bağışçılarının bağış davranışlarına bakmadan önce Adım Adım gönüllü koşucularının demografisine bakmak faydalı olacaktır.

Adım Adım koşucularının 2008 – 2014 demografik dağılımı

%81’i İstanbul’da yaşayan, %48’i kadın, %52’si erkek olan, ortalama yaşı 34-35 olan ve 69 kilo olan bir profil vardır. Adım Adım ile tanışan ve yardımseverlik koşusu yapan kişilerin %70-80’i hayatlarında daha önce bir yarış koşmamışlar, bir kısmı da koşmamış. Bu da gösteriyor ki Adım Adım koşucuları aslında hali hazırda koşucu oldukları için değil koşarak bağış toplamak ve farkındalık yaratmak istedikleri için yardımseverlik koşusu yapmaktadırlar.

Öte yandan, son 2 yıldır daha sistematik bir şekilde büyütmeye çalıştığımız kurumsal takımlar ve özellikle otomotiv şirketleri sayesinde de beyaz yaka ağırlıklı olan koşucu profilimiz arzu ettiğimiz şekilde tabana yayılmakta ve mavi yakalı koşucu sayılarımız da atmaktadır. Bu rakamlara detaylı bakmamızın sebebi şudur; koşucular bağış için kendi çevrelerine çağrı yaptıkları için, bağışçılar da aslında koşucuların profiline sahiptirler. Başka bir değişle, koşucu profilinin bağışçı profilini de yansıttığını düşünebiliriz.

DV: Bugüne kadar sivil toplum kuruluşlarına (STK) sağlanan maddi destek miktarı ne kadardır?

AA: 2008 yılındaki kuruluşumuzdan 2015 yılı sonuna kadar 11.7 milyon TL bağış toplanmıştır. Bunun yıllara yaygın detaylı dağılımı aşağıdadır.

Son 2 yıldır ulaştığımız yıllık bağış beraber koştuğumuz STK’ların bireysel bağışlarının %30’una eşittir. 8 sekiz sene önce %0 olan bir kaynak Adım Adım sayesinde %30’a ulaşmıştır.

DV:  Bu işe ilk başladığınızdaki bağışçı ve koşucu profili ile bugün arasında fark var mı?

AA:  İki önemli fark var;

1- Mavi yakalı bağışçı oranının, yavaş yavaş da olsa, artması bağışçılık kültürünün farklı sosyo-ekonomik gruplarda yayılmaya başladığına işaret etmektedir.

2- Okulların Adım Adıma ilgisi her geçen gün artmaktadır. Okullarda yaptığımız konuşmalar, atölyeler, toplanan bağış miktarını fazla etkilemese de, farkındalığın artması ve kermes dışında farklı kaynaklar ile bağış yaratılabildiğinin gösterilmesi açısından çok önemli. Bu etkileşimlerin, uzun vadede, ölçülmesi zor ama önemli bir sosyal etkisi olduğuna inanıyoruz.

DV:  Bağış konusu sizce bugünün Türkiye’sinde neden önemli?

AA: Türkiye’deki en büyük eksiklik eğitimden de önce empatidir. Empatinin güzel olan tarafı, bu zamanla gelişebilen bir özelliktir. Bir özelliğin gelişebilmesi için tekrarlanası gerekmektedir. Gönüllülük, işin süresine göre, kısa veya uzun empati tekrarlarıdır. Bağışçılık da esasında kısa süreli empati egzersizleridir. Bağış yapan ve tekrarlayan kişi sayısı arttıkça, bunun Türkiye’nin empati seviyesine çok olumlu katkıda bulunacağına inanıyoruz. Şu anda Gallup’un yaptığı dünya bağışçılık sıralamasında yeri 2014 itibariyle 140 ülke arasında sondan 19.dur. Bu veri bile günlük hayatımızı olumsuz etkileyen onlarca olayın sebeplerine dair ip uçları vermektedir.   

DV:  Türkiye’de bağışçıların bağış yapmasının önündeki temel engeller nedir?

AA: İlk günden beri karşımıza çıkan en büyük engel güven. Güven konusu potansiyel bağışçıların kurumlar üzerinden bağış yapmasını engelliyor. Bağışlarının doğru ve etkili bir şekilde kullanılacağını konusunda bağışçıyı ikna edebilmemiz gerekiyor.

Bir başka engel ise bağış kültürünün yaygın olmaması. STK’ların şeffaf ve hesap verebilir olmasının bağışçılık kültürünün yaygınlaşmasına da katkı sağlayacağını düşünüyoruz.

DV: Önümüzdeki dönem bağışçılıkla ilgili hem Türkiye’deki hem de dünyadaki trendleri nasıl görüyorsunuz?

AA: Önümüzdeki dönemde şeffaflık ve hesap verilebilirliğin yanı sıra sosyal etkinin ölçülmesinin de önem kazanacağını düşünüyoruz. Bağışçılar daha bilinçli, daha akıllı bağış yapmaya başlayacaklar ve STK’ları değerlendirirken sosyal etkileri konusunda da bilgi sahibi olmak isteyecekler.

Bir başka gözlemimiz de bağışçılık yaşının düşmeye başlaması. Bu nedenle bireysel bağış toplamak isteyen STK’ların gençlere de konuşması önem kazanacak.

DV:  Sizce bağışçılar bağış yaparken nelere bakmalılar?

AA: Öncelikle, bağış yapmayı düşündükleri STK’nın bağışçı haklarını tanıyıp tanımadığına, bağışçılarına ve kamuoyuna karşı şeffaf ve hesap verebilir olup olmadığına bakmalılar. Web sitelerine girdiklerinde STK’nın finansal verilerini, yöneticilerini görebilmeliler.

Ve tabi bağışları ile ne yapılıyor? Örneğin bir çocuğun hayatını olumlu yönde değiştirmek isteyen potansiyel bağışçı 100 TL ile nerede en fazla sosyal etki yaratabiliyor buna bakmayı öğrenmeli.

DV:  Bağışçılar arasındaki ilişkide beklentiler, mevcut durum, gerilimler, vb. var mı?

AA: Bağışçıların akıllı bağışa (araştırarak, karşılaştırarak) yönlenmeleri STK’ları daha şeffaf, daha hesap verebilir olma yolunda motive ettiğini gözlemliyoruz.  Etkisini ölçmeye başlayan STK’ların sayısı da gün geçtikçe artıyor. Yani bağışçının talepleri artıkça STK’ların kapasiteleri gelişiyor. 

Türkiye’de Eğitim Politikaları, STK’lar ve Bağışçılık

By | Uzman Görüşü | No Comments

Batuhan Aydagül (Eğitimde Reform Girişimi Direktörü) / http://erg.sabanciuniv.edu

Türkiye’de uzun vadeli sosyal ve ekonomik kalkınmanın sağlanması için eğitime çok görev düşüyor. Bunun için, çocukların ve gençlerin aktif yurttaş olmaları, hayat boyu öğrenme temeli oluşturmaları ve işgücüne katılmaları amacıyla örgün eğitimde gerekli bilgi ve becerileri edinmeleri önemli. Devlet, her bireye bu bilgi ve becerileri kazanabilmeleri için eşit fırsatlar sunmalı ve sosyal adalet ilkesi içinde dezavantajlı gruplara özel olarak destek olmalı. Bu, kamuya düşen anayasal bir sorumluluk. Ülkemizin Avrupa Birliği ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’ndeki (OECD) akranlarına göre geride kalan eğitim düzeyini iyileştirmek için katetmesi gereken zorlu bir yol var ve bu mücadelede kamunun önemli bir ortağı sivil toplum. Bireyler ve sivil toplum kuruluşları (STK’lar) farklı şekillerde doğrudan gereksinim sahibi insanlara dokunan desteklerinin yanı sıra eğitim reformuna makro politika düzeyinde ve yapısal değişimi amaçlayan girişimleri de desteklemeli.

Cumhuriyet tarihine baktığımızda sivil toplumun eğitime katkısının özellikle çocukların eğitime erişimini desteklemeye yönelik olduğunu görüyoruz. Bu katkı başlıca burslarla ve Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağışlanan okul binalarıyla gerçekleşiyor. Aynı zamanda STK’ların kurduğu ve işlettiği özel okullar var (bazı vakıf üniversiteleri de bu kapsamda değerlendirilebilir) ancak bunların sayısı sınırlı. 1990’lardan itibaren ise doğrudan bireylere yönelik hizmet üreten ve böylelikle hem yenilikçi modeller geliştiren hem de kamunun verdiği eğitim hizmetlerini tamamlayan STK’lar kuruldu. Bireyler, yardımlarıyla bu STK’ları da destekliyorlar.

Bireyler ve STK’lar tarafından verilen burslar, MEB’e bağışlanan okullar, işletilen eğitim kurumları ve sunulan doğrudan hizmetlerin tamamı ele alındığında ulaşılan birey sayısı Türkiye’nin örgün eğitimdeki çocuk sayısından çok uzakta kalıyor. Okul öncesi ve temel eğitim çağında yaklaşık 16 milyon çocuk ve genç var. Onların tamamına sadece ülkenin en ücra köşesine bile ulaşabilen MEB hizmet götürebilir. MEB, aynı zamanda 16 milyon öğrenciyi ve 850 bin öğretmeni ilgilendiren tüm eğitim politikalarının geliştirilmesi ve uygulanmasından sorumlu. MEB, eğitimde karar alırken iyi yönetişim ilkeleri doğrultusunda araştırmadan yararlanmalı ve paydaşların katılımını sağlamalı. Böylelikle, kamu ve paydaşları arasında eğitim politikasına dair bir diyalog alanı oluşabilir ve sivil toplum da bu alanı kullanarak eğitim politikalarının şekillenmesine katkı yapabilir.

Kamu politikalarını veri kullanarak etkileme eylemi veya süreci sivil toplum sektöründe ‘savunu’ olarak tanımlanıyor. Savunu, İngilizce “bir nedeni ya da öneriyi destekleme eylemi ve süreci” olarak kullanılan advocacy kelimesinden çeviri; Türk Dil Kurumu sözlüğündeki karşılığı ise savunma. Türkiye’de çok farklı alanlarda savunu yapan STK’lar var, eğitim de bunlardan biri. Eğitimde ise STK’lar gerek tek başlarına gerekse bir araya gelerek konu bazında engeli olan çocukların eğitimi, çocuk hakları, ana dilinde eğitim ve/veya çift dilli eğitim, din ve eğitim, kız çocuklarının eğitimi, okulöncesi eğitim, Roman çocukların eğitimi, çalışan çocukların eğitimi ve eğitimin kalitesi alanlarında savunu yaparak kamu politikalarını etkilemeye çalışıyorlar. Savunu çalışmaları sonucunda kamu politikalarında ve tabii ki karar vericilerin farkındalık ve yaklaşımlarında oluşabilecek değişiklikler savununun odağındaki tüm çocukların iyi haline katkı yapma potansiyeline sahip (örneğin tüm fiziksel ya da zihinsel engeli olan çocukları ilgilendiren bir değişikliğin gerçekleşmesi). Bu nedenle de savunu sosyal değişim için kritik bir araç ve savunu yapan STK’ların bağışçılar tarafından desteklenmeleri öncelikli bir gereksinim.

Eğitim Reformu Girişimi (ERG) deneyiminde savunu yapan bir girişimin mali kaynak arayışında karşısına çıkan zorlukları birebir yaşadım. Açık Toplum Vakfı, Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) ve Sabancı Üniversitesi’nin yenilikçi ve ileri görüşlü işbirliği sayesinde 2003’te kurulan ERG’nin ilk yıllarında destekçi bulmakta oldukça zorlandık ancak zaman içinde yol aldık ve ERG bugün on vakıf, dört şirket ve üç üniversite tarafından kurumsal olarak destekleniyor. Buna rağmen yeni destekçi bulmakta halen zorlanıyoruz. Savunu yapan diğer STK’ların da benzer zorluklar yaşadığını ve özellikle insan kaynakları ve genel giderleri karşılamak için şartsız desteklere gereksinimleri olduğunu biliyorum.

Eğitimde yapısal değişim için savunu yapan STK’ların fon bulmak için karşılarına çıkan zorluklara baktığımda Türkiye’de eğitime destek verenlerin farkındalıklarının ve ilgi alanlarının burs – okul veya yurt yaptırma – bireye dokunan hizmetlere destek olmayla sınırlı olduğunu görüyorum. Diyelim ki 5000 çocuğun okuyacağı bir okul binasına milyon lira düzeyinde desteği çok rahat yapabilen bağışçı o çocukların okulda alacakları eğitimin niteliğinin artması için savunu yapan bir kuruma on bin ila yüz bin lira arasında destek vermekten kaçınabiliyor. Ya da kamunun sosyal yardımlarının yaygınlaştığı ve örneğin MEB’in çocukların okullulaşmasını desteklemek için şartlı nakit yardımı verdiği bir çerçevede bağışçı bireyler ve kurumlar kaynaklarının bir bölümünü burslardan çocukların erişiminin önündeki diğer engellerin kalkması için çalışan STK’lara aktarabilir.

Burada Türkiye’deki bağışçılık kültürünün ve pratiklerinin Kuzey Amerika ve Avrupa’da 20. yüzyılda gördüğümüze benzer bir evrimi daha geç ve yavaş bir süreçte geçirdiğini görüyorum. Daha çok sayıda bağışçı kaynaklarının bir bölümü ile daha uzun dönemli ve sonuçlarını zaman içinde görebilecekleri sosyal değişim gayretlerini desteklerse bunun eğitimde ilerlemeye da katkısı çok olumlu olacaktır. ERG örneğinde Haydi Kızlar Okula ya da Baba Beni Okula Gönder kampanyalarıyla okula başlayan kız çocuklarının ve hatta oğlan akranlarının okula devamsızlık ve okuldan diplomasız ayrılma durumlarının yüksek olduğunu ilk olarak gündeme 2007 yılında getirdik. O günden bu yana kamu dahil tüm paydaşların farkındalığı arttı ve MEB okula devamı artırmak için arka arkaya birçok politika geliştirdi ve uyguladı. Bu politikalar yüz binlerce çocuğa değdi ve değmeye devam ediyor. Bugün ERG tüm çocukların okuldan diplomayla ayrılabilmesinin savunusunu yapmaya devam ediyor ve bunu hem kurumsal hem de proje bazında fon sağlayan destekçilerinin katkısıyla gerçekleştirebiliyor.

Bağışçıların eğitim reformunda yapısal değişime destek vermesinin bir yararı da ülkedeki kurumların kapasitelerini güçlendirmek olur. Bu, hem kamu hem de STK’lar için geçerli çünkü kurumlar arasında oluşturulan iletişim ve işbirliği ilişkileri sürece dahil olan bireyler için karşılıklı olarak öğrenme ve gelişme fırsatı sunuyor. STK’ların savunu yaklaşımı ve süreçleri, kamuyla ilişkiler ve iletişim stratejisi gibi başlıklarda beceri ve deneyim edinmeleri uzun vadede çarpan etkisi yüksek olacak kazanımlar. Dolayısıyla, yapısal değişimi desteklerken ülkenin demokratik kapasitesi ve pratiklerinin olgunlaşmasına da katkı yapmak mümkün.

Eğitimde yapısal değişim için günlük siyasi konjonktürden bağımsız olarak sürekli olarak çalışmaya devam etmek çok önemli. Kamu ve STK’lar arasında sürekli ve tutarlı bir diyalog özenle korunmalı. Bağışçıların da kaynaklarının bir bölümüyle eğitimde savunu yapan, yenilikçi çözümleri deneyerek geliştiren ve sonra yaygınlaştırmak için kamuyla paylaşan ve eğitimde yapısal dönüşüm için çalışan kurumlara iyi ve kötü havalarda destek olmaya devam etmesi çok değerli. Bu şekilde uzun dönemde sağlanabilecek gelişme ülkemizi ileriye taşıyacak.

İnsanı Odağa Alan Gelişme

By | Uzman Görüşü | No Comments

Didem Tekeli (Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği – RUSİHAK; Destek Reformlarının Garanti Altına Alınması için Bölgesel Ortaklık Projesi (BİREY)  Koordinatörü / www.madde12.org

Önemli Not: Metinde görme engelliler için görseller betimlenmiştir.

KISA, SARI SAÇLI DİDEM TEKELİ AVRUPA PARLAMENTOSU BAYRAĞININ ÖNÜNDE POZ VERMİŞ. KAMERAYA BAKMIŞ, GÜLÜMSEMİŞ. ÜSTÜNDE AÇIK MAVİ RENGİNDE KOT BİR GÖMLEK VAR, ÜST BİR KAÇ DÜĞMESİ AÇIK. ARKADAKİ ZEMİN İSE KOYU MAVİ.

Kapsayıcı kalkınma (*) insanı hedef alan, insan yaşamının değerine odaklanan gelişme anlayışının adı. Nobel ödülü almış iki ekonomistin, Amartya Sen ve Angus Deaton’ın yazdıklarına bakınca kapsayıcı kalkınmanın gelişmişlik anlayışını değiştirdiğini görüyoruz. İnsan odaklı kalkınma gelişmeyi yalnızca kişi başına düşen milli gelire bakıp sanayileşme oranlarını inceleyerek, teknolojik gelişme veya sosyal modernizasyonu hesaplayarak değerlendiremeyeceğimizi söylüyor. İşin güzel yanı, kalkınmışlık hesaplarının artık böyle yapılamayacağını dile getirenler arasında yakından bildiğimiz bir uluslararası örgüt var: Birleşmiş Milletler (BM).

BM Genel Kurulu 2015 Eylül’ünde, “Dünyamızı Dönüştürmek: Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Gündemi” adlı kararı aldı. Belge, gelecek on beş yıl boyunca “herkes için insan hakları” isteyen bir anlayışla kalkınma politikalarının şekillenmesi gereğini vurguluyor. 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) insanı, insanın onurlu biçimde varlığını sürdürmesini, haklarını kullanmasını ve kendini geliştirebilme kapasitesini dikkate alan kalkınma politikalarını hedefliyor.

SKH’NE YÖNELİK GÖRSEL: ON YEDİ SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA İÇİN KÜRESEL HEDEF BİR A4 SAYFASI ÜSTÜNDE LİSTELENMİŞ. SAYFA YATAY KULLANILMIŞ VE EŞİT KARE PARÇALARA BÖLÜNMÜŞ, HER BİRİNİN SOLT ÜST KISMINDA NUMARASI VAR VE KÜRESEL HEDEFİN KISACA KONUSU YAZILMIŞ. HER HEDEF İÇİN BİR İMGE BELİRLENMİŞ.

SOL ÜSTTEN SAĞA DOĞRU SAYFAYA YERLEŞTİRİLMİŞ HEDEFLERİN KISA ADLARI VE KULLANILAN İMGELER AŞAĞIDA LİSTELENMİŞTİR.

  1. YOKSULLUĞA SON: KIRMIZI BİR ZEMİN ÜSTÜNDE ALTI TANE BEYAZ İNSAN FİGÜRÜ ÇİZİLMİŞ. SOLDAN SAĞA FİGÜRLERE BAKTIĞIMIZDA EN SOLDA YER ALAN ERKEK FİGÜRÜNÜN ELİNDE BASTON OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ. ÖBÜR ELİYLE BİR KIZ ÇOCUĞUNUN ELİNDEN TUTUYOR. KIZ ÇOCUĞU ÖBÜR ELİYLE BİR KADININ ELİNİ TUTMUŞ. BU KADININ YANINDA İKİNCİ BİR KADIN VAR. KADININ ÖBÜR YANINDA BİR ERKEK ÇOCUĞU DURUYOR. ERKEK ÇOCUĞUNUN ÖBÜR YANINDA BİR ERKEK FİGÜRÜ VAR.

  2. AÇLIĞA SON: SAMAN SARISI ZEMİN ÜSTÜNDE BEYAZ RENKTE BİR KASE ÇİZİLMİŞ. KASENİN ÜSTÜNDE KIVRILAN ÜÇ DALGA TÜTEN DUMANI BETİMLEMİŞ.

  3. SAĞLIKLI BİREYLER: YEŞİL ZEMİNİN ÜSTÜNDE BEYAZ RENKTE NABIZ RİTMİ RESMEDİLMİŞ. YÜKSELİP ALÇALAN ÇİZGİLERİN SAĞ UCUNDA BEYAZ BİR KALP RESMİ GÖRÜYORUZ.

  4. NİTELİKLİ EĞİTİM: KIRMIZI ZEMİN ÜSTÜNDE SOL TARAFTA AÇIK BİR KİTAP VEYA DEFTER ÇİZİLMİŞ. HEMEN SAĞINA BİR KALEM RESMİ ÇİZİLMİŞ. HER İKİ ŞEKİLDE BEYAZ RENKTE.

  5. TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ: TURUNCU ZEMİN ÜSTÜNE, ORTAYA BEYAZ BİR YUVARLAK ÇİZİLMİŞ. YUVARLAĞIN İÇİNDE BEYAZ RENKTE İKİ KISA YATAY DÜZ ÇİZGİ YANİ EŞİTTİR İŞARETİ VAR. YUVARLAĞIN DIŞINDA, SAĞ ÜST KISMINDAN BİR OK YUKARI ÇIKIYOR. YUVARLAĞIN DIŞINDA, ORTADAN AŞAĞIYA BEYAZ BİR ARTI İŞARETİ UZANIYOR. YANİ ERKEK VE KADINI BETİMLEYEN FİGÜRLER İÇ İÇE GEÇİRİLMİŞ.

  6. TEMİZ SU VE SIHHİ KOŞULLAR: TURKUVAZ ZEMİN ÜSTÜNE BEYAZ RENKTE BİR KOVA ÇİZİLMİŞ. KOVANIN İÇİNDE SU OLDUĞUNU ANLATMAK İÇİN HEM SU DALGASI ÇİZİLMİŞ, HEM DE KOVANIN TAM ORTASINA SU DAMLASI RESMEDİLMİŞ. KOVANIN TABANINDAN AŞAĞI DOĞRU UZANAN BİR OK RESMEDİLMİŞ.

  7. ERİŞİLEBİLİR VE TEMİZ ENERJİ: PARLAK SARI ZEMİN ÜSTÜNDE BEYAZ RENKTE, PARLAYAN BİR GÜNEŞ RESMEDİLMİŞ. GÜNEŞİN PARLADIĞINI YUVARLAĞI ÇEVRELEYEN KISALI UZUNLU DÜZ ÇUBUKLARDAN ANLIYORUZ. GÜNEŞİN TAM ORTASINDA, YANİ YUVARLAĞIN TAM ORTASINDA AÇMA/KAPAMA DÜĞMELERİNİN SEMBOLÜ BULUNUYOR. BU SEMBOL NEREDEYSE BİR YUVARLAK ANCAK ÜST KISMINDA ÇİZGİLER BİRLEŞİP GERÇEK BİR YUVARLAK OLUŞTURMUYOR. YUVARLAĞIMSI ŞEKLİN ÜST KISMINDA AÇIKLIK VAR VE AÇIKLIĞIN ORTASINDA KISABİRAZ YUKARI VE BİRAZ AŞAĞI UZANAN DÜZ BİR ÇİZGİ VAR.

  8. İNSANA YAKIŞIR İŞ VE EKONOMİK BÜYÜME: KOYU PEMBE ZEMİN ÜSTÜNE YÜKSELEN, ALÇALAN VE YİNE YÜKSELEN BİR OK ÇİZİLMİŞ. OKLA OLUŞTURULAN BU HATTIN ALTINA BEYAZ BİR BİNA RESMEDİLMİŞ, BÖYLECE OK BİR ÇATIYA DÖNÜŞMÜŞ. BİNANIN İŞ YERİNİ/FABRİKAYI SİMGELEDİĞİ SÖYLENEBİLİR.

  9. SANAYİ, YENİLİKÇİLİK VE ALTYAPI: KOYU TURUNCU ZEMİN ÜSTÜNDE BEYAZLA ÇİZİLMİŞ ÜÇ GEOMETRİK ŞEKİL, KÜP VAR. KÜPLERDEN ORTADAKİ ÖBÜRLERİNİN ÜSTÜNDE.

  10. EŞİTSİZLİKLERİN AZALTILMASI: SAĞ ÜST TARAFTAN BAŞLAYARAK BEYAZ RENKLİ BİR KALEMLE ELLE ÇİZİLMİŞ GİBİ DURAN BİR YUVARLAK VAR. YUVARLAĞIN ORTASINA YİNE BEYAZ RENKLE İKİ KISA YATAY DÜZ ÇİZGİ ÇİZİLMİŞ. YANİ YUVARLAĞIN ORTASINA EŞİTTİR İŞARETİ KONMUŞ.

  11. SÜRDÜRÜLEBİLİR ŞEHİR VE YAŞAM ALANLARI: AÇIK, DOLGUN TURUNCU ZEMİN ÜSTÜNE BEYAZ RENKTE DÖRT BİNA RESMEDİLMİŞ. EN SOLDAKİ BİNA KISA, ÜÇGEN BİÇİMLİ BİR ÇATISI VE TAM ORTASINDA DİKDÖRTGEN BİR KAPISI VAR. YANINDA BİNA ONDAN OLDUKÇA UZUN, BEŞ KATLI. HER KATTA KÜÇÜK İKİŞER PENCERE VAR. SOLDAN ÜÇÜNCÜ BİNA ASİMETRİK YAPIDA, ALTI KATI VAR. KATLARDA PENCERELER VAR ANCAK BİR TARAFI ÖBÜR TARAFINDAN KISA OLDUĞUNDAN HER KATTA PENCERE SAYISI AYNI DEĞİL. EN SAĞDAKİ BİNA İKİ KATLI BİR BİNA OLARAK RESMEDİLMİŞ. DÜZ BİR ÇATISI VAR VE HER İKİ KATINDA DA İKİŞER PENCERESİ BULUNUYOR.

  12. SORUMLU TÜKETİM VE ÜRETİM: TABA ZEMİN ÜSTÜNE BEYAZ OKLA SONSUZLUK İŞARETİ ÇİZİLMİŞ. OK SAYFANIN ORTASINDA BAŞLIYOR, SAĞA ÜSTE UZANIP KIVRILIP YUVARLANARAK AŞAĞI İNİYOR SONRA TEKRAR SOL ÜSTE DOĞRU KIVRILIP YUVARLANARAK AŞAĞI İNİYOR. YENİDEN SAĞ ÜSTE HAREKETLENECEKKEN OKUN UCU BU NOKTADA ÇİZİLMİŞ. ÖNÜMÜZDE BİR NEVİ YATIK 8 HARFİ VAR.

  13. İKLİM EYLEMİ: KOYU, ACI YEŞİL ZEMİN ÜSTÜNE BEYAZLA KİRPİKSİZ, AÇIK BİR GÖZ RESMEDİLMİŞ. GÖZÜN KENDİ DÜNYA OLARAK ÇİZİLMİŞ.

  14. SUDAKİ YAŞAM: AÇIK MAVİ ZEMİN ÜSTÜNE BEYAZLA İKİ SIRA DALGA RESMEDİLMİŞ VE BU DALGALARIN ALTINDA BİR BALIK VAR. BALIK SAĞA DOĞRU YÜZER BİÇİMDE ÇİZİLMİŞ.

  15. KARASAL YAŞAM: AÇIK YEŞİL ZEMİN ÜSTÜNE BEYAZ RENKTE İKİ KALIN DÜZ ÇİZGİ ÇİZİLMİŞ. BU ÇİZGİLERİN ÜSTÜNE BİR YAPRAKLI AĞAÇ VE ÜÇ ADET UÇAN KUŞ RESMEDİLMİŞ.

  16. BARIŞ VE ADALET: KOYU MAVİ ZEMİN ÜSTÜNE YATAY OLARAK BEYAZ BİR MAHKEME TOKMAĞI ÇİZİLMİŞ. TOKMAĞIN BAŞ KISMI SAĞ TARAFTA. TOKMAĞIN ÜSTÜNE BEYAZ BİR GÜVERCİN KONMUŞ. GÜVERCİNİN KANATLARI AÇIK, YA YENİ KONMUŞ YA DA UÇACAK. GAGASININ ARASINDA ZEYTİN DALI VAR.

  17. HEDEFLER İÇİN ORTAKLIKLAR: LACİVERT ZEMİN ÜSTÜNE BEYAZ RENTE YUVARLAKLAR ÇİZİLMİŞ. YUVARLAKLAR BİRBİRİNİN İÇİNE GEÇİYOR VE BİR ÇİÇEK DESENİ OLUŞTURUYORLAR.

  18. SON KAREDE AÇIK GRİ ZEMİN ÜSTÜNE BEYAZ BİR TEKER ÇİZİLMİŞ. TEKER ON YEDİ EŞİT PARÇAYA BÖLÜNMÜŞ. HER BİR PARÇA YUKARIDA BETİMLENEN RENKLERE BOYANMIŞ. TEKERİN ALTINDA “SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA İÇİN KÜRESEL HEDEFLER” YAZIYOR. KÜRESEL HEDEFLER SÖZCÜKLERİ BÜYÜK HAFLERLE VE KOYU RENKTE YAZILMIŞ. TÜM YAZILAR SİYAK RENKTE.

NOT: TÜM OKUYUCULARA HATIRLATALIM, KÜRESEL HEDEFLERİN İÇERİĞİ VE ADI BU GÖRSELDE YAZANDAN DETAYLI. HEDEFLERE DAİR DAHA FAZLA BİLGİ TÜRKÇE OLARAK HTTP://WWW.KURESELHEDEFLER.ORGSİTESİNDEN, İNGİLİZCE OLARAK HTTPS://SUSTAİNABLEDEVELOPMENT.UN.ORG/SDGSSİTESİNDEN ALINABİLİR.

Buraya dek tümü iyi haber çünkü kapsayıcı kalkınmayı öğrendiğimiz, uygulamak için destek bulabileceğimiz zamanlarda yaşadığımızı görüyoruz. Bu noktada dikkatinizi çekmek isterim, kapsayıcı kalkınmanın hedeflediği ‘herkes’ tanımının içinde engelli birey de var.

Bugün bize bireyin özgürlüğünün önemini, özgürlük alanının genişlemesi gerektiğini, insanın kapasitesini geliştirme hakkına sahip olduğunu hatırlatan yalnızca SKH değil. İnsan hakları üstüne yazılmış uluslararası yeni bir sözleşme, hukuki bağlayıcılığı olan bir metin, BM Engelli Bireylerin Haklarına Dair Sözleşme (EHS) de aynı noktalara vurgu yapıyor. Engelliliği insanın hallerinden biri olarak tanıyan EHS herkesin eşit olduğunu, öyleyse hepimizin kalkınmanın içinde yer alması gerektiğini hatırlatıyor.

İyi haberler önümüzü açacak uluslararası araçlara sahip olduğumuz gerçeğiyle sınırlı değil. Engelli bireylerin ve onların örgütlenmelerinin katılımıyla BM’nin çatısı altında hazırlanan EHS, Türkiye tarafından 2007 yılında imzalandı, 2009 yılında onaylandı. Sözleşmenin Türkiye tarafından onaylandığını söylediğimizde aslında Türkiye’nin EHS’de yer alan tüm hakları tanıyıp uygulayacağına ve hakların uygulanmasını teşvik edeceğine söz vermiş olduğunu vurguluyoruz. Türkiye’nin 2015 yılında EHS’nin ek protokolünü, yani bireysel veya birey adına öbür gerçek kişilerin veya grupların sözleşmenin uygulanmasını izleyen BM Engellilerin Hakları Komitesi’ne başvuru hakkını tanıyan protokolü onayladığını belirtelim. Demek bugün Türkiye’de yaşayan bireyler olarak kapsayıcı kalkınma, dolayısıyla engelliliği de içeren bir kalkınma için hukuki ve ilkesel zeminimiz bulunuyor. Sıra böyle bir kalkınmayı gerçek anlamda istemekte ve gerçekleştirmede.

Engelliliği kapsayıcı kalkınma (**) için aklımızda tutmamız gereken ilk şey, hepimizin eşit olduğu gerçeği. Teoride, duysal, ruhsal, öğrenme farklılıklarımızın, türlü fiziksel kapasitelerimizin aramızda var olan eşitliği bozmadığını kabul ediyoruz.

Peki ya pratikte?

Bu soruyu kendimize sormamız günlük iş yapış biçimlerimizi gözden geçirmemizi sağlayacağından güzel bir başlangıç olur, ancak yetmez. Soruyu bir de içinde yer aldığımız örgüt, kurum, projeler için soralım. Üretimlerimiz hepimizin eşit olduğu gerçeğinden hareketle mi şekilleniyor? Cevabımız olumsuzsa, pratiklerimizi etkileyen politika, sistem ve algıların değişmesi adına ne yapıyoruz, diye düşünmeliyiz. Düşünmek, engelliliği kapsayıcı kalkınmayı anlamak amacıyla örgütümüzde, kurumumuzda, proje ekibimizde yer alanlara yönelik eğitim, bilinç artırma faaliyetleri yapmak bir ilk adım olarak anlamlı olacaktır.

Engelliliği kapsayıcı kalkınma, ortaya konan tüm hizmet ve ürünlerin engelli bireyin varlığını hesaba katarak şekillendiği, tüm projelerin, plan ve adımların bu anlayışla gerçekleştirildiği bir gelişmişlik çabasına işaret ediyor. Öyleyse öncelikle katılımı sağlamalıyız.

Kulislerde anlatılan, gerçekliği şüpheli bir öykü var. Belçika ordusuna kadınların asker olarak alınmasına karar verildiğinde, askerlerin kıyafetlerini temin eden adamların sütyen alması gerekir. Uzun tartışmalardan sonra yetkililer tüm kadın askerlere seksen beden sütyen alınmasına karar verir ve alım yapılır. Komik. Ayrıca müthiş bir zaman, emek, para kaybı. Oysa tek bir kadına danışılsaydı, karar mekanizmalarında bir kadın dahi olsaydı şimdi bunu okuyup gülümsemiyor olacaktık. Hedeflediğimiz her noktada, aklımızdan geçen hedef kitle ne olursa olsun içinde engelli bireylerin olduğunu unutmamak gerekiyor. Verdiğimiz ürün veya hizmetin erişilebilir kılınması için yapabileceğimiz en etkili ve en kolay şey ise engelli bireyin her aşamada ekibimizin içinde olmasını sağlamak. Atacağımız adımların her aşamasında onun varlığını mümkün kılmak.

Engelli bireyi planlamaya ve çalışmaya dahil etmek bütçemizi gözden geçirmeyi gerektirecektir. Engelli bireyin süreçlerin her aşamasında olması, tüm aktivite ve planların içinde yer alması için öncelikle düşünce biçimimizi gözden geçirmemiz gerektiğini belirtmiştik. Böylesi kritik bir yaklaşım, ürünümüzün herkes tarafından tüketilebilir olmasını beraberinde getirecektir. Bu nedenle, ‘engelliliği nasıl görüyoruz’, ‘yeti kaybı bizim için ne ifade ediyor’, ‘yeti kaybı olan bireye nasıl bakıyoruz’ gibi temel soruları ve fazlasını tartışmalı, tartışmaların gerçekleşmesini sağlayacak zemini sağlamalıyız. Bu tür çalışmalar için bütçemizde kaynak ayırmak anlamlı olacaktır.

Kapsayıcı olabilmek çalıştığımız ortamı erişilebilir kılmayı da gerektirir. Erişilebilir ortama sahip olmak amacıyla neler yapabileceğimizi engelli bireylerle tarışmak anlamlı olacaktır. Ayrımcı olmayan yaklaşım her şeyden önce farklılıkların katılımına izin vermemizi gerektiriyor. Öyleyse katılım için gerekli harcamaları yapmak, bütçenin kapsayıcı olmasına izin vermek şart.

Engelliliğe dair her ne biliyorsak unutalım ve engelli bireylerin tam ve etkili biçimde toplumun parçası olmasına odaklanalım. O zaman kapsayıcı bir kalkınma için çalışıyor olacağız. Erişilebilir toplumlarda yaşıyor olacağız. Herkesin değerli olduğu, herkesin kendisini var etmesine olanak tanıyan bir sisteme doğru değişimin parçası haline geleceğiz.

Hepimizin bir kapasitesi var ve bu kapasite geliştirilebilir. Ben, dilediği zaman kendisini farklı biçimde tanımlayabilen, kendisini yine ve yeniden gerçekleştirebilen, bunun için olanağa sahip bireyin özgür birey olduğunu düşünüyorum. Ve böyle bir özgürlüğe erişmek için her zaman desteğe ihtiyacımız var gibi geliyor bana. Bir başkasına ihtiyacımız var. Octavia Paz, sevginin özgürlük üstüne oynanan vahşi bir kumar olduğunu söyler. Kendimizin değil, ötekinin özgürlüğü için oynanan bir kumar. İster ötekinin özgürlüğü için sevgiyle diyelim, ister erişilebilir, eşitlikçi toplum için, çabaya şimdi, burada başlayalım.

***

Yazıda:

(*) Kapsayıcı Kalkınma, ‘Inclusive Development’ kavramının karşılığı olarak,

(**) Engelliliği Kapsayıcı Kalkınma, ‘Disability Inclusive Development’ kavramının karşılığı olarak kullanılmıştır.

Arabic Philanthropy: From Social Giving to Social Change?

By | Uzman Görüşü | No Comments

Makale, Arap kültüründe bölgesel olarak değişiklik gösteren filantropi yaklaşımlarını, geleneksel ve stratejik bağışçılık kavramlarını değerlendiriyor. Böylece Türkiye’nin Orta Doğu ile yakın bağları çerçevesinde, filantropinin Türkiye’deki gelişimiyle ilgili ortak ve farklı yanları karşılaştırmak açısından önemli ipuçları sağlıyor.

Yazının tamamını okumak için lütfen tıklayınız. (İngilizce)

Türkiye’de Bağışçılık

By | Uzman Görüşü | No Comments

Burcu Uzer (Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı – TÜSEV) / www.tusev.org.tr

I. Türkiye’de Bağışçılık Nerede? Yasal ve Vergisel Altyapımız Nasıl?

Türkiye’de bağışçılık alanı üzerine yorum yapmak için eldeki veriler kısıtlı olsa da alandaki değişimler, oluşan yeni model ve platformlar sürekli bir hareketlenmenin ve gelişimin işaretçisi. İnternet tabanlı bağış modellerinin artmaya başlaması, spor üzerinden bağış teşvik eden inisiyatifler gibi kitleleri etkileyen gelişmeler Türkiye’de bağışçılığın geleneksel “vakfetme” eğilimlerinin ötesine geçip çeşitlenmesini sağlamaya başladı.

Bağışçılık alanında veri sağlayan raporlar, anketler, kamu kurumlarının ve STK’ların açıkladığı bilgiler olsa da bu bilgiler çoğu zaman sistematik olarak toplanmadığı, örneklemlerinin zayıf olması veya yeterince ayrıntı içermemeleri gibi nedenlerle alana dair somut gelişimlerin görülmesini veya kuruluşların bu verilere dayanarak stratejik plan yapmalarını zorlaştırıyor. Örnek olarak bireysel bağışçılık alanında veri sağlayan bazı raporlar bulunsa da kurumsal hibelerin miktarlarını ve verildikleri alanları gösteren araştırmalar bulunmadığı için toplam bağışlar ve bu bağışların etkileri görülemiyor. Veri eksikliği hem STK’ların hem de bağışçıların hangi alanlarda fon ihtiyacı olduğu veya hangi fon kaynaklarının daha etkin olduğu gibi konularda bilgi sahibi olmalarını zorlaştırıyor. 

Bağışçılık alanında en güncel raporlardan ikisi bireysel bağışçılık konusunda yapılmış en kapsamlı araştırma olan TÜSEV’in Türkiye’de Hayırseverlik: Vatandaşlar, Vakıflar ve Sosyal Adalet raporu ve Charities Aid Foundation’ın her yıl yayınladığı Dünya Bağışçılık Endeksi (World Giving Index). TÜSEV’in 2006 yılında yayınladığı Türkiye’de Hayırseverlik araştırmasının 2015’te tekrarlanması ile (yayına hazırlanıyor) yakın zamanda bireylerin bağışçılık alanındaki eğilimlerini, algılarını ve bağışçılığı engelleyen bazı unsurları ve son on yılda bağışçılık alanındaki bazı değişimleri görme olanağı doğacak.

II. Dünyada Bağışçılıkta Neredeyiz?

Türkiye’de Hayırseverlik araştırmasının 2006 verilerine göre Türk toplumunda bireyler arası yardım yaygın. Ellerinde başkalarına yardım amacıyla ayrılmış bir para olması durumunda bireylerin yardım yapmak için öncelikli tercihi (%86) bu yardımı doğrudan ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak yönünde oluyor. STK’lar yoluyla bağış yapmayı seçenlerin oranı ise yalnızca %11,5. Araştırma bulgularına göre, bireylerin bağış yaparken sivil toplum kuruluşlarını seçmemelerindeki en büyük etken yaptıkları bağışların düzenli aralıklarla olmaması, söz konusu kurumları tanımalarına rağmen güvenmemeleri ve söz konusu kurumları tanımamaları olarak belirtiliyor.

Bireylere eğer bir bağış yapacak olsalardı hangi alanlarda faaliyet gösteren vakıflara bağış yapacakları sorulduğunda ise en yüksek sırada %28,5 ile fakir ve düşkünlere yardım konusu geliyor. Bu konuyu %16 ile eğitim ve %11,3 ile engelliler takip ediyor.

Araştırma verilerinden hareketle sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını ve toplumda yarattıkları etkiyi daha iyi bir iletişimle kamuoyuna aktarmaları gereği gözlenebiliyor. Bir yandan da bireylerin sivil toplum kuruluşlarını daha yakından tanımalarını sağlayacak yöntemler ve platformlar gerekiyor. Bağış konusunda ilk akla gelen alanda bağış yapmak yerine, bireylerin de kendi tutkularının ve ilgi alanlarının doğrultusunda ve toplumsal sorunları da göz önüne alarak bağış yapacakları alanları seçmeleri, bu alanlarda çalışan STK’ları tanımaları ve onları uzun vadeli desteklemeleri gerekiyor.

Charities Aid Vakfı’nın (Charities Aid Foundation, CAF) yayınladığı Dünya Bağışçılık Endeksi (World Giving Index) her sene gerçekleştirilen Gallup anketinin verilerinden hareketle oluşturulan ve üç kategoride, “tanımadığı bir kimseye yardım etme” (Help a Stranger), “gönüllülük için harcanan zaman” (Volunteer Time) ve “sivil toplum kuruluşlarına bağış yapma” (Donate Money to Charity) verilerini sunan bir rapor. Raporun her sene tekrarlanıyor olması bu kategorilerdeki gelişimin gözlenmesine olanak sağlıyor. Gallup’un 2014 senesinde Türkiye’de anket yapmaması nedeniyle 2015’te Türkiye’ye yer verilmedi fakat 2012 ve 2014 arasında yayınlanan raporlara bakıldığında Türkiye’nin 2013’ten sonra sıralamada yükseldiği görülse de 2014’te sıralamada yine son 30 ülke arasında yer alıyor.

III. Filantropiyi Çerçeveleyen Yasal ve Vergisel Altyapı

Türkiye’de bağışçılığın teşviki ve geliştirilmesi önündeki önemli engellerden bir kısmı yasal ve vergisel altyapıdan kaynaklanıyor. Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’nın (TÜSEV), Sivil Toplum İzleme 2013-2014  Raporu kapsamında incelediği konulardan bir tanesi sivil toplum kuruluşlarının (STK) ekonomik faaliyetlerini ve kaynak geliştirme faaliyetlerini düzenleyen mevzuatlardaki değişiklikler ve uygulamada karşılaşılan sorunlar. Raporda da belirtildiği gibi STK’lar için çeşitli yasal ve vergisel istisnalar mevcut olsa da konuyla ilgili bütünsel bir yaklaşım olmadığı için uygulamalarda bazı tutarsızlıklar görülebiliyor veya bu uygulamalar kâr amacı gütmeyen ve kamu yararına çalışan STK’lara ek mali yükler getirebiliyor.

Filantropinin gelişimini ve bağışçılığın artmasını etkileyebilecek bazı etkenler bağışlar için uygulanan vergisel düzenlemeler ve kaynak geliştirmeye yönelik mevzuatta görülüyor. Türkiye’de Bakanlar Kurulu kararı ile vakıflara tanınan vergi muafiyeti statüsü ve derneklere tanınan kamu yararı statüsü bu STK’lara bağış yapan kurumların ve gelir vergisi mükellefi bireylerin belirli bir miktara kadar bağışlarını vergiden düşmelerine olanak sağlıyor. Fakat uygulama bu statülere sahip STK’ların sayılarının azlığı ve bireysel bağışlarda sadece gelir vergisi mükelleflerine dair bir düzenleme olması ile kısıtlamalar yaratabiliyor. Türkiye’de yeni vakıfların yalnızca %5’i, derneklerin ise %0,4’ü vergi muafiyeti ve kamu yararı statülerine sahip. Bu statülerdeki STK’lara yapılan bağışlarda uygulanan vergi indirimi %5’e kadar ve bu oran Avrupa Birliği (AB) ülke ortalaması olan %10’un altında. Vergi muafiyeti ve kamu yararı statülerine ilişkin uygulamalarda da uluslararası standartlara kıyasla eksiklikler var. Bir STK’nın “kamu yararına” çalışması kavramı tanım ve uygulama itibariyle uluslararası standartlara uyumlu şekilde düzenlenmemiş. Bu tanım birçok Avrupa ülkesinde genelde hibe veren ve kaynaklarını eğitim, kültür, din, sosyal ve diğer toplumsal faydalar adına hibe vererek kullanan vakıflara tanınıyor ve farklı ülkelerde farklı vergi indirimi faydaları sağlıyor. Genel eğilimler incelendiğinde birçok Avrupa ülkesinde bireylerin ve kurumların yaptıkları bağışlarda vergi indirimlerinin bir istisna değil benimsenmiş bir standart haline geldiği görülüyor. Yine birçok ülkede bireysel bağışçılar da yaptıkları bağışları belirli bir sınıra kadar (genellikle %10 veya %20) vergiden düşebiliyorlar. Farklı ülkelerdeki mevcut durum incelendiğinde vergi indirimleri ve diğer teşviklerin kurumsal ya da bireysel bağışçılıkta bağış miktarlarını artırdığı gözlemleniyor.

Hukuki altyapının bir diğer önemli ayağı da dernek ve vakıfların merkezleri dışında bağış toplamalarını ve gelir getirici faaliyetler yürütmelerini düzenleyen Yardım Toplama Kanunu. Sivil Toplum İzleme Raporu 2013-2014’e göre:

“Yardım toplamanın kanunla düzenlenmesi, çok fazla koşula bağlanması, süreyle sınırlandırılması gibi yaklaşımlar “yasakçı” bir bakış açısının ürünü olduğu gibi, bu uygulamanın devam etmesi STK’ların misyon ve faaliyetlerini yerine getirmek için gerek duydukları mali kaynaklara erişimi de zorlaştırıyor.”

2014 yılında Türkiye’deki vakıf ve derneklerin toplam sayısı 108 binin üzerindeyken izin almadan yardım toplayabilen STK’ların sayısı yalnızca 20.

Türkiye’de bağışçılık alanında gözlemlenen gelişmeler, hem yasal ve vergisel düzenlemelerde hem de bireysel ve kurumsal bağışçılığın artması ve daha stratejik yapılması yönünde yavaş olsa da ilerlemeler gösteriyor. TÜSEV, Değişim için Bağış Projesi ile Türkiye’de bağışçılığın kültür ve pratiklerinin artırılması için çalışırken bir yandan da yasal ve vergisel düzenlemelerin bağışçılar ve sivil toplum kuruluşları için daha elverişli hale gelmesini sağlayacak savunuculuk çalışmaları yapıyor. Sivil Toplum İzleme raporları gibi araştırmaları ile TÜSEV hem sivil toplumun içerisinde bulunduğu ortam ve düzenlemelerin değişimleri ile ilgili farkındalık yaratıyor hem de tarihsel bir kaynak oluşturuyor. Değişim için Bağış projesi ile bağışçılığın gelişimine yönelik yöntem ve bilgi kaynakları oluşturan TÜSEV bağışçılar arasındaki iletişimi ve filantropinin sektörel gelişimini de teşvik ediyor.

(1) “Public Benefit” tanımı hakkında daha fazla bilgi için bkz: Report on Public Benefit Foundations Europe, DAFNE & EFC 2014 http://dafne-online.eu/resource/report-on-public-benefit-foundations-in-europe-2014/ 

(2) Batı Balkanlar ve Türkiye’de Filantropiye Bakış: TACSO Filantropi Konferansı, Bilgi Notu, TÜSEV, 2015 http://www.degisimicinbagis.org/haberler/tusevden-haberler-1/bati-balkanlar-ve-turkiyede-filantropiye-bakis-tacso-filantropi-konferansi#.VqtKC_mLTIU

(3)Sivil Toplum İzleme Raporu 2013-2014, TÜSEV, 2015 http://tusev.org.tr/tr/arastirma-ve-yayinlar/sivil-toplum-izleme-raporu-1/sivil-toplum-izleme-raporu-2013-2014