Category

Röportaj

Kurumsal Destek ve Sanat Odaklı Çalışmalar

By | Röportaj | No Comments

Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği / http://www.sosyalkulturelyasam.org

Sivil Toplum İçin Destek Vakfından Kurumsal Program dahilinde hibe desteği alan Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği (SKYGD) hibe sürecini ve bu süreçteki deneyimlerini anlattı.

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Kurumsal destek almanın sürdürülebilirlik açısından derneğinize ne gibi faydaları oldu? Kısa ve uzun dönemdeki etkilerinden genel olarak bahsedebilir misiniz?

Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği (SKYGD): Kurumsal destek almanın SKYGD’nin sürdürülebilirliği açısından özellikle bu konuda bir strateji ve yol haritası çıkarma konusunda faydası oldu. SKYGD’yi hem bilen, tanıyan kişi ve kurumlara, hem de henüz bilmeyen kişi ve kurumlara yönelik bir dil ve materyaller oluştu. Buna ek olarak, SKYGD’nin mevcut ve geleceğe yönelik ihtiyaçları ve bundan sonra kısa ve orta vadede uygulanabilecek projeler şekillendi.

DV: Hibe çerçevesinde kurumsal gelişim ve kaynak geliştirme alanında 2 danışman ile çalıştınız. İnsan kaynağı konusunda destek almak, kurumun ihtiyacına dair yapılan çalışmalarda nasıl bir ivme yaratıyor?

SKYGD: Danışmanlar ile çalışmanın SKYGD’nin vizyonuna büyük katkısı oldu, somut ihtiyaçlarını ve potansiyelini ortaya çıkarma konusunda ciddi bir katkısı oldu. Operasyonun dışına çıkarak SKYGD’ye dışarıdan bir göz atma fırsatı ve hafızasını toparlama, bu anlamda da kısa ve orta vadedeki hedeflerini netleştirmede önemli bir fırsat yarattı.

DV: Sanat odaklı çalışan bir dernek olarak, en çok zorlandığınız konu nedir?

SKYGD: Sanat odaklı çalışan bir dernek olarak en çok zorlandığımız konu sanatın zaman zaman önemli bir ihtiyaç olarak algılanmaması olabiliyor. Bir örnek olarak, belediyelerin sivil toplumun çalışmalarını bir öncelik olarak görmemeleri soncunda işbirliğinde sık sık zaman ve mekan yaratma konusunda sıkıntılar yaşanabiliyor. Ayrıca, kültür sanata yatırım yapan büyük kurumlar (büyük sivil toplum kuruluşları da buna dahil olmak üzere) genelde ana akım sanat etkinliklerine daha sıcak bakıyor. Dolayısıyla organizasyonlarında ya da işbirliği stratejilerinde SKYGD gibi çok da büyük olmayan STK’ların çalışmalarına yer vermeyebiliyorlar. Örneğin, bu yılki bienale paralel olarak mülteci çocukların ürünlerinden oluşan paralel bir sergi düşünüyoruz ve buna mekan bulmakta ciddi zorluklar yaşıyoruz.

DV: Önümüzdeki dönem yapacağınız çalışmalarla ilgili bilgi verebilir misiniz?

SKYGD: SKYGD olarak, kısa vadede, özellikle yaz aylarındaki nispi sakinlikten de faydalanarak eğitmen ekibimizi ve networkümüzü güçlendirmeyi, sanat atölyeleri deneyimimizi yeni eğitmenlerin faydalanabileceği materyaller halinde toparlamayı, uygulanabilir kılavuzlar üretmeyi istiyoruz. Orta vadede ise yeni eğitmenler kazanmayı, özellikle üniversitelerin sanat bölümlerinde SKYGD’yi tanıtmayı, bu yolla ekibi genişletmeyi amaçlıyoruz. Nispeten uzun vadede ise SKYGD’nin deneyimini, yurtdışındaki benzer örneklerle birlikte tartışabileceğimiz ve paralel etkinliklerle daha geniş bir kesime ulaşabileceğimiz, sanatın dönüştürücü potansiyeline odaklanan büyük bir etkinlik yapabilmeyi arzuluyoruz. Bu hedeflere paralel olarak SKYGD’nin mevcut atölyeleri ve çalışmaları uygulanmaya devam edecek.

Başka Bir Okul Mümkün!

By | Röportaj | No Comments

Başka Bir Okul Mümkün Derneği / http://www.baskabirokulmumkun.net/ 

Başka Bir Okul Mümkün Derneği (BBOM) ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı şekilde bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz. Sivil Toplum İçin Destek Vakfı, Kurumsal Program dahilinde BBOM’ye hibe desteği sağlıyor.

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV) : Başka Bir Okul Mümkün Derneği hangi sosyal problemden yola çıkarak kuruldu? Genel olarak çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Başka Bir Okul Mümkün Derneği (BBOM): BBOM Derneği erken çocukluk ve ilkokul eğitimi üzerine çalışmaktadır. Mevcut eğitim sisteminin çocuklar üzerindeki tek tipleştirici, farklılıkları görmezden gelen, ayrımcı ve baskıcı yapısı BBOM Derneğinin üzerine yoğunlaştığı sosyal problemdir.

BBOM Derneği katılımcı ve barışçıl sınıf ortamlarını yaygınlaştırmak vizyonu ile çalışmalar yürütür. BBOM Modelini uygulayan okullar açmanın yanında, öğretmen destek programları yürüterek vizyonu ekseninde daha çok öğretmene ve dolayısı ile daha çok çocuğa ulaşmayı hedefler. Ekolojik hassasiyetle basılmış alternatif eğitim ve hikaye kitapları sayesinde alternatif eğitim anlayışını ve çocukları merkeze alan hikaye kitaplarını yaygınlaştırmak için BBOM Yayınları faaliyetini yürütür.

DV: Alternatif Eğitim, demokratik yönetim, ekolojik duruş, özgün finansman ilkeleri ne demektir, bu yaklaşım eğitim sistemine dair “sorunları” nasıl giderebilir? Mevcut eğitim sistemine göre sizinbelirlediğiniz alternatif eğitim anlayışının farkları nelerdir?

BBOM: Soruda bahsedilen ilkeler BBOM Modelinin temel ilkeleridir. Alternatif Eğitim yaklaşımı, çocukların kendi hızlarında, kendi ilgi ve ihtiyaçları ile bağlantılı bir biçimde öğrenmelerini destekler. BBOM Modeli her çocuğun biricik olduğu kabulüyle, kendi öğrenme süreçlerinin kontrolünü ellerine almalarını destekleyerek öğrenme yolculuklarına eşlik eder. Her BBOM Okulu MEB’in müfredat dahilinde sunduğu kazanımları içerir. Bunun yanında empati, dayanışma, barışçıl olma, katılım gibi BBOM değerlerini de içeren bir başka müfredat da BBOM Okullarında yer bulur. Tüm okul süreci çocukların kendi hızlarında ve kendi yöntemleri ile öğrenmelerini keşfetmeleri üzerine planlanır. BBOM Okulları’nda Montessori veya Waldorf gibi tek bir alternatif eğitim yaklaşımı benimsenmez. Bunun yerine pek çok yaklaşımın bir bileşimi çocukların ihtiyaçlarına cevap vermek üzere uygulanır.

BBOM Okulları her bir bileşeninin (öğretmenler, çocuklar, çalışanlar) eşit söz hakkına sahip olduğu karar alma süreçleri uygulanır. Her hafta toplanan okul meclisinde okula dair gündemler birlikte tartışılır. Okul nüfusunun en kalabalık öğesi olan çocuklar kendi gündemlerini bu meclise taşıyarak bir tartışma alanı bulur. Bunun dışında çocukların daha katılımcı ve barışçıl öğrenme ortamlarını deneyimlemeleri için her gün sınıf çemberleri yapılır. Sınıf içindeki türlü anlaşmazlıklar çatışma çözümü ile çocuklar tarafından arabuluculuk üstlenilerek aşılmaya çalışılır. BBOM Okullarında yetişkinlerden çocuklara doğru inen bir hiyerarşik mekanizma yoktur.

Tüm BBOM Okulları yemeklerinden, okulun fiziki yapısına ve kullanılan materyallere kadar ekolojik bir hassasiyete sahiptir. Yemekhanedeki yemeklerin mevsim sebzelerinden oluşması ve mümkünse üreticisinden alınması, çocukların doğa ile bağ kurdukları okul ortamlarının oluşturulması ve okulda kullanılan malzemelerin karbon ayak izinin en aza indirilmesine özen göstermek BBOM’un Ekolojik Duruş ilkesini oluşturur.

BBOM Okulları, BBOM Modeli ile işleyen bir okul açmak üzere yola çıkan ebeveynlerin ve gönüllülerin kurduğu eğitim kooperatifleri şeklinde açılır. Kooperatifin eşit ortakları olan ebeveynler okulların mali işletmesinden sorumludur. Okullar ve öğretmenler kooperatife bağlı olmayan özerk yapılardır. Okullar kar amacı gütmez.

Yukarıda bahsettiğimiz BBOM Modeli mevcut eğitim sisteminden farklı bir yol önerir. Çocukları merkeze alan öğrenme ortamları oluşturan BBOM Modeli, sınıflarından okul yönetimine kadar demokratif karar alma mekanizmaları ile işler. Ekolojik bağları korumanın önemine inanır ve kar amacı gütmeyen okullar açar. Bu haliyle hem mevcut devlet okullarından hem de özel okullardan ayrışır.

DV: Aileler, okulun kurulumunda/sürecinde aktif rol alıyor. İnisiyatif alma açısından ailelerin etkisini nasıl değerlendirirsiniz?

BBOM: Ebeveynler bir araya gelerek BBOM Okullarının tüzel kişiliği oluşturan eğitim kooperatiflerini kurarlar. BBOM için bu durum sadece teknik anlamda bir araya gelip bir kooperatif sözleşmesine imza atmaktan fazlasını içermektedir. Kooperatifler okulun finansal idarecileri olmaktan öte BBOM topluluğuna dahil bir bileşen olduğundan BBOM’un özen gösterdiği değerlerin kooperatifler içerisinde de var olması önemlidir. Demokratik karar alma mekanizmaları, topluluk değerleri, şiddetsiz iletişim, barışçıl ve katılımcı bir topluluk olmak açısından ve kooperatiflerin varlığını sürdürülebilmesi açısından önem taşımaktadır.

Okulun kurucusu olmasına karşın kooperatifler ve okullar arasında bir çizgi vardır. Okullar ve kooperatifler arasındaki bağ ve işbirliğinin yanında, okullar kendi işleyişleri açısından özerktir. Kooperatif yönetimleri tarafından denetlenmezler. Okulların işleyişine dair destekleyici uygulamaları dernek hizmet içi ve hizmet öncesi eğitimler ile kendisi yürütür.

Bunun dışında, kooperatifler kooperatife dair kararlarda ilgili kanuna bağlı olarak bir kooperatif yönetim kurulu ile karar alırlar. Kimi kooperatifler daha geniş kapsamlı çalışma grupları ile birlikte ilerlemektedir.

DV: Çocuk merkezli model sizce nedir? Bunu eğitime nasıl uyarlıyorsunuz?

BBOM: Çocuk merkezlilik BBOM Modeli’nin en temel değerlerindendir. Çocukların okullara dair tüm süreçlerde katılım sağlamasını gözetmek ile ilişkilidir. BBOM Okulları’nda okul meclisleri ve sınıf çemberleri aracılığı ile çocukların kendini ifade etmesi ve karar alma süreçlerine katılımı sağlanır. Bunun dışında derslerde çocukların kendi ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda öğrenme yolculuklarını destekleyecek çalışmalar yapılır. BBOM Okulları’nın isimleri (Mutlu Keçi, Meraklı Kedi, Renkli Orman, Koşan Kaplumbağa) çocuklar tarafından konmuştur.

DV: Çalışmalarınızdaki gönüllülük payı nedir? Hedef kitlenizle ilişkinizde nasıl bir yol izliyorsunuz?

BBOM: BBOM Derneği neredeyse tamamı gönüllü emekle ilerleyen bir yapıya sahiptir. Mevcut halimizle bir tam zamanlı ve bir yarı zamanlı çalışanımız bulunmaktadır. Bunun haricinde yapılan tüm çalışmalar geniş bir gönüllü kitlesi ile yapılır. Bu gönüllülerin bir kısmı kooperatiflerdeki ebeveynler iken bir kısmı doğrudan BBOM Derneği ile bağlantıda olan gönüllülerdir.

Hali hazırda yüz kişiye yakın bir gönüllü çeviri grubumuz bulunmaktadır. Bunun yanında daha aktif ve etkileşimli bir gönüllülük hali için çalışmalarımız devam etmektedir.

DV: Öğretmenlerle de çeşitli çalışmalarınız bulunuyor. Bu alandaki faaliyetlerinizden kısaca bahseder misiniz?

BBOM: 2015 yılından bu yana öğretmen destek programları açıyoruz. Katılımcı ve barışçıl öğrenme ortamlarını Türkiye’nin pek çok yerinde yaygınlaştırmak üzere öğretmenleri destekliyoruz. Şiddetsiz İletişim, Pozitif Disiplin, Çatışma Çözüm Mekanizmaları, Demokratik Okullar, BBOM Modeli, Çocuk Hakları gibi modüllerin bulunduğu destek programları ile şimdiye kadar 120’den fazla öğretmene ulaştık. Tüm öğretmen destek programları hem BBOM Okulu öğretmenlerine hem diğer öğretmenlere açıktır.

Öğretmenlerin kendilerinin de katılımcı ve barışçıl topluluklara dair deneyimlerini güçlendirmek için geçtiğimiz yıl Bodrum-Dağbelen Köyü’nde bulunan BBOM Öğretmen Köyü’nü açtık. Öğretmen destek programlarını yürüttüğümüz bu yerde öğretmenlerin işbirliği ve deneyim paylaşımı imkanları bularak kendilerini güçlendirmelerini önemsiyoruz.

2017 yılı başında, BBOM Öğretmen Köyü Başlangıç Programları’nı tamamlayan ve öğrenme yolculuğuna devam etmek isteyen öğretmenler ile BBOM ÖK Derinleşme Programı başlattık. İnformal bir yüksek lisans olarak da tanımlanması mümkün olan bu Derinleşme Programı’nda öğretmenlerin ilgi duydukları olanda daha çok yol alabilecekleri ve üretebilecekleri bir program hedefliyoruz.

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibe desteğini nasıl kullanmayı planlıyorsunuz? Hibe süreci, finansal sürdürülebilirlik açısından nasıl bir etki yaratıyor?

BBOM: Aldığımız hibe desteği ile derneğimizde tam zamanlı çalışan Finans ve Kaynak Geliştirme Koordinatörünün istihdamını sağlamayı amaçlıyoruz.

2017 yılına kadar Finans ve Kaynak Geliştirme alanındaki çalışmalarımız gönüllülük ve iş paylaşımı üzerinden ilerliyordu. Bu durum sürdürülebilir bir finansal planlama yapılmasını, bu planlamanın uygulanmasını ve kontrol edilmesini mümkün kılmıyordu. Tam zamanlı bir çalışma ile Dernek bütçesinin kontrolünü, şeffaf ve düzenli bilgilendirme yapılmasını ve hesap verilebilir bir bütçe sistemi uygulanmasını sağlayacaktır. Ayrıca Dernek sabit gelirlerinin yani üye aidatları, bağışlar gibi kalemlerin düzenli takibi ile yeni bağışların sağlanabilmesi için kaynak yaratma çalışmalarına hem zaman hem de yaratıcılık açısından alan açacaktır. Örneğin bireysel bağışların arttırılması için daha aktif kampanyalar, kitlesel fonlama için Adım Adım, Fongogo gibi platformlar ile birlikte projeler yapmak, sponsorluk görüşmeleri, hibe, proje takibi ve başvuruları yapmak için tam zamanlı bir koordinasyon tüm bu süreçlerin yönetilmesi sürdürülebilir bir finansal sistemin kurulması için en önemli adımlardan biri olacaktır.

Tüm bunların sonucu olarak STDV’nin sağladığı hibe BBOM Derneğinin finansal sürdürülebilirliğini sağlamada ve bunu sistemli bir şekilde yapmada gerekli başlangıç desteğini vermiş ve hibe süresi sonunda kendi kendini finanse eden bir yapının kurulmasında sağlam temeller atmamızı sağlamış olacaktır.

Hayat Sende ve Hibe Sürecinin Etkileri

By | Röportaj | No Comments

Hayat Sende Derneği / http://www.hayatsende.org

Sivil Toplum İçin Destek Vakfı’ndan Kurumsal Program dahilinde hibe desteği alan Hayat Sende Derneği hibe sürecini ve bu süreçteki deneyimlerini anlattı.

Sivil Toplum İçin Destek Vakfı (DV): Kurumsal destek almak, derneğinizin finansal sürdürülebilirlik çalışmalarına nasıl bir katkı sağladı?

Hayat Sende Derneği (HSD): Sivil Toplum İçin Destek Vakfının desteğiyle kapasitemiz gerek ayni bağışlar, gerekse nakdi bağışlar konusunda artmıştır. Ayrıca, bağışçı ve üye ilişkileri bağlamında önemli bir kapasite geliştirilmiş, kurumsal kimliğin oluşturulması, sponsorluk dosyalarının hazırlanması gibi konularda ivme kazanılmıştır.

Proje kapsamında mevcut üye ve bağışçılarla olan iletişim arttırılmıştır. 2015 yılı içerisinde bireysel bağışlardan gelen destek bütçenin %40’ını oluştururken 2016 yılı içerisinde bireysel bağışçılardan gelen destek %60’a yükselmiştir. Düzenli olarak aylık elde edilen gelir 750 TL’den 7.500 TL’ye çıkmıştır. Bunu takiben şirketlerle görüşmeler gerçekleştirilmiş, kurumsal bağışçı sayısı artırılmıştır. 

Kurumsal destek sayesinde Hayat Sende Derneği proje bazlı gelirler yerine bireysel bağışçılarla kendi öz kaynağını oluşturmaya başlamıştır. Proje süresince farklı kurumların kaynak geliştirme çalışmaları incelenirken ayni bağış kapasitesinin geliştirilmesi yönünde adım atılmıştır. Bu sayede derneğin hem görünümü iyileşmiş hem de daha önce dernek bütçesinden nakit olarak alınan günlük giderlerin ayni bağışlarla desteklenmesi sağlanmıştır. Örneğin ofiste çalışan 10 gönüllü için bir yemek sponsoru temin edilmiştir. Sosyal medyadaki takipçilerimizin katkılarıyla temizlik, çay kahve gibi giderlerimiz ayni bağış olarak alınmıştır. 

Bunun yanı sıra, yardımseverlik koşularına katılım gerçekleştirilmiş, yurt dışından fon sağlayan kuruluşlardan olan TPF ve Dalyan Vakfı ile temaslar gerçekleştirilmiş ve proje bazlı olarak desteklenme yönünde önemli ivme kazanılmıştır. Kasap Döner ile oldukça büyük bir iletişim kampanyası tasarlanmış ve korumadan ayrılan beş gencin istihdamı sağlanmıştır. FNSS şirketi ile birlikte koruma altında yetişen çocuk ve gençlere staj ve iş olanağı sağlayan bir projeye başlanmıştır. Akbank ile Şehrin İyi Hali Projesi kapsamında İstanbul’daki koruma altında yetişen çocuklarla Doğada Ben projesi yürütülmeye başlanmıştır. Bunun yanı sıra, Joker Mağazaları ile yine tanıtım ve farkındalık kampanyası için bir protokol imzalanmıştır. Ayrıca ayda 10 bin dolar reklam bağışı sağlayan Google STK programından da yararlanılmaya başlanmıştır. “Elver” isimli yeni açılacak bir kitle fonlama – kaynak fonlama platformunda da yer almaya başlıyoruz.

Proje süresince çalışma ziyareti yaptığımız sivil toplum örgütlerinden e-mağaza konusunda da önemli deneyim paylaşımları yaşadık. Bu sayede sitemizde bir e-mağaza kurduk ve bu e-mağazada hediye kartı, sünnet ve düğün kartı gibi tasarımlarımızı satmaya başladık. İlerleyen süreçte bu mağazayı daha da güçlendirmeyi planlıyoruz. 

Dernek bünyesinde ilk defa verilmeye başlanan burslarla koruma altında yetişen 10 gence burs desteği sağlanmıştır. Ayrıca, derneğin gelişen düzenli bağışlarıyla dernek bünyesinde tam zamanlı bir kişi, yarı zamanlı iki kişi istihdam edilmeye başlanmıştır. 

Gelinen noktada Hayat Sende, birçok şirketle iş yapabilen, proje bazlı çalışmalardan bireysel ve kurumsal bağışçı sayısını artırabilen, bağışçı ilişkilerini yönetebilen bir yapıya evrilmede önemli bir yol kat etmiştir. Vakfınızın hibesinin bu noktada Hayat Sende’nin gelişimine katkıları oldukça önemlidir. 

DV: Hibe sürecinde bireysel bağışçılara yönelik de farklı çalışmalar gerçekleştirdiniz. Hem kaynak geliştirme hem de farkındalık yaratmak açısından derneğinize olan bireysel katılımı nasıl arttırmayı planlıyorsunuz?

HSD: Hayat Sende olarak farkındalık artırıcı çalışmalar ana odağımız. Bu doğrultuda hem ’18 Yaş Çok Erken’ , ‘Kardeşler Ayrılmasın’ gibi ses getiren sosyal kampanyalar gerçekleştiriyor, hem de sempozyum, seminer, çalıştay gibi çalışmalar yapıyoruz. Bu çalışmaları gerçekleştirirken oldukça genç bir ekiple çalışıyoruz. Bu amaçla, hem Google STK bağışını etkili bir şekilde kullanıyor, hem de sosyal medyayı, blogları, alanda çalışan diğer kurumlarla etkileşimi ihmal etmiyoruz. 

Bu çalışmaların yanı sıra, koruma altındaki çocuklar için bir şeyler yapmak isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyen bireyler için de proje süresince farklı fikirler ürettik. Bunlardan birisi “Ören Eller” projesi. Bu projeyle koruma altındaki çocuklara atkı, bere, oyuncak, eldiven gibi kullanabilecekleri eşyaları -herkesin katılacağı- etkinliklerle örmek istiyoruz. İnsanlar her yerden örüp bize gönderecek ve bu gönderdiklerini biz de koruma altındaki çocuklara göndereceğiz. Bu malzemeleri ören kişiler koruma altındaki çocuklara kart gönderecek. Biz de ören kişilere kart göndereceğiz. Böylece hem sosyal medyada etiketlerle paylaşılan fotoğraflarla önemli bir farkındalık oluşturulacak hem de çocuklara hediyeler gönderilmiş olacak. Bu projenin oldukça kapsayıcı olacağını düşünüyoruz. Bu projeye ilham veren “Akbank Gönüllüleri” de belirtmeliyiz. Öğle aralarında ördükleri örgüleri derneğimize bağışladılar, bu da oldukça esin vericiydi.

Bunun yanı sıra, halen alanda çalışan derneklerle birlikte 19 Mart tarihini Koruyucu Aile Günü yapmak için çalışma başlattık. Şu anda yürütülen www.birsemsiyekaccocukkorur.com isimli kampanyayla herkesin bu soruya cevap verdikleri videoları veya şemsiyeli fotoğraflarını çekmelerini ve sosyal medyada paylaşmalarını istiyoruz. Bunun da oldukça kapsayıcı olacağını düşünüyoruz. Ayrıca, birçok restoran ile Türkiye’de ilk defa KasapDöner’le yaptığımız çalışmada olduğu gibi, koruyucu aileliği yaygınlaştıran Amerikan Servislere derneğimizi ve koruyucu aileliği tanıtan çalışmalar yapmaya devam ediyoruz. Tüm bunların sonucunda koruma altındaki çocukların sesinin çok daha güçlü çıkacağı, eşitlikçi ve ayrımcılığın olmadığı bir dünyaya doğru adım adım yürüyeceğimize inanıyoruz. Bu noktada atılan her adım belki küçük görünebilir ama inanın hepsi bu uzun yolculuğumuzda birer kilometre taşı.

DV: Devlet korumasındaki çocuk ve gençlerle çalışan bir dernek olarak, çalışmalarınızı anlatırken en çok zorlandığınız husus nedir?

HSD: Hayat Sende olarak bizler her çocuğun aile yanında yetişmesi gerektiğini, ailenin her çocuk için hak olduğunu, çağdaş sosyal hizmet yaklaşımlarında olduğu gibi, kurumsuzlaşmayı, yani yuvaların kapatılmasını ve aile temelli hizmetlerin yaygınlaştırılmasını savunuyoruz. Savunuculuk alanında bazen farklı problemler ile karşılaşabiliyoruz. 

DV: Önümüzdeki döneme ilişkin neler yapmayı hedefliyorsunuz? Yeni çalışmalar hakkında bilgi verebilir misiniz?

HSD: Öncelikli olarak spor aracılığıyla bağış kapasitemizi geliştirmeye ve kurumların spor koşularında bizim için koşmalarını teşvik etmeye odaklanıyoruz. Bunun yanı sıra, halen koruma altındaki çocukların mentorluk sisteminden etkili ve verimli bir şekilde yararlanabilmesi için projeler hazırladık. Bunları uygulamaya başlayacağız. ‘Veli Edindirme Programları’ dediğimiz programlar vasıtasıyla koruma altındaki çocukların okuldaki başarılarını izleyen, onları ödüllendiren kurumsal sürdürülebilirlik doğrultusunda bizlerle çalışma yapacak şirketlere ulaşmak istiyoruz. Koruma altındaki çocukların yüzde 72’si liseyi bitirmeden mezun oluyor. Bizce eğitimdeki bu kopmanın en önemli nedenlerinden birisi, çocuk için koruyucu ve destekleyici bir süreç yaratacak olan etkili bir velinin olmaması. Önümüzdeki dönemde oldukça ses getireceğine inandığımız bu projeye -eğer destekçiler bulabilirsek- başlamak istiyoruz. Son olarak da, ülkemizde savunuculuk deniline ilk akla gelen makro politika değişimini önceleyen savunuculuk yaklaşımından AB ülkelerinde sıkça uygulanan 3A yaklaşımı dediğimiz “hizmet temelli savunuculuk” alanında kapasite geliştirmeye ve bu amaçla bir “Çocuk Destek Hattı” kurmaya ilişkin çalışmalara odaklanıyoruz.

Unutmadan, siz de Hayat Sende’ye düzenli bağışçı olabilir, hediye sertifikalarımızdan gönderebilir, sünnet ve düğün kartlarınızı bastırabilir, koruma altındaki gençleri burslarınızla destekleyebilirsiniz. Bu arada, şeffaflığımız Türkiye’nin Şeffaflık Platformu Açık Açık’ın garantisi altında. Buradan inceleyebilirsiniz:   

https://acikacik.org/sivil-toplum-kurulusu/hayatsende 

Sivil Toplum ve Kaynak Geliştirme

By | Röportaj | No Comments

Uzun yıllardır sivil toplumda farklı çalışmalar yürüten Tohum Otizm Vakfı Genel Müdürü Betül Selcen Özer, kaynak geliştirme alanındaki tecrübelerini ve Türkiye’de bağışçılık ile ilgili temel noktaları anlattı.

Röportajın tamamını aşağıda okuyabilirsiniz. 

Sivil Toplum için Destek Vakfı: Siz uzun yıllardır sivil toplum kuruluşlarında kaynak geliştirme çalışmaları yapıyorsunuz/yönetiyorsunuz. Türkiye’de bağış yapan insanların ortak özellikleri sizce nelerdir? Daha çok hangi motivasyonla bağış yaptıklarını düşünüyorsunuz?

Betül Selcen Özer: Türkiye’de bağışçılar için destek verecekleri STK’yı seçme sürecini etkileyen birçok faktörün olduğunu düşünüyorum. Ülke gündemi, basında çıkan etkili bir haber, çevresinde şahit olduğu bir sorun, güvendiği bir kişinin destek çağrısı, izlediği etkili bir kamu spotu, sosyal medya kampanyası gibi birçok faktör bireylerin destek motivasyonlarını etkiliyor. Örneğin 2016 yılında basında Aylan bebeğin resminin yer alması birçok arkadaşımın bana “Mültecilere destek vermek istiyorum hangi STK’yı seçmeliyim?” sorusu sormalarına neden oldu. Bu soruyu soran arkadaşlarımın eminim o fotoğraftan öncede mültecilerle ilgili gündemi takip ediyorlardı. Ama hiçbirinin bağış yapmayı düşündüğünü ya da bu alanda çalışan STK’lara destek vermeyi istediğini zannetmiyorum. Bazen bir fotoğraf, bir hikaye sizin aylarca anlatmaya çalıştığınız ve destek bulmaya çalıştığınız bir alanda birden hiç beklediğimiz bir etki yaratabiliyor.

Bağış yaparken bir diğer motivasyonumuz ise destek verdiğimiz sorunun çözümünün çok net bir şekilde tanımlanması ve çözüme hızlı yoldan ulaşmak olabiliyor. Orta ve uzun vadeli, sonuçları belki sonraki nesilleri etkileyecek işlerden ise, daha kısa vadeli hatta sonucunu çok hızlı görebileceğimiz destek çağrılarına cevap vermeyi tercih edebiliyoruz. Örneğin; gençlerin aktif yurttaş olabilmeleri için farklı alanlarda güçlenmelerini sağlayacak çalışmalara destek vermek yerine onlara burs desteği vermeyi tercih edebiliyoruz. Çünkü burs desteğinin tanımı bizler için çok net ve sonuçları çok hızlı görülebilir bir destek. Oysaki Türkiye’deki birçok STK’nın orta ve uzun vadeli çok etkili sonuçlar alacakları/bekledikleri projeleri için destek çağrıları var. Güzel işlerin tohumlarını geç olmadan atmak ve yeşermelerini beklemek için sabırlı olmak gerekiyor.

Bu soruya sadece bir sivil toplum çalışanı olarak değil  aynı zamanda bir bağışçı olarak da cevap vermek isterim. Son zamanlarda beni birçok farklı STK’ya bağış yapmaya teşvik eden konu ise güvendiğim, sevdiğim insanların referans olarak bir STK’yı önermeleri ve bağış çağrısında bulunmaları oldu.  Sadece geçen yıl bireysel olarak 7 farklı STK’ya farklı miktarlarda bağış desteğinde bulundum. Bu desteklerin hepsinin arkasında güvendiğim bir arkadaşımın destek çağrısı vardı. İyi bildiğim ama o ana kadar hiç bağış desteğinde bulunmadığım bir STK için sportif faaliyetlere katılan, etkinlikler organize eden ve bu vesile ile bağış çağrısında bulunan kişilerin bağış çağrılarının sonuçsuz kalmadığını görmek umut verici. İnandığınız, destek vermek istediğiniz bir STK’ya etkinlikler yoluyla referans olmak sadece bağış ayağında değil farkındalık ayağında da çok değerli katkılar sağlıyor.

DV: Sizce bağış sürecini daha etkili kılabilmek için bir sivil toplum kuruluşunun nelere dikkat etmesi gerekir?

Özer: Tabi ki şeffaflık ve hesap verebilirlik. “Bağışım doğru yere ulaşıyor mu?” sorusunun cevabı 10 TL bağış yapan destekçiniz için de, 1.000 TL bağış yapan destekçiniz için de aynıdır.  Ve bu sorunun cevabını en şeffaf şekilde almak en doğal haklarıdır.

Bağış sürecini etkili kılabilmek için STK ve bağışçı arasında sürdürülebilir bir ilişki olması gerektiğine inanıyorum. Size bir kere destek veren bir bağışçıyı yeniden ikna etmek ve desteğini sürekli kılmak daha önce sizinle hiç temas etmemiş bir bağışçıya göre çok daha kolaydır. Sivil toplum kuruluşlarının bağışçı ilişkilerini yönetebilmesi için CRM, MIS gibi bağışçı takip sistemleri olması gerektiğine inananlardanım. Bağışçınıza vermiş olduğu desteği dönem dönem hatırlatacak küçük mesajlar, yeni destek çağrıları, etkinliklerinize  ve kampanyalarınıza davet etmek, yaptığınız çalışmalardan görüntüler, mesajlar paylaşmak STK ve bağışçı arasındaki ilişkinin kopmamasını sağlayacaktır. 

DV: Kişisel ve kurumsal destekçilerin arasında ne gibi farklar olduğunu düşünüyorsunuz? İkisinin arasında bir önceliklendirme yapmak gerekir mi? 

Özer: Sivil Toplum Kuruluşları olarak “Bireysel Bağışçılar” ve “Kurumsal Bağışçılar” için öncelikli hedefimiz aslında “sürdürülebilirlik.” Kurumsal Bağışlarda; ülke gündemi, ekonomik dalgalanmalar, yönetimsel değişiklikler, sosyal sorumluluk önceliklerindeki stratejik değişiklikler sürdürülebilirlik konusunda STK’ların dönem dönem sıkıntılar yaşamasına neden olabiliyor. Bir kurumun size bağış yapmaktan vazgeçmesi bütçesel anlamda STK’lar için önemli açıklar yaratabiliyor. Bu yüzden “Bireysel Bağışçılar” STK’lar için büyük önem taşıyor. STK’lar için etkin ve  sürdürülebilir kaynak yaratma stratejisinin düzenli bağış yapan bireysel bağışçı sayılarını artırmak olduğunu düşünüyorum. Tek seferde 100 TL bağış yapan bir destekçi yerine her ay 10 TL düzenli bağış yapmayı taahhüt eden bir bireysel destekçi bulmak sürdürebilirlik anlamında STK’lar için çok daha kıymetli hale gelebiliyor. Küçük ama düzenli bağışların yarattığı etkinin toplamı size bir kurumun verdiği destekten çok daha büyük olabiliyor.

DV: Bir sivil toplum kuruluşu kendi kaynak geliştirme stratejisini oluştururken sizce neleri akılda tutmalı?

Özer: Her STK’nın bu konuda kendi stratejisi olması ve gerekli insan kaynağını bu konuya yönlendirmesi  gerektiğine inananlardanım. Bu strateji STK’nın bütçesel büyüklüğüne ve hizmetlerine sürdürebilmesi için gerekli serbest ve şartlı bağış oranına göre farklılıklar gösterecektir. Burada kaynak yaratma stratejisini oluşturmaktan daha zor olan yürütmektir. STK’ların en zorlandıkları konu da aslında doğru insan kaynağını bularak bu stratejiyi yürütme aşamasıdır.

STK’lar için kaynak geliştirme stratejisini uygularken bir diğer  önemli nokta sadece kaynak geliştirme departmanının değil tüm ekibinin, tüm departmanların aynı yöne bakabilmesidir. Hedefler tek bir departmanın yada kişinin hedefi olamaz. Hedefler bir bütündür ve tüm çalışanlar bu amaca hizmet için farklı derecelerde sorumluluklar üstlenirler ve üstlenmelidirler. Bağışçıyla ilk teması kurmaktan, ikna etmeye, bağış sürecini yönetmekten, bağışı almaya, teşekkür sürecini koordine etmekten, ilişkiyi sürdürebilir kılmaya kadar bir çok farklı aşamadan geçen bir süreçte bir bütün olarak çalışmak ve aynı hedefe doğru ilerlemek gerekir.

Türkiye’de sivil toplum kuruluşları için bağış toplama metotların aşağı yukarı aynı olduğunu düşünüyorum. STK’ların çalıştıkları konu,  deneyimleri ve kamuoyunda bilinirlikleri bazı bağış metotlarını daha etkili olarak kullanmalarına neden oluyor. Ben kaynak yaratma konusunda her zaman çeşitlilikten ve yenilikten yanayım. Her yıl bütçeyi oluştururken hali hazırda kaynak yarattığımız alanlara ek mutlaka yeni bir bağış metodunun öne çıkmasına dikkat ediyorum. Sivil toplum olarak farklı ve yenilikçi yöntemleri denemekten korkmamamız gerektiğini düşünüyorum.

DV: Tohum Otizm Vakfı, “otizm” denilince ilk akla gelen kuruluşlardan. Vakfınız, “kendi derdini” nasıl anlatıyor ve bağışçıyla ilişkisini nasıl devamlı kılıyor?

Özer: Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Öncelikle belirtmek isterim ki sivil toplum yolculuğumda benim için en özel anlardan biri Tohum Otizm Vakfı ile karşılaşmam oldu. Çalışmalarını hep yakından takip ettiğim, çok beğendiğim ve alanında birçok ilke imza atan böyle bir vakfın içinde olmak benim için çok onur verici.

Tohum Otizm Vakfı olarak “kendi derdimizi” anlatmak için önce otizmi anlatmak zorundayız. GFK Türkiye desteğiyle vakfımız için yapılan “Türkiye’deki Bireylerin Otizm Algısı ve Bilgi Düzeyi” araştırmasında, Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesinin 15 ilinde 1.237 kişi ile yüz yüze görüşerek Türkiye’nin otizm farkındalık karnesi çıkarttık. Ve araştırmaya katılan her 10 kişiden 7’sinin otizmi hiç duymadığını gördük. Bağışçı olsanız hiç duymadığınız, ne olduğu bilmediğiniz bir konuya destek verir misiniz?

İşte bu yüzden bizler hiç bıkmadan, her mecrada, her zaman, herkese otizmin ne olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Sosyal medya kampanyalarımızla, kamu spotumuzla, farkındalık etkinliklerimiz ve  farklı mecralarda yürüttüğümüz iletişim çalışmalarımızla 7’den 70’e herkese ulaşmayı hedefliyoruz.

Biz biliyoruz ki otizmli çocuklar erken tanı ve eğitimle yeniden doğabilir. Otizmli çocukları erken tanı ve eğitimle topluma, eğitim hayatına, sosyal hayata kazandırmak ve ekonomiye yük olmaktan çıkıp katkıda bulunacak bağımsız bireyler haline getirebilmek en büyük amacımız.

Bu yüzden üzerimizdeki sorumluluğun çok büyük olduğunu düşünüyorum. Şeffaflık ve hesap verebilirlik Tohum Otizm Vakfı için çok önemli. Bağışçılarımıza karşı çok büyük bir sorumluluğumuz var. O nedenle 1 liranın bile hesabını verebilmeli, kaynağın doğru yere aktarılmasını sağlayabilmeliyiz. Bu da beraberinde çok titiz çalışmayı, düzenli takibi ve doğru iletişimi gerektiriyor. Daha önce de belirttiğim gibi bu bir ekip çalışması… Ekip arkadaşlarımla birlikte her gün aynı heyecanla, aynı yöne bakarak ilerliyoruz. Hepimiz ne kadar profesyonel olarak çalışsak da aslında bir o kadar da gönüllüyüz. Ben bu heyecanımızın bize destek veren bağışçılarımıza da geçtiğine tüm kalbimle inanıyorum. İşte o zaman bağışçınız ile ilişkiniz bambaşka oluyor. Çalışmalarımızı destekleyen bağışçılarımız ve gönüllülerimiz bizlerle beraber aynı umudu paylaşıyor ve büyük sabır isteyen bu anlamlı yolculukta hep yanımızda yürüyor.

Sulukule Gönüllüleri ve Hibe Desteğinin Etkisi

By | Röportaj | No Comments

Sulukule Gönüllüleri Derneği / http://www.sulukulegonulluleri.org/ 

Sivil Toplum için Destek Vakfından Kurumsal Program dahilinde Mayıs 2016 – Ocak 2017 tarihleri arasında hibe desteği alan Sulukule Gönüllüleri Derneği (SGD), hibe sürecini ve önümüzdeki dönemde gerçekleşecek projelerini anlattı. 

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Mayıs 2016’da yaptığımız röportajda bizden aldığınız hibenin, kapasite geliştirme uzmanın kaynak geliştirme, bağışçılarla ilişkileri güçlendirme, görünürlüğü arttırma alanlarında derneğe katkı sunacağından bunun da kurumsal kapasiteyi güçlendirecek ilk profesyonel destek olduğundan bahsetmiştiniz. Bu noktada Sulukule Gönüllüleri Derneğinin strateji, planlama, kapasite ve pratik uygulamalarında değişiklik oluştu mu? Bu değişiklikler oluştuysa kısaca bahsedebilir misiniz?

Sulukule Gönüllüleri Derneği (SGD): STDV’nın sağladığı kurumsal destek ile Sulukule Gönüllüleri Derneği bünyesinde iki kişi istihdam edildi. Bunlardan birisi yarı-zamanlı kapasite geliştirme danışmanı, diğeri ise genel koordinatördür.

Kaynak geliştirme danışmanı, bireysel bağışçıların takibini ve dernek kaynakları hakkında raporlamalar yaptı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Kuluçka Merkezinin “STK’lar ve Yurttaş Girişimleri İçin Hızlandırılmış Stratejik Bağış/Aidat Sistemi Oluşturma Destek Programı”na katıldı ve hazırlanan 2016-2017 yılına dair Kaynak Geliştirme Hareket Planı raporu doğrultusunda çalışmalar yürüttü. Analiz edilen ve önceliklendirilen paydaşlara göre başvurulabilecek fon-proje listesi oluşturdu. SGD’nin hedef kitlesine yönelik proje altyapıları hazırladı, destekçi ve gönüllülere yönelik düzenli bültenler ve faaliyet raporları hazırladı, Adım Adım platformunun maraton kampanyalarında kolaylaştırıcı oldu.

Bu destek sayesinde SGD’nin kapasitesinde ve görünürlüğünde olumlu yönde değişimler gerçekleşti. Kapasite açısından en görünür değişim bireysel bağışlardaki artış oldu. 

Adım Adım platformuna dahil olarak organize edilen maraton kampanyasında önemli bir gelir artışı sağlandı. 2016 yılına ait gelirlerin neredeyse yüzde 50’si bu bağışlardan sağlandı. Hedeflenen çalışmalara yönelik olarak hazırladığımız proje başvuru altyapıları ile iki ayrı konsolosluğa ve Çocuklarla Güçlüyüz platformuna proje başvuruları yaptık, halen yanıt bekliyoruz. Böylece, proje yazma pratiği oluşturduk. Kriterleri derneğimizle uyumlu kurumlar için proje hazırlama konusunda deneyim sahibi olduk.

Genel koordinatör, dernek mekanının sürekli olarak açık olmasına destek oldu. Okul çalışmalarını koordine etti. Gönüllülerin koordinasyonunu ve etkinliklerin (dernekte ve okuldaki) değerlendirme toplantılarını yürüttü. 

Koordinatör, sahadaki faaliyetleri yürüttü. Risk altındaki çocukların takibini, ev ziyaretlerini, çocuğun ve ailenin okulla bağını güçlendirmek için kamu kurumlarıyla iletişimi sağladı. Derneğin kamu kurumlarıyla ilişkisini güçlendirmeye çalıştı. 

Ruh sağlığı desteğine ihtiyaç duyan çocukların uzmana yönlendirilmesini sağladı ve takibini yaptı. Gönüllülerin güçlendirilmesi için kısa toplantılar düzenledi.

DV: Sizce çocukların “okula devamını” sağlamak için en çok hangi konuya dikkat çekmek gerekiyor? Sahadaki çalışmalarınız ve son dönemde yayınlanan uluslararası raporlar çerçevesinde ne söylemek istersiniz?

SGD: Okul çağında olduğu halde, okulda bulunmayan çocuk risk altındadır, bu yüzden okulu terki önlemek bizim için çok önemlidir. Risk altındaki çocuklarda birçok kendine zararlı davranışlar, otoriteyle ve çevresiyle uyumsuz tutumlar görülebiliyor. Bunların önlenebilmesi ya da yeni davranışlar öğretilerek düzeltilebilmesi için çocuğu okulda tutmak gerekiyor.

Dernekte ve okullarda gerçekleştirdiğimiz faaliyetler ve destek çalışmalarımız, okulu terki önlemek ve çocuğu okula bağlamak için 2009 yılından beri kullandığımız yöntemlerdir. Karagümrük bölgesinde kimliği olmayan, okulu bırakmış, okulla hiçbir ilişkisi olmamış çocuklar okula başlamıştır. 

Avrupa Komisyonu’nun “Avrupa’da Eğitimi Erken Terk Durumu Raporu”na göre 2013’te Türkiye’de çocuklar %35-40 oranlarında liseye geçemeden eğitim sürecini terk etmiştir. Raporda, “Türkiye’nin erken terkin üstesinden gelecek etkili bir stratejisi bulunmamaktadır” tespiti yapılmıştır. 

OECD Bir Bakışta Eğitim 2015 raporuna göre, çocuklar, ilkokulda %15, ortaokulda %35 ve lisede %35 oranında okul terki riski altındadır.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi Türkiye’de 1995’ten beri yürürlüktedir. Okul terki, doğrudan ve dolaylı olarak ayrımcılık, çocuğun öncelikli yararı, eğitim hakkı, çocuğun görüşüne saygı, şiddet, istismar, kötü muamele ve sömürünün de dahil olduğu 15 maddenin ihlali anlamına gelmektedir.

Okulu terki önlemek için çok kapsamlı bir çalışma yöntemine ihtiyacınız var. Dikkat etmeniz gereken konular çok çeşitlidir. Bunlardan en önemlisi sosyal destek mekanizmalarının kullanılmasıdır. Maddi güçlük çeken bir aile, çocuğunu okula göndermek yerine işe girmesini tercih edebiliyor. Bu sebeple okulda beslenme ve eğitim bursunu önemsiyoruz.

Okulda, ders saatinde yapılan ders dışı etkinlikler, çocuğun okulu sevmesine ve okulla bağ kurmasına destek oluyor, çocuklardaki uyum sorunları azalıyor. Çocuklarla hak temelli çalışmalar yürüten uzmanların okulda çalışması olası hak ihlallerinin önüne geçilmesine destek oluyor. Bu sebeple okulda yürütülen faaliyetleri de çok önemsiyoruz.

Sivil toplum, veli (özellikle anne veya nine) ve okul ayaklarını hep birlikte güçlendirmeyi hedefliyoruz. Okulu terki önlemek için tüm aktörler arasında işbirliği sağlamayı istiyoruz. Risk altındaki çocuklarla çalışmada tutarlı olunması, benzer davranış kalıplarının sergilenmesini çok önemsiyoruz.

DV: Mahalle temelli çalışan bir dernek olarak kurumun sürdürülebilirliği açısından sizi en çok zorlayan konu nedir? Kurumsal hibe desteklerini bu çerçevede nasıl değerlendirirsiniz?

SGD: SGD ve benzer şekilde yerelde çalışan derneklerin en büyük sorunlarından birisi finansal sürdürülebilirliktir. STK’lara hibe ve fon desteği veren kurum ve kuruluşlar, genellikle süresi belirli bir proje ve faaliyetler dizisi dahilinde profesyonel çalışan desteklenmesinden yana oluyorlar. Derneğin genel giderleri (kira, faturalar vb.) ve genel işlerini yürüten personel desteği vermiyorlar. 

STDV tarafından sağlanan hibe desteği sayesinde herhangi bir projeye bağlı kalmadan bir tam zamanlı bir yarı zamanlı olmak üzere iki kişinin istihdam edilebilmesi sağlandı. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Zira bizim çalışma sistemimiz uzun yıllara dayanan bir çalışmayı gerektiriyor. 

DV: Önümüzdeki döneme ilişkin neler yapmayı hedefliyorsunuz? Yeni çalışmalar hakkında bilgi verebilir misiniz?

SGD: Önümüzdeki dönem, yıllardır yürütmeye çabaladığımız çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız. İşleri sistematik bir şekilde yürütebilmek adına kaynak yaratma çalışmalarını, geçtiğimiz dönem oluşturduğumuz program üzerinden devam ettirmeyi istiyoruz.

Geçtiğimiz dönem başladığımız etki değerlendirme çalışmasını sürdürmeye kararlıyız. Gönüllüler, çocuklar, veliler ile düzenli görüşmeler, odak grup çalışmaları yapmak istiyoruz. Etkimizi ölçmek, sahadaki beklentileri öğrenmek amacıyla toplamaya başladığımız verilerin derlenmesi, odak grup toplantılarının yapılması, edinilen bilgilerin anlaşılır bir şeklide sunulması ve nihayetinde raporlaştırılmasını hedefliyoruz.

SGD’nin çalışma biçimini günün koşullarına daha uygun, daha verimli nasıl kılabiliriz, tartışıyoruz. Okuldaki faaliyetlere daha fazla zaman ayırıp, atölye ve oyunla öğrenme tekniklerine ağırlık vermek istiyoruz. Artık okullarda ve Belediye’nin Bilgi Evleri’nde ders destek etütleri yapılmaya başlandığından, dernekteki dersleri azaltmayı hedefliyoruz.

Cinsel Şiddetle Mücadele Yolları

By | Röportaj | No Comments

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği / http://cinselsiddetlemucadele.org

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (CŞMD) ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı şekilde bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz. Sivil Toplum İçin Destek Vakfı, Kurumsal Program dahilinde CŞMD’ye hibe desteği sağlıyor. 

Sivil Toplum İçin Destek Vakfı (DV): Kadın hareketi içinde zaten aktif olan aktivistlerden oluşan bir ekipsiniz. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (CŞMD) ekibi nasıl bir araya geldi?

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (CŞMD): Öncelikle röportaj talebiniz için teşekkür ederiz, bizler yalnızca kadın hareketi içerisinden değiliz. Ekibimiz feminist, LGBTIQA+, ekoloji ve hayvan özgürlüğü hareketlerinde, çocuk ve göçmen hakları örgütlenmelerinde ve bu alanlardaki platformlarda aktif olarak yer almış/almaya devam eden; ikili cinsiyet sistemini sorgulayan, çeşitli cinsel yönelimlerden trans-natrans kadınlar, trans erkekler ve kendine cinsiyet atfetmeyen bireylerden oluşmaktadır. 

Resmi olarak 2014 yazında kurulan derneğimiz, 2009 – 2013 yılları arasında Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformunda yürütülen çalışmalardan, trans aktivist Ali Arıkan’ın deneyim, araştırma, yazılarından ve kişisel birikimlerimizden beslenerek bugünkü halini aldı. Queer tahayyülü, feminizmleri, dayanışmayı, kolektif üretimi savunan anti-hiyerarşik bir örgütlenmeyiz.

DV: Sizi bu alanda çalışmaya sevk eden nedenleri nasıl sıralarsınız?

CŞMD: Derneğimizi açmadan önce biraz önce de bahsettiğimiz gibi Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformunda örgütlenen aktivistler ile bir arada çalışıyorduk. Dernekleşmeden önce içinde yer aldığımız çalışmalar, mücadele ve yaşam deneyimlerimiz bizlere cinsel şiddet alanında birçok kazanım ve farkındalık olarak geri döndü. Sokak eylemlerinden, öz-yardım materyallerine; cinsel şiddetin toplumdaki algısı ve üretilen kavramlardan, “ruh ve bedensel bütünlüğü bozulmamıştır” diyen adli-tıp raporlarına ve 2-4 yıl süren cinsel şiddet davalarına; fiili kürtaj yasağının cinsel şiddete maruz bırakılan kadınlar üzerinden oluşturulan ‘en üst-kademe’ söylemlerinden, tecavüz kriz merkezlerine kadar birçok konuyu ele almaya çalıştık. Süreçte geldiğimiz noktada; gördük ki spesifik olarak cinsel şiddet alanına odaklanan, bu konuyu hayvanlara, LGBTI+lara, göçmenlere, çocuklara, erkeklere yönelen şiddeti de kapsayacak şekilde kapsamlı olarak ele alan, feminist ilkelere sahip oluşumlara ihtiyaç var. İşte biz de bu alandaki ihtiyaç üzerine derneğimizi kurmuş olduk.  

DV: Sizce Türkiye’de cinsel şiddetin varlılığının “konuşulur” hale gelmesi neden zor, sizin bu konudaki çalışmalarınız nelerdir?

CŞMD: Cinsel şiddet hem Türkiye hem de dünyada tabu konulardan biri aslında. Cinselliği konuşmanın kolay olmadığı bir toplumda cinsel şiddetin konuşulması da zor. Cinsellik de, cinsel şiddet de toplumsal cinsiyet normlarının üretildiği alanlar. Toplumdaki hakim ‘mağduru suçlama’ anlayışı da şiddetin açık edilmesini güçleştiriyor. Biliyoruz ki bu sessizlik faillere cesaret veriyor.

Türkiye’de feministler kendi cinsel şiddet hikayeleri üzerinden bu konu hakkında açılarak sessizliği kırmaya çalıştı. Biz de bu sessizliği bozarak cinsel şiddet döngüsünü kırmak istiyoruz. Bu konu ile ilgili #bunuyapabiliriz kampanyası yürütüyoruz. Çünkü konu tabu olmaktan çıkmalı, beslendiği kaynaklar ortaya çıkmalı, sağ kalanlar değil failler yargılanmalı, devlet sorumluluk almalı, çünkü cinsel şiddet her yerde. Okulda, işte, camide, hamamda, karakolda… #bunuyapabiliriz kampanyamızla herkesi ses çıkarmaya çağırma nedenimiz de bu. 

DV: Çalışmalarınızda, cinsel şiddetle mücadele etmede kullandığımız dilin de çok önemli olduğunu belirtiyorsunuz. CŞMD’nin bu konuda belirlediği çerçeve nedir?

CŞMD: Cinsel şiddet mevzu bahis olduğunda özellikle medyanın kullandığı dilin çok yanlış olduğunu görüyoruz. Ayrıca medya haberlerinde kullanılan fotoğraflar da hayatta kalanın hayatına devam etmesini kolaylaştıran ve onu güçlendirmeye çalışan fotoğraflar değil. Aksine haberlerde mağdurlaştırmaya yönelik bir dil ve kurgu sunuluyor. Yani  ‘cinsel şiddet sonrası hayatı bitti’ mesajları taşıyan ve ’kurban’ algısına hizmet eden fotoğrafların ’haber’ fotoğrafı olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu fotoğrafların ideolojik işlevleri var; bu işlev de hakim söylemin devam ettirilmesini sağlıyor; yani cinsiyetçilik ve ataerkil sistemin.

Bunun dışında failden “sapık”, ”pedofil”  ya da “canavar” diye bahsedilmesi faillerin işine yarıyor. Çünkü faillerin hemen hepsi ne sapık ne de canavar, gündelik hayatta karşılaşabileceğimiz sıradan kişiler. Evli-çocuklu insanlar, öğretmenler, hocalar, şoförler, doktorlar, abiler, babalar, sevgililer, nişanlılar vb. Failleri, sapık ve canavar diye tarifleyerek uçlaştırdığımız zaman onları görünmez kılarız. Hayatımızdaki kimseyle özdeşleştiremeyiz. Faillerin kendisi de uyguladıkları şiddeti sorgulamaz, hep uzaklarda bir yerlerde suç işleyen canavar ve sapıklardan bahsedilir.

Bu bahsedişler, cinsel şiddet mitlerini besliyor; yani cinsel şiddetin ’cinsel dürtüleri kontrol edememe’ ya da ’bir tür akıl hastalığı’ ile ilgili olduğu algısını yaratıp failin yaptığı davranışın sorumluluğunu hafifletiyor. Cinsel şiddetin ’bir güç kullanımı’ ve ’kontrol altına alma eylemi’ olduğu gerçeğini de perdelemiş oluyor.

DV: Türkiye’de cinsel şiddetle mücadele alanındaki şikayet mekanizmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu konuda neler yapılmalı?

CŞMD: Cinsel Şiddet alanında şikayet mekanizmaları yeterli değil. Bildiğiniz gibi bir zaman önce İsveç ile Türkiye arasında tecavüz üzerinden bir kriz çıkmıştı. Türkiye İsveç’i tecavüz istatistiklerinin yüksekliği yönünde eleştirdi. Oysa ki İsveçte tam 160 yerel kadın yardım hattı var. Türkiye’de 1 adet var. Bunun yanında İsveç’te tecavüzün tanımı bizdeki tecavüz tanımına göre daha geniş. Türkiye’de, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlı 97, yerel yönetimlere bağlı 32, Sivil Toplum Kuruluşları’na bağlı 1 olmak üzere toplamda 120 sığınak var. Fakat büyük bir oranda bu sığınaklar feminist ilkelerle koordine edilmedikleri için kadınlar ve çocuklar çoğunlukla failin yanına geri dönmeye ikna edilmekte. 

DV: Tecavüz kriz merkezlerinin gerçek anlamda işlevi nedir? Bu konuda neler yapılabilir? 

CŞMD: Tecavüz kriz merkezleri (TKM), cinsel şiddetten hayatta kalanların tüm ihtiyaçlarını ve de toplumsal ihtiyaçları gidermeye yönelik organizasyonlardır. Tecavüz kriz merkezlerinin hem failin yargılanması ve ceza alması, hem de tecavüze maruz bırakılanın tecavüzün travmasıyla baş etmesiyle ilgili olarak çok ciddi bir işlevselliği var. TKM’lerde hayatta kalana, fail tecavüz ettiği için kendini suçlu hissetmemesi gerektiği, bunun erkeklik/erk kaynaklı bir şiddet biçimi olduğu ve bu şiddetle mücadele ederek baş edilebilir kılınması için destek veriliyor. Tecavüze maruz bırakılan kadınlar eğer arkasında yasal bir mekanizma korunağı yoksa kendini kirli, suçlu hissediyor.Çok ciddi ağır travmalar yaşıyorlar. Bedenlerine kendi isteklerinin dışında müdahalede bulunuluyor. (Buna adli süreç boyunca yaşadıkları da dahil- damgalama, yargılama, bilgi vermeme vb. de dahil.) Bunun travmasını atlatmak, kendi suçları olmadığına inanmaları çok uzun süreç alıyor. Türkiye’de tecavüze uğrayan kadınlar, orada olmamalıydım, onu giymemeliydim vs. sorularıyla kendi başlarına boğuşuyorlar.

Sessizliği kırmadaki adımımızdan sonra, kendi içerisinde kapalı bir inisiyatif; adli tıp kurumu raporları ve cinsel şiddetten hayatta kalanlara yönelik türlü türlü adaletsizliğin deşifre edilmesiyle farkındalık ve görünürlük çalışmaları yapılmasına, dava takipleriyle kadın dayanışması oluşmasına, çözüm arayışlarına, yasa tasarısı çalışmalarına ve TBMM’de dillendirdiğimiz ”tecavüz kriz merkezleri” taleplerine kadar uzanan uzun bir yolun ön adımlarını atabiliriz.

Ayrıca, imzacısı olduğumuz İstanbul Sözleşmesi gereği devletin Tecavüz Kriz Merkezleri açma yükümlülüğü var. 

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibeyi nasıl değerlendireceksiniz? Kurumsal gelişim açısından nasıl bir etki yaratmasını bekliyorsunuz? 

CSMD: Sivil Toplum için Destek Vakfı hibesini çalışmalarımızın sürekliliğini sağlamak için farklı fon kuruluşları arayışlarımızda değerlendireceğiz. Bunun için bir kaynak geliştirme danışmanından destek alıyoruz. 

Ruh Sağlığı Alanında İnsan Hakları

By | Röportaj | No Comments

Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği / http://www.rusihak.org/

RUSİHAK ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz. Sivil Toplum için Destek Vakfı, Proje Programı dahilinde RUSİHAK’a hibe desteği sağlıyor. 

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi, çalışmalarını hangi “ihtiyaçtan” yola çıkarak gerçekleştirmektedir?

Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi (RUSİHAK): RUSİHAK, çalışmalarını Türkiye’de ruh sağlığı alanında yerleşmiş bir insan hakları kültürü olmamasından, ruh sağlığı alanının ağırlıklı olarak tıp, psikoloji ve psikiyatri disiplinlerinin hakimiyetinde olduğu, buna karşın alanda yaşanan insan hakkı ihlallerinin önüne geçebilecek bir insan hakları perspektifinin henüz tam olarak yaygın bir şekilde kabul edilmemiş olmasından yola çıkarak gerçekleştiriyor. Kısaca, ruh sağlığı alanını aynı zamanda bir insan hakları alanı olarak tanımlamaya ve BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin getirdiği insan hakları bakış açısına dayanan terminolojiyi bu alanda bir savunuculuk hareketi ile yaratmaya ve yaygınlaştırmaya çalışıyor.

DV: Psiko-sosyal engelli deyince ne anlamalıyız? Özellikle “kapalı kurumlar” üzerinden Türkiye’deki “tedavi” süreçleri hakkında ne söylemek istersiniz? 

RUSİHAK: Psiko-sosyal engelli birey deyince psikososyal anlamda sıkıntı yaşayan, toplumsal ve ekonomik yaşama diğer bireylerle eşit bir biçimde katılamayan bireyleri anlamalıyız. Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Engelli Bireylerin Haklarına Dair Sözleşme psikososyal engelliliği kişinin kendisinde bulunan bir bozukluk olarak görmek yerine toplumun örgütlenme biçiminde kaynaklanan bir dışlanma durumu olarak görmekte. Biz de RUSİHAK olarak bu görüşü benimsiyoruz. Türkiye’de ruh sağlığı sistemi maalesef halen ağırlıklı olarak “depo hastane” tabir edilen büyük bölgesel ruh sağlığı hastanelerine dayalı. Bu kurumlar halen sivil izlemeye açık değil, şikayet mekanizmaları son derece sınırlı ve hizmet alan kişilerin tedavi süreçleri üzerinde neredeyse hiçbir söz hakkı yok, dolayısıyla “kapalı kurumlar” olarak adlandırılabilirler. Bu kurumlardan hizmet alan kişiler çoğunlukla “istemsiz yatış” yoluyla rızaları alınmaksızın bu kurumlara yatırılıyor, tedavi süreçlerinde anlayabilecekleri bir bilgilendirme sağlanmıyor, hatta baştan anlayamayacakları ve kendi adlarına karar veremeyecekleri varsayılıyor. Dolayısıyla hizmet alan-hizmet veren ilişkisi hizmet alan kişinin iyilik halini hedefleyen bir işbirliği ilişkisinden ziyade hizmet alanları nesne olarak gören, onlar adına karar veren ve tedavi sürecini onlardan bağımsız olarak planlayan bir ilişkiye dönüşmüş durumda. Dolayısıyla, hizmet alanların tedavi süreçleri üzerinde neredeyse hiçbir kontrolleri yok. 

DV: Sizce savunuculuk temelli çalışmalar yapmak neden önemli? Savunuculuğun bu alana katkısı ne yönde seyrediyor? 

RUSİHAK: Bu alanda savunuculuk temelli çalışmalar yapmak Türkiye’de ruh sağlığı alanında bir insan hakları hareketinin kurulabilmesi açısından ve psikososyal anlamda sıkıntı yaşayan bireylerin hem kurumlarda hem toplum içerisinde maruz kaldıkları hak ihlallerine karşı kendi haklarının savunucusu olabilmeleri açısından son derece önemli. RUSİHAK, şu anda ruh sağlığı alanında hak-temelli çalışmalar yürüten tek sivil toplum kuruluşu. Bugüne kadar yürütülen çalışmaların sonucu olarak ruh sağlığı alanı tam anlamıyla olmasa da aynı zamanda bir insan hakları alanı olarak algılanmaya başlandı ve bir insan hakları nosyonu yerleşmeye başladı. Onun dışında kurumlarda yaşanan hak ihlalleri özellikle Depo belgeseli ve hazırlanan raporlar sayesinde özellikle üniversiteler ve diğer sivil toplum kuruluşları açısından görünür hale gelmekte. Bakırköy Hastanesinde kurulan hasta konseyi sayesinde teşhisli bireyler öz-savunucu olma yönünde ciddi adımlar atıyor. 

DV: Depo: Akıl Hastanesinde Hayat belgeselinin oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz? 

RUSİHAK: Depo: Akıl Hastanesinde Hayat belgeseli 2011-2014 yılları arasında RUSİHAK tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği ile Global Dialogue’un desteklediği, Sağlık Bakanlığı izniyle yürütülen sivil izleme projesi kapsamında çekilmiş, Türkiye’deki ruh sağlığı hastanelerinin içindeki koşulları ilk defa görüntüleyen bir belgesel. Belgesel RUSİHAK’la birlikte belgeselin hazırlanması kapsamında çalışan iki yönetmen (Ege Kanar ve Can Dinlenmiş) tarafından çekildi. Belgesel çekim süreci kapsamında Türkiye’de devlete bağlı tüm ruh sağlığı hastaneleri ziyaret edildi ve tüm birimlerindeki koşullar hastane içindeki gündelik hayatı aktaracak şekilde görüntülenmeye çalışıldı. Yine belgesel kapsamında, hizmet alanlar, hizmet verenler, hasta yakınları ve RUSİHAK yetkilileriyle röportajlar gerçekleştirildi ve tüm bunlar bir araya getirildi. 

DV: Proje kapsamında, belgesel çekildiği illerin bazılarında gösterilecek ve sonrasında, uzman kişilerin de katıldığı, bir söyleşi gerçekleştirilecek. Sizce bu proje, toplum temelli bir modele geçişte nasıl bir etki yaratacak? 

RUSİHAK: Belgesel gösterimlerinin gerçekleştirileceği iller olarak özellikle hastanelerin bulunduğu iller seçildi ve ulaşılacak kitle olarak tüm paydaşlar (ilgili STK’lar, üniversiteler, hastaneler) hedefleniyor. Söyleşide yapılacak vurgular (toplum-temelli hizmetlerin gerçek anlamda ne olduğu, dünyadan örnekler, insan hakları perspektifi, uluslararası sözleşmeler tarafından garanti altına alınan haklar, vb.) ve belgeselin içeriği sayesinde belgesel gösterimi ve söyleşi sırasında ve sonrasında kurum-temelli sistemin sorunlarının ve olası alternatiflerinin tartışılacağı eleştirel ve ufuk açıcı bir ortam yaratmak hedeflenmektedir. Böylece, tüm paydaşlarla birlikte toplum-temelli sisteme geçişin zemini için hazırlık teşkil edebilecek bir tartışma ortamı yaratılacak ve olası adımlar tartışılacaktır. 

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfından aldığınız hibe kurumunuzda nasıl bir etki yaratıyor?

RUSİHAK: Sivil Toplum için Destek Vakfından aldığımız hibe bizi çok sevindirdi çünkü bu hibe sayesinde bugüne kadar gönüllü çabalar ve talep üzerine gerçekleştirdiğimiz Depo gösterimlerini sistematik ve planlı bir biçimde hastanelerin olduğu illere taşıma imkanı bulacağız. Bunun yanı sıra, Sivil Toplum için Destek Vakfının bağışçı kitlesinde çalıştığımız alana ilişkin bir farkındalık ve duyarlılık yaratabilmeyi de umuyoruz. 

Mavi Kalem ve Hibe Desteğinin Etkileri

By | Röportaj | No Comments

Mavi Kalem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği / http://www.mavikalem.org

Sivil Toplum için Destek Vakfından Kurumsal Program dahilinde Mart-Ekim 2016 tarihleri arasında hibe desteği alan Mavi Kalem, hibe sürecini ve önümüzdeki dönemde gerçekleşecek projelerini anlattı. 

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Mart 2016’da sizinle yaptığımız röportajda bizden alacağınız hibenin “ …Mavi Kalem’in finans olarak da temel giderlerinin sürekliliğini sağlayabilir ve proje ön çalışmalarını yapabilir durumda olmasını, bağışçı ve kaynaklarla daha etkin iletişimi ve daha interaktif tanıtım perspektifi geliştirmiş olmasını…” sağlayacağından bahsetmiştiniz. Böyle bakınca Mavi Kalem’in çalışmalarında strateji, kapasite, iş yapış biçimi gibi alanlarda değişikler meydana geldi mi? Geldiyse kısaca bahsedebilir misiniz?

Mavi Kalem (MK): Sivil Toplum için Destek Vakfından Mart-Kasım 2016 tarihleri arasında alınan hibe, Mavi Kalem’in yeniden yapılanma sürecinde genel yönetim giderlerinin karşılanmasında destek oldu. Temel ihtiyaçların bu hibe desteği ile karşılanması, Mavi Kalem’in kurumsal kimliğini güçlendirmesinde, kaynak geliştirmesinde, projelere başvuru süreçlerinde ve diğer çalışmalarında güçlü adımlar atmasına önemli bir katkı sağlamıştır. Özetle; Sivil Toplum için Destek Vakfının sunduğu hibe, kurumsal verimliliğimizi arttırmamızda önemli rol oynamıştır.

Bu süre içerisinde Mavi Kalem çalışmalarında hedeflendiği gibi gelişim sağlanmış olup, kısaca bahsetmek gerekirse:

– Daha önce Mavi Kalem’in gönüllüsü ve “Genç Kızları Güçlendirme” projesi koordinatörlüğünü yapan personelin, hibe ile istihdamı sağlandı. Kurumu bilen birinin bu ekibin bir parçası olarak devam etmesi, çalışmalara olumlu olarak katkı sağlamıştır.

– Mavi Kalem’in 16 yıldır sözlü ve uygulama ile oluşturulmuş çalışma geleneğini ve etik değerlerini, perspektifini yansıtan kurumsal strateji ve politika dokümanlarımızın büyük bir çoğunluğunu yazılı hale getirdik. Bu süreçte uluslararası insani yardım standartlarını ve çalışma prensiplerini temel aldık ve ekip kapasitemizi geliştirmeye yönelik iç toplantılar yaptık. 2015’den beri CHS Allience grup üyesiyiz ve uluslararası standartlara uygun oluşturduğumuz yapısal değişikliklerimizin değerlendirmesini yapmak amacıyla Kasım 2016’da “self assesment” sürecini başlatıyoruz.

– Hibe döneminde, özellikle kadınların, genç kızların güçlendirilmesine yönelik ve Suriyeli sığınmacıları da kapsayan proje başvuruları yaptık. 2 farklı uluslararası kuruluş ile partnership görüşmelerimiz devam ediyor. Bölgede Suriyeli kadın ve çocukların desteklenmesi amacıyla 2017 hedefli 6 proje başvurusu yaptık. Bir tanesinden olumlu geri dönüş var, diğerlerinin de sonucunu bekliyoruz.

– Fener ve Balat semtleri İstanbul’da Suriyeli sığınmacıların en yoğun olduğu semtlerinden biridir. Bunun yanında yapılanma sürecindeki çalışmalarımızdaki hedef grubumuzun bir parçası olan Suriyeli kadın ve çocuklardır. Bu nedenle çalışma ekibimizin günlük basit iletişimi sağlayabilmesi için bir iç eğitim olarak ofis ekibimize basit Arapça konuşma dersleri başlattık.

– Sivil Toplum için Destek Vakfından hibe aldığımız dönemde; ofis kirası için alınan hibe ile yapılan kaynak geliştirme çalışmalarının daha verimli bir şekilde diğer çalışmalarda kullanılmasına destek sağladı. Kaynak geliştirme için gerekli stratejilerin yenilenmesi, web sayfasının düzenli yenilenmesi ve sürdürülmesi, sosyal medyada görünürlüğün arttırılması belli bir ölçüde sağlanmıştır.

DV: Son dönemde Türkiye’de yaşananlar faaliyetlerinizi etkiliyor mu? Etkiliyorsa nasıl bir yol izleyerek ilerliyorsunuz?

MK: Son dönemde Türkiye’de yaşananlar bizim faaliyetlerimizi de etkilemektedir. Kadın ve çocuklara yönelik yeni düzenlemeler ve hak kayıplarına yol açabilecek yasa çalışmalarını izliyoruz. Bunlar elbette çalışmalarımızı projelerimizi şekillendirirken göz önüne almamız gereken durumlardır.

Çalışma koşullarımız konusunda bir değişiklik yok; ancak çalışma alanlarımızın yeniden değerlendirilmesi gerekiyor her adımda.

Dar gelirli ailelerin yaşadığı Fatih ilçesinde, savaştan kaçıp ülkemize sığınan Suriyeli kadınlar ve çocuklar da yaşamaktadır. Bu durum ihtiyaç yoğunluğu oluşmuştur. İzlediğimiz yol: Ayni ve nakdi destek sağlayacak projeler üretip uyguluyoruz.

DV: Genel olarak proje bazlı değil kurumsal destek almanın sizce ne gibi ayırt edici özellikleri bulunuyor? Böyle bakınca, Türkiye’de sivil toplumu hibelerle destekleyen donör kuruluşlara ne söyleyebilirsiniz?

MK: Bir sivil toplum kuruluşu esas olarak gönüllü bir kuruluştur ve kar amacı gütmeyen bir kuruluştur. Ancak çalışmalarındaki sürekliliği sağlayabilmesi için önce ekibinin sürekliliğini sağlayabilmelidir. Kuruluşun çekirdek ekibi elbette yıllarca gönüllü olabilir, Mavi Kalem 15 yıl hemen hemen böyle çalışmıştır. Ancak bu durumda da ekip son derece daralmakta, çok yoğun iş ortamında az kişi yeterli organizasyon yapılanması olmadan işleri yürütmeye çalışmaktadır. Bu gerçekten insan üstü bir çaba gerektirmektedir. Diğer yandan sürecin bir süre parçası olup öğrenen, ortak perspektif edinen ve ekip anlayışını paylaşan gönüllülerin çoğu hayatlarını sürdürebilmek için iş aramakta ve zaman sıkıntısı nedeniyle kuruluştaki etkili yerlerini, sorumluluklarını zamanla terk etmekte ve devretmektedirler.

Çözümü hem etkili fundraising çalışmalarında görüyoruz ki bunun için de profesyonel temel kişi ya da birkaç kişilik ekip gerekiyor. Hem de proje fonlarının STK’ların sürdürülebilirliğini de destekleyecek biçimde bütçelendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bir donör aslında sadece proje aktivitelerini desteklediğinde, o projenin sürdürülebilirliğini garanti alttına alamaz, hatta tehlikeye atar. Çünkü kuruluşun o proje için kullandığı insan, deneyim, araç gereç ve daha bir çok kaynak vardır. Kuruluşun bu yapabilirliğinin de desteklenmesinin mutlaka formülleri vardır ki var bunu biliyoruz. Bu nedenle donörler projeleri desteklerken kuruluşun da devamlılığını sağlayacak genel ve yönetim gideri destekleri vermeyi de hedeflemelidir. Bu durumda daha kaliteli ve profesyonel işlerin gönüllü bakışıyla ortaya çıkması mümkündür.

Kurumsal destek; kurumların hem kendi kapasitelerini geliştirmesi, hem insan kaynaklarını daha etkin kullanabilmesi, kaynak geliştirme ve yeni proje fikirlerinin oluşturulmasında önemli bir alt yapı sağlamaktadır. Kurumun genel işleyiş giderlerinin karşılanabildiği durumlarda, yeni projeler hem sürdürülebilirlik hem de işlevsellik açısından daha etkin olabilmektedir.

16 yıldır varlığını sürdürebilen bir sivil toplum kuruluşu olarak, donör kuruluşlara mesajımız; STK alanının tekleşmesi istenmiyor ve gerçekten sivil kalması isteniyorsa, yerel ve küçük kuruluşları güçlendirici, destekleyici aynı zamanda onların özgün deneyim ve becerilerini hayata geçirebilmelerini sağlayan fon yönetiminin önemli olduğudur.

DV: Önümüzdeki dönem yapacağınız çalışmalarla ilgili bilgi verebilir misiniz?

MK: Fener-Balat bölgesi İstanbul’un en eski yerleşimlerinden biridir. Farklı etnik grupların ve Suriye’deki savaşla birlikte Suriyelilerin de yaşadığı bir semt olmuştur. Etnik, dinsel ve kültürel farklılıklar, içe kapalı yaşamlar, yoksulluk ve muhafazakârlık şiddet, ayrımcılık, uyum sorunları, kendine güvensizlik, eğitimden uzaklaşma, riskli para kazanma yollarına yönelme gibi durumları beraberinde getiriyor. Bu gibi durumlarda çocuklar ve kadınlar dezavantajlı gruplar arasında yer alıyorlar ve Mavi Kalem’in öncelikli gurubunu oluşturuyorlar.

Mavi Kalem olarak, yararlanıcıların kendi tanımladıkları ihtiyaçları üzerinden projeler planlıyoruz. Projelerin uygulama ve karar süreçlerinde yararlanıcıları dahil ediyoruz. Bulunduğumuz konum dolayısıyla Fener-Balat bölgesinde özellikle güçlendirme çalışmalarımıza devam edeceğiz. Başvurduğumuz projelerden olumlu geri dönüşler almaya başladık ve bu bölgede Suriyeli sığınmacılar için bir sosyal merkez/danışma merkezi açacağız.

Balat, Karagümrük ve Büyükada’da uyguladığımız “Genç Kızları Güçlendirme” atölyelerine; Kadıköy ilçesine bağlı Yeldeğirmeni ve Hasanpaşa mahallelerinde, Kasım 2016 itibariyle devam edeceğiz. Atölye çalışmalarımızı yaygınlaştırarak sürdüreceğiz. 

Çalışmalarımızda gönüllü katılım ve gönüllü dayanışmanın teşvik edilmesi temel çalışma prensiplerimizden biri olduğundan, önümüzdeki süreçte de etkin bir şekilde gönüllülerle çalışacağız.

Mavi Kalem çalışmalarını; bireysel bağışlar, proje fonları ve gönüllülük ile 16 yıldır yürütüyor. 2016 yılı hedefimiz; yeniden yapılanma ve kurumsallaşmak olmuştur. Ayrıca kadınlar, genç kızlar ve kız çocuklarının öncelikli çalışma grupları olarak tanımlanmıştır. Önümüzdeki dönem için de çalışmalarımız bu hedeflerimizi destekler nitelikte olup, devam edecektir.

Kaynak geliştirme için gerekli stratejilerin yenilenmesi, web sayfasının düzenli yenilenmesi ve sürdürülmesi, sosyal medyada görünürlüğün arttırılması, elektronik bülten hazırlanması, bağışçılara erişecek alt yapının güçlendirilmesi hedeflenmektedir.

Toplumsal İhtiyaçlar ve Sanatın ‘İyileştirici’ Gücü

By | Röportaj | No Comments

Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği / http://www.sosyalkulturelyasam.org/ 

SKYGD ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz. Sivil Toplum için Destek Vakfı, Kurumsal Program dahilinde SKYGD’ye hibe desteği sağlıyor. 

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): Sosyal Kültürel Yaşamı Destekleme Derneği hangi toplumsal problemlerin çözümüne yönelik çalışmalar yapıyor?

Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Geliştirme Derneği (SKYGD): SKYGD, toplumun ihtiyaçlarına göre her türlü dezavantajlı grupla çalışmalar yürütmektedir. Şu anda ise ağırlıklı olarak mülteci ve engelli bireylerle çalışmaktadır. Geçmişte yürüttüğü çalışmalar arasında ise risk altındaki çocuklar, gençler, kadınlar, ruh sağlığı sorunu yaşayan bireyler ve mahpuslar yer almıştır. 

DV: Aslında SKYGD geçmişi olan bir STK. Ancak özellikle son 1-2 senedir bir toparlanma sürecindeymiş gibi bir algı da var. Bundan bahsedebilir misiniz?

SKYGD: SKYGD, aslında Marmara depreminden sonra, 2000 yılında kurulmuş ve bugüne kadar Türkiye genelinde çeşitli çalışmalar yürütmüş bir dernek. Son 1-2 yılda ise uluslararası çalışmalara da dahil olmuş olması ve özellikle de ekibin yenilenmesi ile birlikte daha aktif bir döneme girmiştir. 

DV: Neden sanatın “iyileştirici” gücünden bahsediyoruz? Özellikle sanat aracılığıyla çalışmalarınızı sürdürmeniz size ve çalıştığınız alana nasıl bir katkı sağlıyor?

SKYGD: SKYGD, kurulduğu günden bu yana sanatı kişilerin yaşamla olan bağlarını güçlendiren bir araç olarak görmüş ve çalışmalarını bu görüşe dayandırmıştır. Yani “iyileştirme” dendiğinde kastedilen, çeşitli toplumsal ve ekonomik nedenlerle zayıflayan yaşamla olan bağların güçlendirilmesi, kendini ifade etme yollarının açılması ve böylece toplumsal yaşamda daha etkin ve içermeci bir yer edinmedir. SKYGD ekibi olarak sanat yoluyla yaptığımız çalışmaları iki taralı bir süreç olarak görüyoruz ve sanat atölyelerinin hedef kitleye kazandırdıklarının yanı sıra ekibe de çok şey kattığını, atölyelerin karşılıklı bir öğrenme, karşılaşma ve tanışma süreci olduğunu düşünüyoruz. toplumsal dönüşümün bu tür karşılaşmalardan geçtiğine inanıyoruz. Toplumsal sorunları ve bu sorunları birebir yaşayan kişileri daha yakından tanıma, ihtiyaçlarını anlama ve bunun sonucu olarak hayata karşı duruşlarımızın yeniden şekillenmesi, yeni çalışmaların planlanması gibi katkıları olmakta. Sivil alanda ise sanatsal çalışmaların önemli bir boşluğu doldurduğuna inanıyoruz. Başta lüks gibi görülen bu alanın, aslında kişilerin psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayan ve üretim potansiyellerini açığa çıkarmalarına katkı sağlayan önemli bir alan olduğunu düşünüyoruz. 

DV: Sanat aracılığıyla dayanışma ve kendini ifade etme beraber çalıştığınız kişiler açısından bir etki yaratıyor?

SKYGD: Eşit ve katılımcı bir ortamda gerçekleştirilen sanat atölyeleri sırasında ve sonucunda katılımcılar arasında çeşitli sosyal ve psikolojik etkiler gözlemliyoruz. Bunları başlıcaları arasında tanınma, kendine özgürce ifade etme, travmalarının bir nebze de olsa üstesinden gelme, travmatik olanı yaratıcı bir dile dönüştürme, yaratıcılıklarının farkına varma, potansiyellerini gerçekleştirme konusunda özgüvenlerinde artış ve yaşadıkları sorunların sanatsal dil ve ürünler aracılığıyla daha görünür olması gibi etkiler yer almakta. 

DV: Bu yılki çalışmalarınızın odak noktası nedir? Suriyeli mülteciler ile ilgili çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

SKYGD: Son 2 yıldır ağırlıklı olarak mülteci bireylerle ve ağırlıklı olarak mülteci çocuk ve gençlerle çalışıyoruz. sanat atölyeleri yine çalışmalarımızın ana eksenini oluşturmakta. Gerçekleştirdiğimiz atölyeler arasında plastik sanatlar, drama, dans, hip-hop yer almakta. Farklı sivil toplum kuruluşlarının toplum merkezlerini, mekanlarını ve kampları mekan olarak kullanmaktayız. Ayrıca mülteci kadın ve çocukların ihtiyaçlarına dayanarak geliştirdiğimiz yeni bir model ise “Çocuklar için Sanat, Kadınlar için Türkçe” modeli. Bu modelde, mülteci kadınlar ve çocukları eşzamanlı olarak çalışmalara katılmakta. Çocuklar sanat atölyelerine katılırken, anneler Türkçe öğrenmekte. 

DV: Genel olarak sivil toplum, özel olarak sivil toplum içinde çalıştığınız alanla ilgili ve kurumunuzun sürdürülebilirliği ile ilgili karşılaştığınız en büyük zorluk nedir? Bu zorlukları aşmak için sizce nasıl destekler gündemde olmalı?

SKYGD: Çalıştığımız alanla ve kurumumuzun sürdürülebilirliği ile ilgili karşılaştığımız en önemli zorluk mali sürdürülebilirlik. Türkiye’de bağış toplama yollarının oldukça zorlu olması, filantropi kültürünün çok yerleşmiş olmaması ve bizim gibi STK’ların varlığının süreli projelere bağlı olması bize göre geleceği görebilmemizin önünde en büyük engel. 

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığınız hibeyi nasıl değerlendireceksiniz? Özellikle kaynak geliştirme konusunda önümüzdeki yıllara yönelik ne tür çalışmalar planlıyorsunuz?

SKYGD: Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan aldığımız kurumsal desteği projelere alternatif yeni kaynak geliştirme yöntemlerini araştırma ve hayata geçirme yönünde kullanacağız. Profesyonel ve kurumsal bir sunum ve dosya hazırlayarak, bunları kullanarak alternatif bağış toplama yöntemlerini araştıracak ve hayata geçireceğiz. 

Türkiye’de Yaşayan LGBTI Bireylerin Sorunlarına Genel Bakış

By | Röportaj | No Comments

Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD) / http://www.spod.org.tr

SPoD ve çalışmaları ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz. Sivil Toplum için Destek Vakfı, Kurumsal Program dahilinde SPoD’a hibe desteği sağlıyor. 

“LGBTI bireyler çalışma hayatı, barınma, sağlık, eğitim gibi her alanda ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Özellikle trans bireylere yapılan ayrımcılık ve şiddet büyük bir nefretle birleşerek öldürülmeye kadar gidiyor. Türkiye LGBTI’lere karşı yapılan nefret suçlarında Avrupa’da birinci sırada olan bir ülke. Temel haklar düzeyinde sorunlarla karşılaşıyoruz.”

Sivil Toplum için Destek Vakfı (DV): SPOD ne zaman kuruldu? Genel olarak SPOD’un etki alanından ve çalışmalarından bahseder misiniz? 

SPoD: 2011 yılından beri lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks bireylerin sorunlarına kalıcı ve kapsamlı çözümler bulmaya çalışan bir derneğiz. Derneğimiz kurulduğu yıldan beri yaptığı kampanya, etkinlik ve projelerle birçok kişinin aklına kazındı çünkü sadece LGBTI’lere yönelik değil, birçok alanda çalışan uzman kişiler ve kurumlar için faaliyetler yapıyoruz. LGBTI’lerin hayatlarını değiştirebilecek her türlü kişi ve kurumları hedef kitlemize koyuyoruz ve onlarla çalışıyoruz. Uzman eğitimlerimiz, belediyeler ve TBMM ile çalışmalarımız, kurumsal işbirliklerimiz sayesinde LGBTI’lere daha iyi hizmet ve politika üretilmesini sağlıyoruz. Aslında LGBTI’ler için ittifak ağları yaratıyoruz denilebilir. Bu ittifaklar sayesinde hem LGBTI hareketi hem de mücadelemiz büyüyor. 

DV: LGBTI bireylerin haklarına erişimi konusunda Türkiye’deki durum nedir? SPOD bu alandaki çalışmalara nasıl katkı sağlıyor? 

SPoD: LGBTI’leri koruyucu hiçbir yasa yok ülkemizde. Bu nedenle cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim nedeniyle yapılan ayrımcılıkların kanıtlanması ve ceza alması neredeyse imkansız. Oysa ki LGBTI’ler hem sosyal, hem ekonomik birçok alanda sadece bu kimlikleri nedeniyle ayrımcılık ve şiddetle yüzleşiyorlar. Birçok LGBTI öncelikle ‘açılamıyorlar’, yani kendi cinsel yönelimlerini veya cinsiyet kimliklerini çevresindeki insanlara söyleyemiyorlar, gizlemek zorunda kalıyorlar. Bu nedenle istemediği hayatı yaşayan, zorla evlenen çocukları olan kişilere dönüşüyorlar, büyük psikolojik baskı altında yaşıyorlar. Eğer açılabiliyorlarsa da çalışma hayatı, barınma, sağlık, eğitim gibi her alanda ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Özellikle trans bireylere yapılan ayrımcılık ve şiddet büyük bir nefretle birleşerek öldürülmeye kadar gidiyor. Türkiye LGBTI’lere karşı yapılan nefret suçlarında Avrupa’da birinci sırada olan bir ülke. Temel haklar düzeyinde sorunlarla karşılaşıyoruz.

SPoD olarak bu sorunlara kalıcı çözümler üretmeye çalışıyoruz; hukuk ve adalete erişim, sosyal ve ekonomik haklar, akademi ve siyasi temsil alanlarını önceliklendiriyoruz. Hukuki danışmanlık ve stratejik davalamalar yapıyoruz, ruh sağlığı uzmanları, sosyal hizmet uzmanları, avukat, belediye çalışanları gibi birçok uzmana eğitimler veriyoruz, ücretsiz ya da düşük ücretli ruh sağlığı hizmeti veriyoruz, büyük araştırmalar yaparak LGBTI’lerin sorunlarını somut olarak göstermeye çalışıyoruz. Sakatlar, mülteciler, mahpuslar için özel çalışmalar yürütüyoruz, LGBTI’lerin siyasete katılması için kampanyalar düzenliyoruz. Tüm bunları birçoğu gönüllü emek olmak üzere yarattığımız ağlar, ittifaklar ve paydaşlarımızla birlikte yürütüyoruz.

DV: Siyasi temsil konusunda belediyeler ile yaptığınız çalışmaları açıklar mısınız? 

SPoD: LGBTI’ler siyaseten en az temsil edilen sosyal gruplardan birisi. Aslında 2015 yılına açık LGBTI kimliği ile seçilmiş hiç politikacı yoktu. Yerel Seçimler döneminde yaptığımız kampanya sayesinde derneğimizin o dönem yönetim kurulu başkanı olan Sedef Çakmak Beşiktaş Belediye Meclis’ine seçildi. Bu örnek hariç, şu anda Türkiye’de LGBTI’lerin siyasette kendi sözlerini üretebildikleri alan çok kısıtlı. Oysa ki hayatımızı etkileyen hizmet ve politikaların kararlarını kendimiz almamız gerekiyor. Yerel seçimler döneminde, bu ihtiyacı düşünerek, hem LGBTI’lerin aday olmaları için çalıştık, hem de belediye başkan adaylarına LGBTI Dostu Belediyecilik Protokolü’nü imzalattık. Protokolü imzalayan Kadıköy, Şişli, Beşiktaş, Mersin Akdeniz belediyeleri seçildi ve hızlıca çalışmalara başladı. Biz, SPoD olarak, seçim döneminde LGBTİ’lerin isteklerini belediyelere ilettik, şu anda da onlarla yaptığımız toplantılarda istek ve beklentileri iletmeye devam ediyoruz. Ayrıca belediye çalışanlarına eğitimler veriyoruz. Belediye çalışanları ve karar alıcılar bu eğitimler sayesinde LGBTI’lere daha iyi hizmet verebilmek için çalışmalar yapıyorlar.

Şişli ve Beşiktaş’ta Eşitlik Birimleri kuruldu ve LGBTI’lere hizmet vermeye başladılar, Şişli’de LGBTI’lere ücretsiz anonim HIV testi hizmeti başladı, Akdeniz’de trans bir kadın istihdam edildi, Mersin’deki dernekle etkinlikler düzenlenmeye başladı, İstanbul’daki belediyeler Onur Haftasını desteklemeye başladılar. Biz de yeni belediyeler nasıl çalışabilir, diye halen düşünüyoruz. Sarıyer, Bursa Nilüfer, İzmir Konak gibi belediyelerle ilişkiler kurmaya başladık. Yakında da LGBTI Dostu Kentler Endeksi çalışmasına başlayıp belediyelerin LGBTI çalışmalarını izlemeye ve raporlamaya başlayacağız. Bu şekilde belediyeler arasında bu konuda rekabetin de artacağını düşünüyoruz.

DV: Bu yılki çalışmalarınızın odak noktası nedir? 

SPoD: Türkiye’deki politik krizler, LGBTI hareketinin durgunlaşması gibi sebeplerle bu sene LGBTI camiasını güçlendirici çalışmalara öncelik veriyoruz. Sosyal, kültürel ve psikolojik destek ağlarımızı artırıyoruz, bir arada daha fazla olabileceğimiz etkinlikler düzenliyoruz. Her pazar Açılma Toplantıları yapıyoruz, mülteciler kendi aralarında buluşmalarına devam ediyor, sakat LGBTI toplantıları yapıyoruz. 2016 sene sonuna doğru LGBTI hareketine girmek isteyenler için Aktivizim Okulu yapacağız, ruh sağlığı alanındaki çalışmaları çoğaltıyoruz… 

DV: Sivil Toplum için Destek Vakfından aldığınız hibe size nasıl bir katkı sağlayacak? 

SPoD: Kurumsal desteğiniz sayesinde SPoD’un kaynaklarının sürdürülebilir olması için çalışmalar yapacağız. Projelere ve fonlara çok bağımlı kalmadan maddi kaynaklarımızı asgari düzeyde üretebilmek için bir strateji oluşturup adımlar atacağız. 

DV: Başta Sivil Toplum için Destek Vakfı olmak üzere sivil toplumu hibelerle destekleyen diğer kurumlar sizce hangi konuları finansal açıdan desteklemeli? Bu konuda gördüğünüz ihtiyaç nedir? 

SPoD: LGBTI hareketinin halen güçlendirici çalışmalara ihtiyacı var. Sosyal etkinlikler LGBTI camiası için büyük önem taşıyor. Bu nedenle LGBTI’leri güçlendirici, kendilerinin üretip kendilerini ifade edebilecekleri alanlar yaratmak çok önemli. Bu tür projelerin halen destekleniyor olması gerekiyor.

İkinci önemli konu da, raporlamalar üzerine; LGBTI’lere karşı yapılan ayrımcılıklar sistematik ve sürdürülebilir şekilde raporlanabiliyor olması gerekiyor. Hak ihlalleri raporlamaları yapmak için LGBTI örgütleri sürekli desteklenmeli. Sadece ‘yenilikçi’ projeler değil, devam projeleri de bu nedenle hibe veren kurumlar tarafından destek almalı ki devamlı raporlamalar yapılabilsin.