Category

Kurumsal Destek Fonu

Toy Gençlik Derneği Kurumsal Destek Fonu Sürecini Tamamladı

By | Kurumsal Destek Fonu

Toy Gençlik Derneği (TOY), gençlerin kendilerini ilgilendiren konularda karar alma süreçlerine aktif katılımını, akranlar arası yatay öğrenme ortamlarının yaratılmasını ve gençlerin gönüllülük bilinci ile tanışmasını sağlamak adına sosyal, kültürel, ekonomik ve çevresel konularda yerel, ulusal ve uluslararası alanlarda çalışmalar yürütüyor. Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde hibe ve mentorluk desteği sağladığımız Toy Gençlik Derneği, kurumsal kapasitesini güçlendirmek için savunuculuk ve kaynak geliştirme başlıklarında çalışmalar yaptı.

Toy Gençlik Derneği Sekreteri Şeyma Keskin ve Saymanı Çağlar Yenilmez ile yaptığımız röportajda; Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali raporunun öne çıkan bulgularını, Toy’lar Anlatsın Podcast serisini ve hibe kapsamında yürüttükleri çalışmaları konuştuk.

2021 yılında yayımlanan Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali araştırma raporunun sonuçları pandemi ile beraber Türkiye’de yaşayan her iki gençten birinin gelecekten umutsuz olduğunu gösteriyor. Gençlerle birlikte çalışan bir dernek olarak raporun sonuçlarını nasıl yorumluyorsunuz? Bu kapsamda, gençlerin iyi olma hallerini desteklemek amacıyla gerçekleştirdiğiniz faaliyetlerden bahsedebilir misiniz?

Raporda da belirtildiği üzere İyi olma hali yaklaşımı; “sağlık, maddi durum, eğitim, ev ve çevre koşulları, risk ve güvenlik, katılım ve ilişkiler gibi farklı alanlarda bireylerin ‘iyi’ olmasını hedefleyerek, kişilerin refahına ve gelişmesine bütünsel olarak” yaklaşılmasıdır. Dünya çapında yaşadığımız pandemi sürecinin derinleştirdiği eşitsizlikleri gençler olarak “yangında ilk gözden çıkarılanlar” kategorisinde yaşarken; zaten eşit yurttaş olarak görülmeyen ve kendi yaşamlarını etkileyen kararların alınma sürecinde katılımı sınırlı olan biz gençlerin, otonomilerini de hem maddi ve kültürel hem de pandemi gibi sebeplerle “ev genci” olarak yitirmeye başlaması ile geleceğe yönelik umutsuzluğu bizler de deneyimledik.

Gençler tarafından kurulmuş, gençler için ve gençler ile çalışmalarını sürdüren bir öz örgütlenme olarak, kurumsal destek ile yaptığımız ilk şeylerden birisi derneğin üye tabanını genişletmekti. 8 senedir birlikte çalıştığımız, birlikte öğrendiğimiz ve birlikte dayanıştığımız çeşitli arkadaşlarımız derneğimizin üyesi oldular. Bu zor dönemde böylesine bir dayanışma çemberi yaratmak hepimiz için bir motivasyon kaynağı oldu.

Bizler de özellikle Sivil Toplum için Destek Vakfı (STDV) desteği ile kendimizi biraz daha tanımaya ve tanımlamaya çalışırken, bir yandan da pandeminin getirdiği kısıtlamalar ve değişen dünya düzeni içerisinde gençlerin kendilerini ifade edebileceği güvenli alanlar yaratma konusunda kararlı bir şekilde ilerlemeye çalışıyoruz. Yine bununla birlikte, akranlar arası yatay öğrenme ortamlarını yeni dönemde nasıl araçsallaştırabileceğimize dair olanakları arıyoruz. Bunu dijitalde çeşitli mecralarda (YouTube, Spotify, Twitch, Reddit) ve metotlarla (Podcast, canlı yayın programları, discord vb.)  yaparken, sahada da üyelerimiz, gönüllülerimiz ve yerelimizdeki gençlerle bir araya gelerek yapmaya çalışıyoruz. Yerelde özellikle gençleri ilgilendiren kararların alınma sürecinde mekanizmalar yaratmaya (yerel hibe modeli), var olanlara dahil olmaya, etkilemeye ve görüş vermeye (Gençlik Sivil Katılım Yol Haritası) çalışıyoruz.

Fakat biliyoruz ki, gençlerin temel haklarıyla ilişkili yapısal sorunların çözümü tek bir sivil toplum örgütünün (STÖ) çözebileceğinden çok daha büyük bir konu. Biz hem kendi deneyimlerimizden hem de araştırma raporlarının nitel verilerinden anlıyoruz ki, gençlerin en büyük ihtiyaçlarından birisi (ekonomi ve eğitim dışında) kendini ifade edebilmek (yalnızca ifade özgürlüğü değil, imkan olarak da) ve aslında anlaşılmak. Ne yazık ki teknoloji, küreselleşme, pandemi gibi büyük tarihsel olayların denk geldiği ve yaşadığımız büyük dönüşüm ve değişim içinde gençler umutsuz değil, umuttan mahrum bırakılmış durumdalar. Bir de son olarak bütüncül, homojen bir gençlikten bahsetmek mümkün değil, her bir gencin derdi biricik. Bunun yanı sıra her gencin de farklı kesişimsellikleri var.  Bu nedenle, bu umutsuzluk hali katmanlı ayrımcılıklar silsilesinin de bir sonucu. Dernek olarak, bu konularla ilgili izleme yapmak, yasaları incelemek, stratejik davalama süreçlerine dahil olmak gibi daha savunuya yönelik faaliyetler yürütmeyi de şu sıralar konuşuyoruz.

Yakın zamanda “Toylar Anlatsın” podcast serisinin sezon finalini yaptınız. Podcast serisinin içeriğinden ve ortaya çıkış hikayesinden bahsedebilir misiniz? İletişim çalışmalarınızda nelere öncelik veriyorsunuz? 

Dijital mecralarda bir şekilde hep vardık. Pandemi öncesinde Youtube’da yayın yapma fikrimiz pandemi ile hızlandı. Youtube dışında farklı mecralarda da birtakım dertlerimizi anlatmak istedik. Podcast bizi her zaman heyecanlandıran bir formattı. Ekipmanlar ve mecralarla haşır neşir olmak ve aslında podcast yapmayı hiç bilmeme hali bizi çok cezbetti ve denedik. Anlatmak, tartışmak, karantina süreçlerinden sonra keyifli sohbetlere duyduğumuz özlem ve tüm bunları yaparken hiç çaktırmadan “korsan bilgilendirme” yapacak olmak -en azından bunu umuyorduk- iyi bir fikir gibi geldi.

Her şeyi süreçte deneme yanılma yoluyla öğrenmek istedik ve öyle oldu. Kendi aramızda ve sahada sürekli konuştuğumuz temaların dijital arşiv olarak çeşitli platformlarda yer alması hoşumuza gitti. Program bitse de bölümler her zaman dinlenebilecek formatta olduğu için hala yeni dinleyicilerden geri bildirimler alıyoruz ve bu da üretme konusundaki heyecanımızı diri tutuyor.

İletişim çalışmalarımızda özne olarak konumlandırdığımız gençlerin ve onların gündeminin görünür olmasını önceliklendiriyoruz. Aynı zamanda bizi yeni tanıyanlar için farklı mecralarda, farklı metotlarla varoluş hikayemizi ve amacımızı yeniden aktarmaya çalışıyoruz.

Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde vakfımızdan aldığınız hibe ve kapasite gelişim desteği ile Toy Gençlik Derneği’nin kurumsal gelişimi için hangi alanlara odaklandınız? Hibe desteğimiz ile yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Kurumsal desteği aslında bizim çalışmalarımızı dışarıdan takip edenlerin ilk bakışta fark edemeyeceği ancak Toy’un varlığını ve yolculuğunu güçlendiren alanlarda kullandığımızı söyleyebiliriz. Üye tabanını genişlettiğimiz ve Kurumsal Destek Fonu kapsamında aldığımız mentörlük desteği sayesinde aslında biraz daha neyi, ne için ve neden yaptığımızı tekrar gözden geçirdiğimiz bir süreç olarak görüyoruz. Özellikle uzman buluşmaları ve mentörlük süreci çokça şeyi öğrendiğimiz, hatırladığımız, yeniden üzerine düşündüğümüz ve deneyimlediğimiz bir süreç oldu. Bu da bizim daha fazla güçlenmemizi sağladı.  Henüz yazılı hale getiremesek de savunu odağımız üzerine tartışmalar yaptık ve Toy Gençlik Derneği ile çalışmalarının gelecekte nasıl görünebileceği ile ilgili düşüncelerimiz şekillenmeye başladı.

Buna ek olarak, hibe kapsamındaki kira desteği ile gençlerin erişebileceği şehir merkezinde bir ofise kavuşurken, sağlanan ekipman desteği ile de faaliyetlerimizi yapabilmek için teknik altyapıya kavuşmuş olduk. Teknik ekipman meselesi oldukça önemli çünkü özellikle dijitalde “yapabilirliğimizin” artması anlamında bize çeşitli kapılar açtı. Ayrıca yine kurumsallaşma süreci olarak bilgi ve belge yönetimi/erişebilirliği/hafızası oluşturduk.

Burdan kullandığımız ekipmanlar ile hazırladığımız Youtube yayınları için kanalımıza abone olmayı unutmayın da diyelim.

Kurumsal Destek Fonu kapsamında aldığınız desteğin derneğinize ve çalışmalarınıza nasıl bir katkısı oldu? Fonu destekleyen bağışçılarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var mı?

Taban örgütlerinin dertleri içinde bulundukları bağlama göre değişebiliyor ve dolayısı ile konvansiyonel hibe programlarının aksine kurumsal desteğin önemi aşikar. Kurumun kendi kendine yapabilirliğini hiyerarşi olmadan desteklemek herkes için öğrenme alanı açıyor. Bu serüven için kendilerine teşekkür ederiz.

Toy Gençlik Derneğinin 2022 yılı için öncelik vereceği alanlar ve çalışmalar neler olacak? Derneğin önümüzdeki dönem için planlarından bahseder misiniz?

Bütün bu anlattıklarımızın ışığında tabii ki TOY da bir değişim içerisinde, hem doğal örgütlenme aşamalarını hem de içerisinde bulunduğumuz dönemle birlikte değişimi yaşıyor. TOY kurumsal destek sürecinde tasarladığı savunu odağı ile yerel aktörlere yönelik lobi ve savunuculuk çalışmalarına tekrar yüzünü çevirmiş durumda.

Gençlik Örgütleri Forumu ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sivil Toplum Çalışmaları Merkezi işbirliğinde sağlanan ayni destek sayesinde Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ortaklığı ile Eskişehir’deki gençlerin yerel ihtiyaç analizi çalışmasını bitirdik, yakında raporu yayınlayacağız. Tasarlanan savunu planının, veri temelini oluşturmasını da hedefleyen çalışma ile “Eskişehir’de gençlerin, gençlik çalışanlarının ve gençlik örgütlerinin ihtiyaçları, gerçekleştirmek istedikleri hayalleri nelerdir?” temel sorusu ile başlayan süreçte, yereldeki gençlik örgütleriyle ve hedef kitlesi gençler olan kurumlarla iletişime geçmeye başladık. Kamu kaynaklarının, gençlerin öncelik ve ihtiyaçlarına göre mobilize edildiği bir yerel mikro-hibe programını yeniden modelleme sürecindeyiz. Bunun yanı sıra Eskişehir Büyükşehir Belediyesi tarafından koordine edilen “Gençlerin Sivil Katılımı Güçlendirme Yol Haritası” sürecinde, belediyenin gençlik politikasının oluşturulması için savunumuzu yapmaya devam edeceğiz.

Yine gençlerin birbirinden öğrenebileceği alanların yaratılması adına, gençlerin kendisini ifade edebildiği, karar alma süreçlerine dahil olabildiği alanlar yaratmaya ve gençlerle dayanışmaya devam edeceğiz.

Tarih Vakfı ile Kurumsal Destek Fonu Kapsamında Yaptıkları Çalışmaları Konuştuk

By | Kurumsal Destek Fonu

Türkiye’de bireylerin tarihe bakışlarına yeni bir zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla ve geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan Tarih Vakfı, tarih alanında oluşturulacak eleştirel, alternatif ve çok sesli eserlerin, kaynakların ve referansların öncelikli olarak öğrenciler, öğretmenler ve akademisyenler olmak üzere farklı hedef kitleler arasında yaygınlaştırılması için çalışmalar yapıyor. Tarih Vakfı, Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Turkey Mozaik Foundation finansmanı ile sağladığımız hibe ve kapasite gelişim desteği ile yeni kaynak modelleri geliştirmek ve finansal sürdürülebilirliğini sağlamak için çalışmalar yaptı.

Tarih Vakfı Kaynak Geliştirme ve İletişim Sorumlusu Başak Emir ile yaptığımız röportajda; sözlü tarihin günümüz sorunlarını anlamaktaki önemi, Toplumsal Tarih Dergisi’nin etkileri, Dinyakos 2.0 kampanyası ve hibe kapsamında yürüttükleri çalışmalar hakkında konuştuk.

Tarih Vakfı olarak uzun süredir sözlü tarih çalışmaları yürütüyorsunuz. Sözlü tarih nedir? Sözlü tarih çalışmaları günümüz sorunlarını anlamada ve çözüm önerileri üretmede nasıl yardımcı olabilir?

Bir ülkenin tarih eğitimi modelini incelemek; bir toplumun çoğulculuk, adalet, barış ve demokrasi konusundaki mevcut tutumlarına ve algılarına yönelik derin bir bakış açısı kazandırabilir. Çatışma ve çatışma sonrası durumlarda ise böyle bir analiz, tarihsel anlatıların inşa edilmesinin, toplumların kendi içinde ve birbirleriyle çatışmasının altında yatan itici güçlerden biri olarak nasıl hareket edebileceğine ışık tutabilir. Tarih eğitimi ve ders kitaplarındaki çatışma anlatılarının, çatışmayı teşvik eden öğretim metodolojilerinin ve müfredat dışı etkinliklerin, “öteki” olduğu düşünülen gruplara ve topluluklara yönelik düşmanca ve hasmane tavırları, retoriği ve eylemleri takip eden yekpare milliyetçi kimliklerin oluşumuna nasıl katkıda bulunabileceğine dair birçok akademik çalışma yapılmıştır.

Bilgi toplumuna geçilmesi, çoğulcu bir kültür anlayışının oluşturulması, barış kültürünün yerleştirilmesi ve demokratikleşme hedefleri ile, eğitim sistemimizin çağdaşlaştırılması ve bu kapsamda eğitim malzemesinin insan haklarına uygun duruma getirilmesi arasında yakın bir bağlantı vardır. Aktif, sorumlu, katılımcı yurttaşların yetiştirilmesi eğitim sistemi ve ders kitaplarının bu amaca uyumlu hale getirilmesi ile sağlanabilir.

Modern demokratik toplum, eleştirel düşünebilen, sorgulayan, çevresi ile somut gerçeklik ilişkileri ve neden-sonuç bağlantıları kurabilen yurttaşlardan oluşur. Didaktik bir eğitim anlayışı, bilgi toplumunun gerektirdiği donanımı sağlamakta yetersiz kalıyor. Tarih eğitiminin bu doğrultuda yeniden yapılandırılması ancak müstakbel tarih eğitimcilerinin bu sorunları tespit ve çözüm kapasitelerinin güçlendirilmesi ile mümkün olabilir.

İşte tam da bu noktada sözlü tarihin önemi daha da belirginleşiyor. Sözlü tarih, toplumsal tarihten siyasi ve ekonomik tarihe uzanan geniş bir yelpazede, geçmişin belleklerde kalan bilgisini bugünden derleyen, disiplinler arası bir yaklaşımdır. Sözlü tarih araştırmacılığı, tarih yazımının demokratikleşmesini sağlamıştır. Toplumsal tarih yazımında dışarıda bırakılmış farklı sosyo-ekonomik ve kültürel grupların, kadınların da tarih yazımının konusu olmasını sağlamış ve tarih yazımının alanının genişlemesine doğrudan katkıda bulunmuştur. Sözlü tarih çalışmaları, belli bir olay veya döneme ilişkin kişisel tanıklık ve/veya yaşantıların kaydedilerek derlenmesi yoluyla toplumların tarihlerini dinamik bir eksende -eleştirel bir gözle- yeniden kurmalarına katkıda bulunuyor. Yaşam anlatılarının derlenmesi yazılı-belgeye dayalı tarihin saptayamayacağı bilgilere ulaşılmasını sağlar, bilimsel tutarlılığa uyumlu şekilde kişisel belleği, sıradan insanların anılarını tarih yazımında ön plana çıkarır.

Sözlü tarih yöntemiyle belli bir tema etrafında, belli bir toplumdaki farklı toplumsal grupların tanıklıklarından hareketle belli bir döneme ilişkin tarihsel bilgi üretilebilir. Örneğin; ulusal ya da bölgesel düzeyde, Cumhuriyet dönemi farklı mesleki pratikleri; ipek dokumacılığı, bakırcılık vb. kaybolmaya başlamış zanaatlar yaşam anlatıları üzerinden araştırılabileceği gibi, küçük bir yerleşim yerinin yerel tarihi de sözlü tarih araştırmacılığının konusu olabilir. Benzer bir şekilde sözlü tarih araştırmacılığıyla, belli bir toplumda siyasi, kültürel ve iktisadi açıdan ayırt edici özelliklere sahip “kuşakları” birbiri ile kıyaslamak/karşılaştırmak ve/veya toplumsal-ekonomik travma dönemlerinin sıradan hayatlardaki karşılığının tarihlerini de yazmak mümkün olur. Tarih, insansız bir soyutlama alanı olmaktan çıkar, bizzat farklı yaşam deneyimleri ve bunların anlatımlarıyla bezeli insani bir forma bürünür, soluk alır hale gelir.

Uzun yıllardır Toplumsal Tarih Dergisi aracılığıyla insan haklarının bütünlükçü bir yorumuyla kamuoyu bilinci oluşturma, iletişim ve görünürlük sağlama faaliyetleri yürütüyorsunuz. Yürüttüğünüz faaliyetlerin kapsamından ve toplumsal bilincin oluşmasına katkılarından bahsedebilir misiniz?

Toplumsal Tarih Dergisi aracılığı ile yürüttüğümüz faaliyetler, sosyal sorunlarımızı ele alma biçimimizi ve çözüm önerilerimizi etkilemektedir. Bu açıdan bakıldığında bizatihi tarihin, tarih yazımının ve tarih algısının kendisi doğrudan sosyal, kültürel ve politik bir sorun olarak zuhur eder. Kuşakların yetişmesi ve sosyalizasyonunda hem eğitim hem popüler kültür düzeylerinde belirleyicidir. Bugün Türkiye’de tarihe yaklaşım ve tarih algısı muazzam ölçüde ideolojikleştirilmiş, dar ve kısa vadeli politik, ideolojik çıkarlara tabi kılınmıştır. Demokratik olmayan, yanlı ve insan haklarına duyarsız bu tarih algısı eğitim alanından medyaya, tarih biliminden gündelik popüler kültür üretimine kadar tüm alanlarda tezahür ediyor ve Türkiye’nin temel sosyal sorunları arasında yer alıyor.

Vakfımız tarih bilincini; günün algılanmasını, geçmişin yorumunu ve geleceğin beklentilerini içeren bir bütün olarak tanımlıyor ve tarih bilincinin yaygınlaştırılıp derinleştirilmesini, toplumların sorunlarına çözüm üretme kapasitelerini artırmanın önemli bir bileşeni olarak değerlendiriyor. Tarih Vakfı, tarih çalışmalarının böyle bir yaklaşımla yürütülmesinin Türkiye’de katılımcı demokrasinin gelişmesine önemli bir katkıda bulunabileceği ve ülkemiz yurttaşları arasında çağdaş ve güçlü bir dayanışmayı olanaklı kılacağı görüşündedir. Bu toplumsal işlev ve amaçlarını, her türlü araştırma, eğitim ve kütüphanecilik-arşivcilik etkinliği ile basılı yayın, elektronik yayın, belgesel film, radyo ve televizyon programları, tarih alanında sanat ve edebiyat ürünleri üretimi, müzecilik-sergicilik, bilimsel toplantı örgütleyiciliği, kültür turizmi ve benzeri çalışmalar yaparak, yaptırarak ya da yapılmasını destekleyerek gerçekleştirir.

Tarih Vakfı, yurtiçinde ve yurtdışında paralel çalışmalar yapan tüm kişi, grup, girişim ve kuruluşlarla, özellikle bilim, eğitim ve sanat kurumlarıyla dayanışma içinde çalışır. Bu kurumlar ile ortak projeler ve çalışmalar yapmaya çaba gösterir, ilişkilerini büyük şehirler dışına da yaymayı ve gönüllülüğe dayanan güçlü bir kamusal destek sağlamayı hedefler. Tarih, coğrafya, edebiyat, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal bilimler alanında çalışan araştırmacılar, öğrenciler, gazeteciler, aile tarihi yazmayı hedefleyen bireyler, araştırma alanları genişledikçe karşılaştırmalı araştırma için farklı türden malzemelere ihtiyaç duyan her türlü grup için de bir kaynak olma bilincini taşır.

Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Vakfımızdan aldığınız hibe ve kapasite gelişim desteği ile Tarih Vakfı’nın kurumsal gelişimi için hangi alanlara odaklandınız? Bu kapsamda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Finansal sürdürülebilirlik alanında kurumsal kapasitemizi geliştirebilmek adına başvurmuş olduğumuz bu hibenin gerçekleşmesi ile Vakfın mali ve kurumsal altyapısını güçlendiren çalışmaların yapılması hedeflenmişti. Hibe dönemi için istihdam kaynağı yaratılmış olan kaynak geliştirme uzmanımızın çalışmalarıyla Vakfın sabit gelir kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve artırılması; yeni proje içerikleri geliştirilip araştırma fonlarına başvurulması ve böylece tarih ve eğitim alanları başta olmak üzere insan hakları temelli projelerin çeşitlenmesi ve çoğalması amaçlanmıştı. Aynı zamanda kurumun yayın ve ürünlerinin daha geniş kitlelere yaygınlaşması için yapılacak iletişim faaliyetleri için de altyapı sağlanması hedeflenmişti.

Bu bağlamda, hibe döneminin başlaması ile beraber mentorumuz Betül Selcen Özer ile aylık çevrimiçi toplantılar gerçekleştirdik. Bu toplantıların yanı sıra yazışmalarımızla da faaliyetlerimiz ve yapılan çalışmalar hakkında bilgilendirme yaptık. Mentorumuzla yaptığımız toplantılar sayesinde geliştirdiğimiz stratejileri ve gelişmeleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Kısa, orta ve uzun vadede kaynak geliştirme stratejilerimiz üzerinde çalıştık. Kaynak geliştirme için politika ve prosedürlerimiz, kaynak yaratma yöntemlerindeki önceliklerimiz ve bunlarla paralel iletişim politikalarımız belirlendi.

Hibemizin başladığı dönemden itibaren proje fonlarına da artan sayıda başvuru gerçekleştirdik. Bu dönemde ikisi kurumsal destek diğerleri araştırma proje fonu olmak üzere toplam 8 yeni başvuru gerçekleştirdik. Yapılan başvuruların bir kısmı tarih eğitimi üzerine, bir kısmı kültürel miras ve dijitalleşme üzerine ve bir tanesi de Vakıf arşivlerinin dijitalleştirilmesi üzerine oldu. Bunların arasında yer alan Sabancı Vakfı Hibe Programı başvurumuz 386 başvuru arasından ön görüşmeye kabul edilen 22 başvuru arasında yer aldı. The Heritage Management Organization (HERITAGE) ortaklığı ile başvurduğumuz bu proje için kurum ile toplantı yapıldı ve başvuruda gerekli revizyonlar tamamlandı. Ayrıca Vakfın arşivlerinin dijitalleştirilmesi için de İstanbul Kalkınma Ajansı (İSTKA), Yaratıcı Endüstriler Mali Destek Programı’na başvurduk. Bu proje başvurularından yalnızca birinden sonuç beklenmekte, ne yazık ki diğerleri olumsuz sonuçlandı. Bu proje ve hibe çağrıları dışında kamu kurumları ve özel sektör kuruluşularına yönelik kurum tarihi ve yerel tarih proje teklifleri de talep üzerine yazıldı.

Tarih Vakfı’nın ilke, amaç ve faaliyetlerine uygun ve bu yöndeki toplumsal ihtiyaçlara da hitap edebilecek şekilde bir sosyal medya iletişim stratejisi oluşturduk. Bu doğrultuda toplumsal tarih olgularını güncel sorunlara paralel olarak popüler tabir edilebilecek grafik tasarımlar ile düzenli olarak sosyal medya platformlarımızda yayımlamaya başladık.

Hibe döneminde yaptığınız çalışmalar kapsamında 4129 Grey ve Socrates Dergi ile geliştirdiğiniz işbirliği kapsamında Dinyakos 2.0 kampanyasının oluşturulmasına katkı sağladınız. Bu işbirliğinin kapsamından ve Vakfınıza katkılarından bahseder misiniz? 

Sokrates Dergi ile işbirliği görüşmelerimiz Mart ayında başladı. Sokrates Dergi ve 4129 Grey ile bu toplantılarda Sokrates Dergi ile Türkiye’de futbolun efsane isimlerinin daha iyi ve konforlu futbol oynamasını sağlayan, bir nevi lokal inovasyonun ürünü olan Dinyakos kramponunun hikayesini ele almak üzere bir proje planlaması gerçekleştirdik. Dinyakos’u dijital çağda doğan yeni nesil futbolseverlere anlatmak için, Son Dinyakos Ustası İbrahim Yöney’in verdiği bilgiler ışığında, yeni nesil bir dijital tasarımcı ile FIFA 21’de giyilebilen Dinyakos 2.0 yaması yaratıldı. Markanın tarihçesi ve yeniden tasarım sürecinden görüntülerin yer aldığı film ile kampanya yayına girdi. Oyuna yüklenebilen Dinyakos 2.0 yaması ve yükleme kılavuzu socratesdergi.com/dinyakos20 adresinden yayına girdi. Markanın nostaljik dokusuna vurgu yaparak tasarlanan internet sitesinde ayrıca Dinyakos’un tarihinden bilgiler ve nostaljik fotoğraflar yer aldı.

Türk futbol tarihinin en ünlü yerel krampon markası olma özelliğini taşıyan fakat bir marka kimliği bulunmayan futbol ayakkabısı Dinyakos için tüm hatlarıyla çağdaş bir markada olan her şeyi kapsayan yeni bir marka kimliği yaratıldı. Markanın ses tonunu belirlemek için hayattaki Son Dinyakos Ustası İbrahim Yöney, Türk Futbol Tarihi araştırmacısı-yazar Fethi Aytuna ve Tarih Vakfı’ndan alınan bilgilerden yararlanıldı. Faaliyette olduğu yıllarda reklamı yazılmayan Dinyakos markası için 50’li yılların retro reklamları stilinde, 5’i gerçek tarihi olaylara dayanan, 1’i ise kampanyanın FIFA modunu duyuran 6 adet ilan hazırlandı. Uzun metinlerde o dönem kullanılan dile uygun eski kelimelere yer verildi kurgu hikayeler bazen o tarihi olayı yaşayan, bazen de tarihe tanıklık eden kahramanın gözünden esprili bir şekilde anlatıldı.

Eski ile yeninin, gerçeklik ile dijitalin bir araya geldiği kampanya Socrates Stüdyo’nun sevilen programı Oyna Devam’da Mehmet Demirkol ve Kaan Kural ile izleyicilere tanıtıldı. Bu proje 16.sı düzenlenen Felis Ödülleri’nde 2 felis, 4 başarı, 2 de kısa listeye ile Kristal Elma’da da 2 bronz ve 1 gümüş ödüle layık görüldü.

Kurumsal Destek Fonu kapsamında aldığınız desteğin Vakfınıza ve çalışmalarınıza nasıl bir katkısı oldu? Fonu destekleyen bağışçılarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var mı?

Hibe döneminde farkına vardığımız konulardan biri de sosyal etki ölçümü planlamamızın olmadığıydı.  Bunun için bir yandan finansal sürdürülebilirlik planı hazırlanırken öte yandan Vakfın hali hazırda yürüttüğü faaliyetler ve sahip olduğu iletişim kanallarına uygun olarak önerilebilecek etki ölçümü yolları geliştirildi.

Tarih Vakfı’nın hedef kitlesi öğrenciler, öğretmenler, akademisyenler ve genel kamuoyundan oluşuyor. Bununla beraber sosyal medya takipçilerimizin çoğu 25-34 yaş aralığında ve yine çoğu kadınlardan oluşmakta. Tarih dostlarımızın yaş aralığı ise 35 – 40 yaş üstü bir ortalamada seyrederken, mütevellilerimizin yaş ortalaması ise 55 civarında. Bu çeşitliliğe rağmen her bir kitleye özel iletişim stratejimiz bulunmuyordu. İletişim dilimizin daha güçlü olması gerektiği kanısına vardık. Yine bu sebeple finansal sürdürülebilirlik planımıza uygun ayrıca bir de iletişim planı gereksinimi doğdu ve bununla ilgili çalışmalarımızı da yine mentorumuzun da desteği ile gerçekleştirdik. Vakfımıza ait bir iletişim ilkeleri oluşturduk.

Bundan sonrası için dileğimiz ve hedefimiz, kaynak geliştirme komisyonunun etkisiyle bu stratejik planlamayı etkin kılabilmek.  Bunun için de ilk yapılacak olan 5 yıllık bir stratejik planın oluşturulması.

Yeryüzü Derneği Kurumsal Destek Fonu Kapsamındaki Çalışmalarını Tamamladı

By | Kurumsal Destek Fonu

Yeryüzü Derneği, sürdürülebilir yaşam prensiplerinin hayata geçirilmesini, ekolojik, paylaşımcı ve doğayı koruyan bir toplum yaratılmasını sağlamak amacıyla çalışmalarını yürütüyor. Dernek bu kapsamda kent bahçeleri ve gıda toplulukları oluşturuyor. Aynı zamanda, tohum takas ve ileri dönüşüm şenlikleri, kampanyalar, çalıştaylar ve eğitim faaliyetleri düzenliyor. Kurumsal Destek Fonu’un 2020 döneminde Turkey Mozaik Foundation finansmanı ile hibe ve kapasite gelişim desteği sağladığımız Yeryüzü Derneği, iletişim alanında kurumsal kapasitesini güçlendirmek için çalışmalar yaptı. Bu kapsamda dernek, bir kurumsal kimlik oluşturarak platform bazlı içerik oluşturmaya başladı. 

Yeryüzü Derneği Gönüllüsü Ayşe Özden ile gerçekleştirdiğimiz röportajda; gıda krizinin nedenleri ve önlenmesi için yürütülmesi gereken faaliyetler, sürdürülebilir moda sektörü, derneğin 2022 planları ve Kurumsal Destek Fonu kapsamında yürüttükleri çalışmalar hakkında konuştuk. 

Türkiye Ziraat Odaları Birliği yakın zamanda yaptığı bir açıklamada Türkiye’nin 2022 yılında büyük bir gıda krizi ile karşı karşıya olacağını belirtti. Bu krizin nedenlerinden ve etkilerinden bahsedebilir misiniz? Bu krizi önlemede ve mücadelede bizlere nasıl bir görev düşüyor?

Yeryüzü Derneği olarak, Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin bu öngörüsüne katılıyoruz. Hatta krizin yaşanmaya başladığını düşünüyoruz. Türkiye neden buğday ithal ediyor, neden saman ithal ediyor? Mercimek, canlı hayvan, nohut neden dışarıdan satın alınıyor? Bunlar ülkemizde tarımsal bir krizin olduğunun göstergesi değil mi? Bu kriz derinleşerek büyüyecek. Küçük köylünün üzerinde büyük bir baskı var. İsteniyor ki köylüler toprağını satıp şehre göçsün, tarımı şirketlere bıraksın. Bu yanlış politika her geçen yıl tarımı bitiriyor. Dövize bağlı artan girdi maliyetleri çiftçiyi borçladırıyor. Bunların üzerine iklim değişikliğine bağlı doğal felaketler ürünü silip süpürüyor. Bu göstergelere bakarak, sadece eleştirmek değil, biz Yeryüzü Derneği olarak çözüm önerileri sunuyor ve iyi örnekleri hayata geçiriyoruz. Göçü tersine çevirmek için, köye dönenlere arazi ve faizsiz işletme kredisi verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Böylece ekilmeden bomboş duran tarlaların yeşereceğini umut ediyoruz. Tarımsal üretimde fosil yakıtlara bağlı üretim metotları yerine geleneksel üretime dönerek gübrenin köyde üretildiği, zehirsiz tarımın öne çıktığı ve girdi maliyetinin azaldığı bir yola girilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Planlı bir üretimden yanayız. Bu nedenle, su havzalarının ekolojik özelliklerine göre sınıflandırıldığı ve ürün teşviğinin bu özelliklere göre yapıldığı bir planlamadan yanayız. Bütün bu üretim sürecini yönetmek için, sürekli ve sivil toplum ile omuz omuza bir eğitim programı uygulamasının hayati olduğunu düşünüyoruz. Yeryüzü Derneği olarak köyde üretilen ürünler için, en yakın kasaba ve şehirler başta olmak üzere yerel pazarların kurulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu ürünlerin nakliyesi ve depolanması için yerel yönetimlerin sorumluluk aldığı, köylüyü desteklediği, aracısız bir satış ağından yanayız.

Son dönemlerde sıklıkla ekolojik tekstil ve sürdürülebilir tekstil kavramlarını duyuyoruz. Öncelikle okuyucularımıza bu iki kavramdan bahseder misiniz?  Ekolojik ve sürdürülebilir tekstilin üreticiler ve tüketiciler tarafında tercih edilmesi için neler yapılabilir?

Moda sektörü iki temele dayanıyor; hız ve tüketim. Bu iki dayanak da sürdürülebilir değil. Her yıl dünya ölçeğinde üretilip, hiç kimse giymeden çöpe atılan tekstil miktarı inanılmaz boyutlara ulaşmış durumda. Bu mantalite evlerdeki gardroplara da taşınmış, ufak tamiratlarla tekrar giyilebilecek tonlarca giysi çöp olmuştur. Dünyada yine modacılar arasından yavaş moda, ahimsa modası ya da sürdürülebilir moda adıyla yeni akımlar çıkmıştır. Yavaş moda tüketimi değil, tamiratı öne çıkarır. Kimyasal boyalar yerine doğal renklendiricileri över. Herkesin bir parça dikmek eylemine katılmasını özendirir. Dünyanın varlıkları bu kadar kalabalık dünya nüfusunu giydirecek kadar kaynağa sahip değil. Bu sürecin devam edebilmesi ancak yoksul ülkelerde çalıştırılan çocuk işçiler ve insani olmayan çalışma koşulları ile mümkündür. Moda endüstrisine zihnimizi kaptırmak, bu vahşiliğin sürmesine para yatırmak anlamına geliyor. Yeryüzü Derneği olarak Repair Cafe’ler düzenleyerek dikmeyi, paça katlamayı, artık giyilmeyen giysilerden yenilerini üretmeyi katılımcılara öğreterek deneyim kazandırıyoruz.

Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Vakfımızdan aldığınız  hibe ve kapasite gelişim desteği ile hangi  alanlara odaklandınız? Bu kapsamda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Yeryüzü Derneği daha önce de Sivil Toplum için Destek Vakfı’ndan kurumsal hibe aldı. Bu destek sayesinde arşiv tutulması, gönüllü iletişimi, gıda çalıştayı, Tohum Takas Şenliği ve Kent Bahçeleri gibi projelerin yürütülmesi konusunda ciddi ilerleme kaydettik. Bu süre zarfında gönüllü sayısını %40 artırdık, yıl içerisinde 10’dan fazla gönüllü buluşması düzenledik, Kent Bahçeleri projesini başarıyla tamamladık, tohum takas şenliğinde onbinlerce fide ve tohum dağıttık ve gıda çalıştayına 400’ün üzerinde katılımcı ve 50’nin üzerinde üretici katıldı.

Ancak bu faaliyetlerin sosyal medyada duyurulması ve daha geniş kitlelerce buluşturulması konusunda derneğimizin gelişmeye ihtiyacı vardı. 2020 yılında Sivil Toplum için Destek Vakfı ve Turkey Mozaik Foundation’dan aldığımız destek bize bu konuda büyük bir ivme kazandırdı. İçeriğimizi sunma biçimlerindeki farklılık ve kurumsal bir kimlik oluşturarak farklı kanallarda yapmış olduğumuz paylaşımlar, SWOT analizi ile  zayıf yönlerimizi belirlememiz ve üzerine çalışmamız, yaptığımız işlerin görünür olmaması sorununu şu an çözmüş görünüyor.

Kurumsal Destek Fonu’ndan aldığınız hibe desteğinin derneğinize ve çalışmalarınıza nasıl bir katkısı oldu? Fonu destekleyen bağışçılarımıza  bir mesajınız var mı?

Bu hibe desteği, bir sivil toplum örgütü olarak platform bazlı hedef kitlemizin özelliklerini anlamamıza imkân tanıdı. Yaptığımız çalışmalar sonrasında; Instagram’da daha çok ekolojik uygulamalara odaklı bir hedef kitlemizin olduğunu, Facebook’ta kentleşme pratiği öncesindeki yaşantılarında ekolojiyle bir biçimde ilgilenmiş insanların hedef kitlemiz olduğunu, Twitter’da ekoloji temelli mücadelelere destek veren hesapların hedef kitlemiz olduğunu gördük. Buradan hareketle de yapmış olduğumuz çalışmaları yukarıda tanımladığımız hedef kitlelere göre dönüştürmeye çalıştık. Kent Bahçeleri projesi Instagram’daki kitlemiz için gündelik hayatın değişimi olarak tanımlanırken, Facebook’taki hedef kitlemiz için eski günlere olan özlemi gidermek anlamına geliyor. Twitter’daki kitlemiz içinse; projemiz kentte ekolojik yaşam pratiğini hayata geçirmeyi, ekolojik yurttaşlığı inşa etmeyi ve ekoloji mücadelesinin hak temelli bir mücadele olmasına olanak sağlamayı ifade ediyor. Buradan hareketle vermiş olduğunuz hibe desteği kurumumuzun iletişim stratejilerini daha etkili bir şekilde kullanmasına olanak sağladı.

Yeryüzü Derneği’nin 2022 yılı için önceliklerinden ve yapmayı planladığı çalışmalardan bahseder misiniz? 

Geçen sene olduğu gibi bu sene de ilkbahar ve sonbaharda iki kez Kent Bahçeleri projemizle İstanbul’u baştan sona sebzeye boğacağız. Bu kent bahçeleri projesi kapsamında gönüllülere bahçecilik eğitimi vereceğiz, onlara temel bahçıvanlık becerilerini kazandıracağız.

9 yıldır Sakarya – Pamukova’da başarıyla devam eden eko köyümüzün ikincisini de Egeköy adı altında Ege bölgesinde açacağız. Hazırlık çalışmaları son aşamasına gelen Egeköy, Mayıs ayından itibaren kapılarını gönüllülerine açacak. Yaz aylarında da pandeminin gidişatına bağlı olmak şartıyla eğitimlerimize başlayacağız. Ege Köyümüzün hem ekolojik bir konsepti olacak, hem de bir edebiyat köyü olacak. Böylece yazarların ağırlandığı, söyleşilerin, atölyelerin yapıldığı uluslararası bir görünüm kazanacak.

Termik santral ve insan hakları projemiz pandemi nedeniyle geçen sene sergisini açamamıştı. Amacımız 2022 senesinde termik santrallerin neden olduğu hak ihlallerini belgeleyen görsellerle bir sergi açmak.

Kooperatifimizin desteklediği gıda topluluklarına 2022’de üniversiteleri ve ilköğretim okullarını katmak için çalışmalarımız devam edecek. Üniversitelerde gıda toplulukları kurmayı çok önemsiyoruz.

Alternatif Eğitim Çalıştayı’nı Medeniyet Üniversitesi ile birlikte yapmak için girişimlerimiz sürüyor. Pandemi nedeniyle ara verdiğimiz bu çalıştayı Mayıs ayında yapacağız.Bölgesel gıda çalıştaylarımıza 2022’de Vize ve Yalova’da devam edeceğiz. Bunlardan biri ilkbaharda, biri sonbaharda gerçekleştirilecek. Hayat normale dönerse artık gelenekselleşen Kooperatifler ve Gıda Toplulukları Çalıştayı’nı Beykoz Üniversitesi’nde gerçekleştireceğiz.

2022 senesi içerisinde Muğla ve İzmir’de bir temsilcilik açmayı planlıyoruz. İlkbahar aylarıyla beraber askıya aldığımız hasat zamanı projemizi tekrar hareketlendireceğiz. Kadıköy Belediyesi‘yle birlikte Ekolojik Yaşam Merkezi‘nde gerçekleştirdiğimiz aylık ileri dönüşüm şenliklerine devam edeceğiz.

Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği ile Kurumsal Destek Fonu Kapsamında Yaptıkları Çalışmaları Konuştuk

By | Kurumsal Destek Fonu

Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği (TTM) yoksulluk, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığın azaltılmasını amacıyla Beyoğlu, Tarlabaşı’nda koruma, güçlenme ve savunuculuk faaliyetleri yürütüyor. Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Kahane Foundation finansmanıyla hibe ve mentorluk desteği sağladığımız TTM, finansal sürdürülebilirlik ve iletişim alanlarında kurumsal kapasitesini güçlendirmek için çalışmalar yaptı.

Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği Kapasite Geliştirme Koordinatörü Naci Emre Boran ile yaptığımız röportajda; 15.yılını kutlayan TTM’in alan ile ilgili tecrübelerini, normalleşmenin birlikte çalıştıkları gruplar üzerindeki etkisini, derneğin 2022 yılı için planlarını ve hibe kapsamında yürüttükleri çalışmaları konuştuk.

Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği yakın zamanda 15.yaşını kutladı. Aradan geçen 15 yılı değerlendirdiğinizde, çalışma alanınız ve buna paralel olarak TTM’in yaşadığı değişime dair öne çıkan noktalardan bahsedebilir misiniz?

2007’de dernekleşen TTM’nin kuruluş amacı İstanbul’un oldukça merkezi bir yerinde olmasına rağmen çok çeşitli sebeplerle, temel olarak da göç ve yoksulluk sebepleriyle kent yaşamına eşit erişemeyen grupların güçlenmesi ve desteklenmesini sağlamaktı. Tarlabaşı’nda çok boyutlu yoksunluklar yaşayan gruplar arasında bir arada yaşamayı güçlendirmeyi, barışçıl bir diyalog ortamı ve güvenli alanlar yaratabilmeyi amaçladık. Bu amacı halen de sürdürüyoruz.

2011 yılından bu yana Suriye’den gelen büyük göç dalgasıyla; haklara erişim, göç çalışmaları, koruma faaliyetleri, sosyal uyum, bir arada yaşam ve çocuk güvenliği konularına odaklandık. Çocuklarla yürüttüğümüz çalışmalar; çocuk katılımı, çocuk gelişimi ve insan hakları perspektifinde çocuklarla oyun temelli ve sosyal aktivitelerken, yetişkinler için özellikle kadınlarla beraber yürüttüğümüz çalışmaları kendilerinin ve çocuklarının güçlenmesi ve gelişimi amacıyla iletişim, sağlık, psikolojik destek alanlarında gerçekleştirdik. TTM, felsefe, sirk, sanat gibi çocuk atölyelerini kurulduğu ilk yıllardan bugüne sürdürmeye devam ederken, 2017-2020 arasında yürütülen Suriye ve Türkiye’den çocukların bir arada katıldıkları Çok Güzel Atölye ile çocuk çalışmaları alanı için örnek bir çalışma ortaya koydu.

TTM 2016-2021 yılları arasında hedef kitlesi çocuk ve kadınlar olan 25’ten fazla proje gerçekleştirdi. Bu yıllarda güçlenme faaliyetlerini sürdürürken bir yandan da koruma ve savunuculuk alanındaki kurumsal kapasitemizi güçlendirdik. Salgın döneminin başlamasıyla uzaktan çalışmaya geçişte faaliyetlerimize hiç ara vermeden dönüştürebilmemizdeki en önemli neden faydalanıcıların değişen ihtiyaçlarına her zaman cevap vermeye çalışmış olan TTM’nin örgüt deneyimidir. Psikolojik danışmanlık ve atölyeler gibi faaliyetlerimizi sürdürürken internet erişimi desteği, çocukların haklarına erişimine ilişkin yayınladığımız raporlar ve doğru bilgiye erişimlerini desteklemek için hazırladığımız animasyon gibi faaliyetler ile koruma ve savunuculuk alanında da faydalanıcılarımızın haklarına erişimini güçlendirebildik. 2019 döneminde başlayan kurumsal çalışmalar ile bir yandan çocuk güvenliği başta olmak üzere ilkesel duruşumuzu yansıtan kurumsal politikalarımızı diğer yandan da önceliklendirdiğimiz toplumsal sorunlar, hedef kitle ve faaliyet programlarımızı uzun vadeli bir perspektifle hak temelli toplum merkezi modeli olarak somutlaştırdık. Kadın ve çocukların eşit önem verildiği koruma, güçlenme ve savunuculuk programlarımızı toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ayrımcılık ve yoksulluğun azaltılması için sürdürmeye devam edeceğiz.

Türkiye’de Mayıs 2021 itibari ile kademeli normalleşme süreci başladı. Normalleşmenin birlikte çalıştığınız gruplar üzerindeki etkisinden bahsedebilir misiniz?  Bu süreçte yeni ortaya çıkan ya da derinleşen ihtiyaçlarla karşılaştınız mı?

2020 Mart ayından itibaren salgının etkileri Tarlabaşı’ndaki var olan yoksulluğun derinleşmesine neden oldu. Hanelerdeki işsizlik arttı. Temel haklara erişimde sorunlar yaşanmaya devam ediyor. Bu bağlamda normalleşmenin olumlu bir etkisinin olduğunu söylemek oldukça güç. Diğer taraftan okulların açılması ve yeniden yüz yüze eğitime geçilmesi, uzaktan eğitime erişemeyen çocukların yaşadığı sorunların sonuçlarını daha da görünür kılmaya başladı. Faydalanıcımız olan çocuklar, okula adaptasyonda önemli güçlükler yaşıyor ve eğitim haklarına erişimin desteklenmesine yönelik büyük eksiklikler mevcut. Salgının seyrindeki ve önlemlerin yönetimindeki belirsizlik de bu sorunları derinleştiriyor.

 

Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Vakfımızdan aldığınız hibe ve kapasite gelişim desteği ile TTM’nin kurumsal gelişimi için hangi alanlara odaklandınız? Hibe desteğimizle yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Fon kapsamında odaklandığımız kurumsal gelişim alanı finansal sürdürülebilirlikti. Bu bağlamda hem kurumsal kapasitemizi güçlendirecek çalışmalar yapma fırsatı bulduk hem de fon süresi içinde yeni kaynaklar geliştirebildik. Özel gün sertifika tasarımı, kurumsal sosyal medya yönergesi, bireysel bağışçı geliştirme için yönergeler, yıllık faaliyet raporu, kurumsal internet sitesinin güvenli hale getirilmesi gibi çıktıları olan iletişim çalışmaları ile kaynak geliştirme faaliyetlerimizi uzun vadede destekleyebileceğiz. Diğer taraftan mentörümüzün desteği ile farklı kaynak geliştirme yöntemlerine ilişkin kurumsal bilgimizi arttırdık. Aynı zamanda da farklı uzmanlık alanlarında bizi destekleyebilecek yeni gönüllülere de ulaşabildik. Aylık e-bültenlerimizin açılma oranında ve sosyal medya takipçi sayımızdaki artış iletişim çalışmalarımızın göstergeleriydi. Düzenli bireysel bağışçılarımızla iletişimimizi güçlendirdik ve bireysel bağışçı sayımızda önemli bir artış sağladık. Fon veren kurumlarla iletişim çalışmalarımızı da sistematik hale getirdik. Hibe süresince gerçekleştirdiğimiz kurumsal ve proje fon başvurularının olumlu sonuçları finansal sürdürülebilirlik açısından önemli etkileri oldu.

Kurumsal Destek Fonu kapsamında aldığınız desteğin derneğinize ve çalışmalarınıza nasıl bir katkısı oldu? Fonu destekleyen bağışçılarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var mı?

Türkiye’de özellikle hak temelli çalışmalar yürüten STÖ’lerin erişebileceği kurumsal destekler oldukça sınırlı. Bu alanda Sivil Toplum için Destek Vakfı (STDV) önemli bir rol oynuyor. STDV’den aldığımız destek, faaliyetlerimiz için ihtiyacımız olan finansal sürdürülebilirliğimizi kurumsal stratejimize uygun olarak devam ettirebilmemize olanak tanıdı. STDV’nin farklı STÖ’lerin bir araya gelmesini sağladığı eğitimlerle deneyim paylaşımı imkânı bulduk. Bu kurumsal destek programının hem hibe miktarının hem de örgütleri desteklediği bağlamların güçlendirilmesi yaratacağı etkiyi de büyütecektir.

Salgın koşulları ve ekonomik krizin etkisi TTM’nin 2022 yılı için planlarında bir değişikliğe neden oldu mu? Önümüzdeki dönemde yapmayı planladığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Bu dönemde bir taraftan hali hazırdaki faaliyetlerimizi sürdürürken diğer taraftan TTM’nin stratejisinde önceliklendirdiği yoksulluğun azaltılmasını yönelik faaliyetlerimize ve projelerimize yoğunlaşmayı hedefliyoruz. Bu bağlamda kurguladığımız dezavantajlı kılınmış kadınların istihdama erişiminin desteklenmesini amaçlayan ve bir model oluşturmayı hedeflediğimiz projemize başladık. 2022-2023 sürecinde devam edecek olan ve Hollanda Büyükelçiliği tarafından desteklenen projede, dezavantajlı kılınmış kadınlara odaklanan bir saha raporu ve bu rapora bağlı savunuculuk faaliyetleri yapacağız. Projenin amaçlarından biri de yerel yönetimlerin bu konuyu gündemleştirmelerini sağlamak. Diğer taraftan koruma programımız kapsamında yaptığımız kurum yönlendirmelerine ilişkin bir ağ oluşturabilmek ve bu yolla ayni/nakdi destek yönlendirmeleri başta olmak üzere Tarlabaşı’nda yaşayanların kamu hizmetlerine ve bu yolla da temel haklara erişimlerini desteklemeyi hedefliyoruz.

Derin Yoksulluk Ağı ile Kurumsal Destek Fonu Kapsamında Yaptıkları Çalışmaları Konuştuk

By | Kurumsal Destek Fonu

Açık Alan Derneği’nin bir girişimi olan ve derin yoksulluk ile mücadele etmek amacıyla hayata geçirilen Derin Yoksulluk Ağı (DYA), derin yoksulluğun sürdürülemez koşullarını görünür kılmak ve yoksulluğu bir insan hakları ihlali olarak tartışmak için çalışmalar yürütüyor. Derin Yoksulluk Ağı, #EvdenDeğiştir kampanyası ile pandeminin başından beri bağışçılarla derin yoksulluk koşullarında kişileri temel ihtiyaç desteği sağlamak için bir araya getiriyor. Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Turkey Mozaik Foundation eş finansmanıyla hibe ve kapasite gelişim desteği sağladığımız Derin Yoksulluk Ağı, organizasyon yapısını güçlendirmek ve kaynak çeşitliliğini artırarak finansal sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla çalışmalar yaptı.

Derin Yoksulluk Ağı Proje Koordinatörü Selen Yüksel ile yaptığımız röportajda; yakın zamanda yayınladıkları Hikâyenin Yok Hali kitabını, derinleşen ekonomik krizin yoksulluğa etkisi, yerel yönetimler ile geliştirdikleri işbirlikleri ve hibe kapsamında yürüttükleri çalışmalar hakkında konuştuk.

 Hikayenin Yok Hali kitabını yakın zamanda yayınladınız. Kitaba bu ismi verme nedeniniz neydi? Kitabın içeriğinden ve öne çıkan bulgularından bahseder misiniz?

Kitaba ismini verirken Çiğdem Mater’in Açık Radyo’da yaptığı “Hikayenin Kadın Hali” podcastinden esinlendik. “Hikayenin Yok Hali” ismini verirken hem kent yoksulluğunun görünmez kılınan, “yok” kılınan haline hem de hikayelerin ortak teması olan “yok”luğa gönderme yapmak istedik. Bu alanda çalışırken karşılaştığımız hikâyeleri en iyi anlatacak kişilerin, o hikâyelerin sahipleri olduğu inancıyla; yoksulluğu doğrudan deneyimleyenlerin sesinin kitap aracılığıyla duyulabilmesini amaçladık. Hikâyenin ilk bölümü Derin Yoksulluk Ağı tarafından desteklenen on dört kişinin hikayesinden oluşuyor. Bu hikayeler sahipleri tarafından anlatıldı, Derin Yoksulluk Ağı tarafından hikâyeleştirildi. Hikayelerle birlikte; hikayelerin her birinin içerdiği insan hakkı ihlalini görünür kılan uluslararası insan hakları hukukundan ilgili maddeler, hikâyede geçen tema ile ilgili haber ve araştırma verileri de bireysel anlatılan durumun toplumsal boyutunu göz önüne çıkarmak amacıyla eklendi. Kitabın ikinci bölümü ise 20 yıldır yoksulluk alanında çalışan gazeteci ve aktivist Hacer Foggo’nun iki tanıklığında ve Derin Yoksulluk Ağı’nın aileler ile görüşmeleri esnasında şahit olduğu günlük insan hakları hikayelerinden oluşuyor.

Salgın koşullarının yanı sıra ekonomik kriz de birlikte çalıştığınız aileleri olumsuz şekilde etkiledi. Derin Yoksulluk Ağı’nın çalışmalarına başladığı dönemden bugüne geldiğimizde Türkiye’de derin yoksulluk nasıl değişti? Bu çerçevede, birlikte çalıştığınız ailelerin ihtiyaçlarında yaşanan değişimlerden ve bu ihtiyaçları karşılamak için yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Biz Derin Yoksulluk Ağı’nı ilk kurduğumuzda pandemi döneminin yarattığı acil durumun derinleştirdiği yoksulluk koşullarına yönelik çalışıyorduk. Pandemi sürecinde günlük ve güvencesiz çalışan kişiler işlerini kaybetmiş, herhangi bir birikimleri olmadığı için en temel ihtiyaçlarına dahi ulaşamadıkları bir konumda hem pandemiyle hem de yoksullukla mücadele ediyorlardı. Bu koşullara eklenen ekonomik kriz ve 2021 yılı için %36 olarak açıklanan enflasyon koşulları sebebiyle yoksulluk koşullarında yaşayan kişiler için temel ihtiyaçlarına ulaşmanın giderek zorlaştığı bir döneme girdik. Her geçen gün pirince, kadın pedine, mercimeğe gelen zam haberlerinin yanında elektriğe gelen %125 zam, doğalgaza gelen %25 zamla birlikte bir insan hakkı olan sağlıklı, güvenli ve insan onuruna yaraşır hayat koşullarına ulaşmak sadece günlük ve güvencesiz çalışan kişiler için değil maaşlı işçiler için de zorlaşıyor. Bu ekonomik koşullarda, derin yoksulluk yaşayan kişiler her geçen gün hak ve ihtiyaçlarına ulaşmakta daha fazla zorlanıp, açlık ve evsizlik riskiyle karşı karşıya kalırken; bir yandan da çalışan yoksulların sayısı artıyor.

Bu süreçte Derin Yoksulluk Ağı’ndan destek almak için başvuran kişilerin sayısı her gün artıyor, yeni başvurulara dernek imkanlarının kısıtlılığı sebebiyle cevap vermekte zorlanıyoruz. Son zamanlarda ısınma ihtiyacının ve okula giden çocukların olduğu evlerde beslenme ve okul malzemeleri ihtiyacının kritik olduğunu gözlemliyoruz. Beslenme ve okul malzemeleri konusunda destek çalışmaları yürütmeye çalışırken bir yandan derin yoksulluğun sürdürülemez koşullarını görünür kılmaya, yoksulluğun bir insan hakkı ihlali olduğunu ve ancak sürdürülebilir ve bütünsel politikalarla önlenebileceğini savunmaya devam ediyoruz.

Geçtiğimiz dönemde 11 yerel yönetim ile derinleşen yoksulluğa yönelik acil müdahale stratejilerinin oluşturulması amacıyla çeşitli işbirlikleri ve çalışmalar gerçekleştirdiniz. Yerel yönetimlerle geliştirdiğiniz bu işbirliklerinin kapsamından ve yoksullukla mücadelede yerel yönetimlerin rolünden bahseder misiniz?

Yerel Yönetimlerle Yoksulluk Konuşuyoruz isimli buluşma serisini, 2020-2021 dönemi katılımcısı olduğumuz, yerel yönetimlerle sivil toplum aktörlerinin işbirliklerini pekiştirmeyi amaçlayan National Democratic Institute Programı desteği ile düzenledik. Katılımcı yerel yönetim temsilcileri Temmuz ve Ağustos aylarında toplamda dört buluşmaya katılarak diğer yerel yönetim temsilcileri ile birlikte yoksullukla mücadele stratejileri üzerine düşünme alanına dahil oldular. Buluşmalarda farklı yerel yönetimlerin yoksulluğu ele alış biçimleri, değerlendirme kriterleri ve yoksulluğun önlenmesine yönelik çalışmaları konuşuldu. Buluşmaların çıktıları raporlaştırıldı. Aynı zamanda,  yerel yönetimler ve Derin Yoksulluk Ağı’nın yoksulluk konusundaki stratejilerde fikir ve bilgi alışverişinde bulunabilecekleri bir iletişim kanalı oluşturuldu.

Yoksulluğun azaltılmasının yerel yönetimler, kamu kurumları, özel sektör ve sivil toplum örgütlerinin ortaklaşa sorumluluk üstlenmesi gereken ortak bir sorumluluk olduğuna inanıyoruz. Ancak bu sorumluluk paylaşıldığında gerçekçi ve hak temelli bir çözüm üretmek söz konusu olabilir. Yerel yönetimler yoksullukla mücadelede yerelde harekete geçebilecek, yoksulluk yaşayan bölgeleye özel ihtiyaçları tespit ederek stratejiler geliştirebilecek önemli aktörlerdir.

Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Vakfımızdan aldığınız hibe ve kapasite gelişim desteği ile Derin Yoksulluk Ağı’nın kurumsal gelişimi için hangi alanlara odaklandınız? Bu kapsamda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde sürdürülebilir finansal modelin oluşturulması ve organizasyon yapısının kurgulanması hedeflerine odaklandık. Bu doğrultuda bütçe kalemlerinin oluşturulması ve takibi, bütçe stratejisinin oluşturması, bağış kampanyalarının düzenlenmesi, bağışçı ilişkilerinin güçlendirilmesi, kurumsal işbirliklerinin kurulması, proje ve fon çağrılarının takip edilmesi ve proje yazılması, ekosistemdeki diğer paydaşlarla etkileşimin güçlenmesi kaynak geliştirme alanında yürüttüğümüz faaliyetler oldu. Aynı zamanda organizasyonel yapının güçlenmesi amacıyla dernek tüzüğünün yenilenmesi, çalışanların görev tanımlarının belirlenmesi, çalışma takviminin oluşturulması ve dernek içi iletişimin güçlenmesi alanında çalışmalar yaptık.

Kurumsal Destek Fonu kapsamında aldığınız desteğin derneğinize ve çalışmalarınıza nasıl bir katkısı oldu? Fonu destekleyen bağışçılarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var mı?

Sağlanan bu hibe desteği sayesinde organizasyon yapımızı kurgulayarak sürdürülebilir bir finansal sistem kurma imkanı elde ettik. Bu durum kurumumuzun sahadaki faaliyetlerinin düzenli ve verimli hale gelmesini ve yoksulluk koşullarında yaşayan daha fazla aileye destek olmasını sağlarken; kamu, özel sektör ve paydaşlarımız arasında güvenilirliğimizi artırdı ve medyada daha görünür olmamızı sağladı. Kurduğumuz işbirliklerinin yanında bireysel bağışçılarımızın sayısı da artarken daha geniş bir kitleye yayılmayı başardık. Aynı zamanda kurumumuzun bağış kapasitesinin artmasıyla birlikte yeni proje fikirleri üretebilme alanı bulmuş olduk. Bu fona bağış yaparak bizi destekleyen bağışçılar, Açık Alan Derneği’nin bir girişimi olan Derin Yoksulluk Ağı’nın uzun vadede sürdürülebilir olmasına, önümüzdeki yıllarda faaliyetlerini sürdürebileceği zeminin hazırlanmasına katkı sağladılar.

Kurumsal Destek Fonu 2021 Dönemi Fon Başlangıç Raporu Yayımlandı

By | Kurumsal Destek Fonu

Sivil toplum kuruluşlarının (STK) kurumsal kapasitelerinin güçlenmesini desteklemek amacıyla Turkey Mozaik Foundation ve Dalyan Foundation işbirliği, bireysel ve kurumsal bağışçıların desteğiyle hayata geçirdiğimiz Kurumsal Destek Fonu’nun 2021 dönemi fon başlangıç raporu yayımlandı. Fon kapsamında; Açık Alan Derneği (Derin Yoksulluk Ağı), Başka Bir Okul Mümkün Derneği, Çorbada Tuzun Olsun Derneği, Sivil Toplum ve Medya Çalışmaları Derneği ve Yeşil Düşünce Derneği’ne toplam 439.720 TL hibe desteği sağlıyoruz.

Kurumsal Destek Fonu 2021 döneminin yapısı, desteklediğimiz STK’lar ve yapacakları çalışmalara dair bilgilerin yer aldığı raporumuza buradan ulaşabilirsiniz.

 

Temiz Giysi Kampanyası Derneği ile Kurumsal Destek Fonu Kapsamında Yaptıkları Çalışmaları Konuştuk

By | Kurumsal Destek Fonu

Tekstil işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini amacıyla çalışmalar yapan Temiz Giysi Kampanyası Derneği (Temiz Giysi Kampanyası) tüketici aktivizm kampanyaları düzenliyor; farklı paydaşlarla savunuculuk ve lobicilik faaliyetleri yürütüyor ve daha fazla işçinin meslek hastalıklarından korunması ve tedaviye erişebilmesi için bilgilendirme çalışmaları yapıyor.  Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde sağladığımız hibe ve kapasite güçlendirme desteği ile iletişim başlığında çalışmalar yapan dernek, iletişim stratejisini oluşturdu ve bu stratejiyi uygulamak için çalışmalar yaptı. Temiz Giysi Kampanyası, bu dönemde işçi sağlığını temel alan çalışmalarına da devam etti.

Temiz Giysi Kampanyası Proje Koordinatörü Damla Uçak ile yaptığımız röportajda, temiz giysi kavramını, derneğin yayımladığı Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Pandemide Kadın Sağlık Çalışanları raporunu ve hibe kapsamında yürüttükleri çalışmaları konuştuk.

 Okuyucularımız için “temiz giysi” kavramından bahseder misiniz? Temiz giysi akımının daha etkili olması için üreticilerin ve tüketicilerin neler yapması gerekiyor? Derneğiniz kurulduğundan bu yana bu alanda ne tür gelişmeler yaşandı?

Temiz giysi ile kastettiğimiz giysiyi üreten işçinin; yaşam ücreti aldığı, sağlığına zarar vermeyen ve sağlığını tehlikeye sokabilecek risklere karşı güvenlik önlemlerinin alındığı bir ortamda çalıştığı, sendikal haklarının engellenmediği giysidir. Çocuk emeğini sömürmeden üretimi yapılan giysidir. İşçinin çalışma koşullarının yanı sıra giysinin üretimi sırasında çevreye zarar vermeyen giysidir.

Yapılması gerekenler konusunda ise ilk olarak üreticilerden bahsedecek olursak; dünyanın farklı  bölgelerinde üretim yaptıran büyük markaların tedarik zincirlerini açıklamaları önemli. Böylece hem tüketici giydiği giysinin hangi koşullarda üretildiğini takip edebilir hem de markaların tedarik zincirinde yer alan tüm işçilerden sorumlu tutulması kolaylaşabilir. Çünkü büyük markalar muhatap olduğu (Bizim Tier 1 olarak adlandırdığımız) birinci halka üreticinin sorumluğunu alıyor ve onların çalışma koşullarını kontrol ediyor. Oysaki tedarik zinciri ikinci halka, üçüncü halka gibi gittikçe kötüleşen çalışma şartları içerisinde merdiven altı atölyelere uzanıyor. Genel olarak zaten işçi ücreti ve iş güvenliği uygulamaları işveren açısından bir maliyet unsuru olarak görülürken bu sorumluluk almama durumu, alt halkalarda çalışan işçiyi yoksulluğa hatta açlığa mahkûm ediyor.

Bir de şunu belirtmekte fayda var: Ekoloji, çevre, sürdürülebilirlik gibi kavramlar popülerleştikçe markaların bunu bir satış stratejisi olarak kullandığını görüyoruz. Bir çantayı geri dönüştürerek üretim yapınca ya da bir ürünün üzerine doğayı sevmeye ve korumaya dair bir şey yazınca sürdürülebilir olmuyorsunuz. Sürdürülebilirlik, işçi haklarından muaf değil. “hızlı moda” akımına dahil bir markanın sürdürülebilirlik iddiasını tüketiciyi yanıltma, etkileme çabasından ibaret görüyoruz.

Tüketicinin ise tercih ettiği markalara “Bu giysi nasıl üretildi?” diye sormasının, tedarik zincirini açıklama konusunda markalara baskı yapmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. Bunlar bir markayı dönüştürmeye dair olan şeyler ancak kişisel olarak da tercihlerimiz önemli. Ucuz olduğu için bir tane yerine iki-üç tane alınan giysiye ihtiyacımızın olup olmadığını düşünmek ve “Bu giysi nasıl oluyor da bu kadar ucuz oluyor?” diye sormak, markalara baskı yapmanın ve hatta tekstilde dönüşümün ilk adımı olarak düşünülebilir.

Tekstil sektöründe yaşanan gelişmelerle ilgili şu örneği verebiliriz: 2013 yılında Bangladeş’te güvenli olmadığı bina kontrolü sırasında belirlenen ama üretimin durmaması için işçilerin çalışmaya devam ettiği Rana Plaza’da 1138 tekstil işçisi hayatını kaybetti ve yapılan çalışmalar sonrasında markalar yaşananlardan sorumlu olduklarını kabul eden bir anlaşmayı imzalamak zorunda kaldılar. O günden bugüne gelindiğinde markaların tedarik zincirlerini açıklamaya, alt halkalarda çalışan işçilerle ilgili sorumluluk almaya, sürdürülebilirliğe dair konuları gündemlerine almaya başladıklarını görüyoruz. Bu durum markalar açısından işçi haklarının ve çevrenin öncelikli bir konu haline gelmesinden mi yoksa yeni toplumsal hareketlerden ve bu hareketlerin tüketici tutum ve davranışlarını şekillendiren etkisinden mi kaynaklanıyor? Bu sorunun cevabını, okuyucuların gözlem ve yorumlarına bırakmak daha iyi olur. Ancak bizim çalışmalarımız, tüketici davranışlarının markaları sorumlu davranmaya mecbur bıraktığı iddiası ile şekillenmekte.

Kısa bir süre önce “Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Pandemide Kadın Sağlık Çalışanları” raporunu yayınladınız. Bu alanda bir rapor yazmayı tercih etmenizin nedenlerinden ve raporun öne çıkan bulgularından bahseder misiniz?

Tekstil işçilerine odaklanan çalışmalarımızın yanı sıra Türkiye’de meslek hastalıklarının pek bilinmediği tespitinden hareketle 2017 yılında kurduğumuz ve aylık 450 bin kişi kadar ziyaretçisi olan www.meslekhastaligi.org adlı sitede meslek hastalığı ile ilgili çalışmalar yürütüyoruz.  Pandemide kadın sağlık çalışanları raporu da bu çalışmalarla ilişkili olarak ortaya çıktı.

Meslek hastalıkları, işçi sağlığı ve iş güveliği uygulamaları gibi konularda toplumsal cinsiyet eşitliğinin göz ardı edildiğine dair çalışmalar, yorumlar, göstergeler mevcut. Biz de bu konuya uygun olarak çalışmalarımızı şekillendirmek istiyorduk. COVID-19 ile sağlık çalışanlarının çalışma koşulları gündeme gelince bu konuya eğilmek istedik.  Bunun en önemli nedeni, sağlık alanı hem kadın istihdamının çok yoğun olduğu bir alan hem de bakım emeği yoğun bir alan olduğu için toplumsal cinsiyet rollerine dair yaklaşımların izlenilmesi açısından elverişli. Nitekim yapılan görüşmelere dayanarak şunu söyleyebilirim ki hasta ve hasta yakınlarının kadın hekimleri, hemşire olarak görmesi sıradanlaşmış. Ayrıca sağlık çalışanına şiddet söz konusu olduğunda bağırış, çağırış, itme gibi eylemlerin kadınlara daha rahatlıkla, daha kendinden emin bir şekilde uygulandığı söyleniyor.

Hastane içinin yanı sıra hastane dışında ev içi emek dağılımında bir değişim yaşanıp yaşanmadığını da incelemeye çalıştık. Yoğun çalışan, ailelerini göremeyen, çocuklarından uzak durması gereken şeklinde uzatabileceğimiz güncel koşullarda ev içi emek dağılımı nasıl bir değişime uğradı? Bu noktada şunu gördük: COVID-19 salgını ve yoğun çalışma koşulları, kadın hangi kademede çalışıyor olursa olsun, cinsiyet temelli düzenlenmiş iş bölümü dağılımında herhangi bir değişiklik yaratmamış.

Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Vakfımızdan aldığınız hibe ve kapasite gelişim desteği ile hangi alanlara odaklandınız? Bu kapsamda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Bahsettiğim sitede ( www.meslekhastaligi.org) avukat ile doktor yazılarına da yer vererek, meslek hastalıkları ve iş kazalarına dair çalışmaları, işçi haberlerini takip ediyoruz, soru soran işçilere bilgi veriyoruz. Kurumsal Destek Fonu ile de bu alandaki çalışmalarımızı sürdürmeye devam ettik.

Bu dönem boyunca salgının getirdiği yeni çalışma koşullarına ve toplumsal cinsiyet eşitliğine ağırlık verdiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca Türkiye’de psikolojik rahatsızlıkların mesleki kaynaklı olduğu durumlar göz ardı edildiğinden bu konuya eğilmeye ve mobbing baskısına yer vermeye çalıştık.

Kurumsal Destek Fonu kapsamında aldığınız bu desteğin derneğinize ve çalışmalarınıza nasıl bir katkısı oldu? Fonu destekleyen bağışçılarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var mı?

Fon kaynaklarına bakıldığında işçi haklarına yönelik fon başvurularının sayıca daha az olduğunu görüyoruz. O yüzden bu fon, özellikle salgın dönemi içinde olmamamızın da etkisiyle kaynakların daha da azaldığı bir dönemde bizim için yararlı oldu. Hibe desteğiyle hem sürekli gündemimizde olan iletişim konusundaki eksikliğimiz üzerine çalışma, kararlar alma ve bunları uygulama imkânı yakaladık hem de işçi sağlığını temel alan çalışmalarımızı devam ettirdik. Bu çalışmalar diğer çalışmalarımızı şekillendirmememizde de etkili oldu. Örneğin cinsiyete dair bir eşitsizliği gündeme taşıma ya da sağlık alanına yönelme kararını bu fon kapsamında yürüttüğümüz çalışmaların katkısıyla aldık. Bu yanıyla, hazır yeri gelmişken, bağışçılara teşekkür etmek isteriz.

Temiz Giysi Derneğinin gelecek dönemde yapmayı planladığı çalışmalardan bahseder misiniz?

Türkiye’de kayıt dışı çalışma oranı çok yüksek. Bu oran Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerinde dahi %33 civarında görünürken, bunun gerçeği yansıtmadığı, gerçek oranın çok daha yüksek olduğu yönünde çalışmalar mevcut. Nitekim “COVID-19 salgınının tekstil sektörü işgücüne etkisi: Maskeni tak, çalışmana bak” adlı araştırma raporumuzda bu oran yüzde 70’lerin üzerinde görünüyor. Gelecek dönemde özellikle bu konuya eğilmeyi planlıyoruz.

Dem Derneği ile Kurumsal Destek Fonu Kapsamında Yaptıkları Çalışmaları Konuştuk

By | Kurumsal Destek Fonu

Toplumsal zıtlıklar arasında diyalog alanları yaratmayı ve bu alanlarda sürdürülebilir çözümler üretmeyi hedefleyen Dem Derneği, işiten toplum ile sağır toplum ve işitme engelliler arasında acıma duygusundan uzak ve istihdamı destekleyen diyalog alanları yaratmak amacıyla çalışmalar yapıyor. Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde hibe ve kapasite gelişim desteği verdiğimiz Dem Derneği işaret dili ile ilgili içerik ve video üretebileceği ve mevcut projelerini destekleyecek bir greenbox stüdyo kurdu. Proje geliştirme başlığı altında çalışmalar yapan dernek, geliştirdiği projelerle hibe süresince farklı fon programlarına başvuruda bulundu.

Dem Derneği Sürdürülebilir Çözümler Koordinatörü Ayşe Damla İşeri Sunman ile yaptığımız röportajda; COVID-19 salgını sürecinde sağır ve işitme engelli kişilerin karşılaştıkları zorluklar, #koşaradımaltyazıya kampanyası ve hibe kapsamında yürüttükleri çalışmalar hakkında konuştuk.

Hayatın normal akışında devam ettiği dönemlerde bile belirli temel haklara erişmekte zorluk yaşayan kadınlar, çocuklar, engelliler gibi kırılgan gruplar COVID-19 salgını gibi olağanüstü dönemlerde çok daha savunmasız oluyor. Birlikte çalıştığınız sağır ve işitme engelli kişilerin salgın döneminde en sık karşılaştıkları zorluklar neler oldu?

Sağır ve işitme engelli bireylerin en büyük meselesi bilgiye erişim ve iletişim. COVID-19 salgını süresince de bu, en büyük mesela olmaya devam etti. Bu süreçte, bilgiye erişim ve iletişim dışında farklı engeller de ortaya çıktı: Maskeli ve çevrimiçi hayat. Şöyle örnekler verebiliriz:

  • Özellikle cihaz veya koklear implant kullanan bireylerin çevrimiçi sosyalleşme imkanları ve programlar nedeniyle bilgisayar gibi elektronik cihazlardan gelen seslere alışmaları zaman aldığı için zor oldu.
  • Eğitim materyalleri ve eğitim ortamları her zaman eğitimciler tarafından işitme kayıplı bireylerin eşit erişimi gözetilerek hazırlanmadı. (Konuşmacının küçük olduğu ekranlar, ses kaydı ile ders anlatımı, altyazısız videolar, yazı desteği olmadan gerçekleştirilen oturumlar vb.)
  • COVID-19 salgını sürecine özel olmasa da işaret dili ile eğitime erişim ya yoktu ya da gecikmeli olarak hazırlanıp sunuldu.
  • Televizyon başta olmak üzere bilgiye erişilebilecek her türlü mecrada her zaman işaret dili tercümanı yoktu.
  • Dudak okuyarak iletişimini destekleyen sağır ve işitme engelli bireyler kamusal alanda herhangi biriyle mesafeli ve maskeli olunca anlaşmakta sıkıntı yaşadı.

Daha fazla örnek ve detaylı bilgiye internet sitemizde yer alan Anlamamız Lazım sonuç raporundan ve vaka kitapçığından ulaşabilirsiniz.

#koşaradımaltyazıya kampanyası ile yakın zamanda Disney Studio Türkiye işbirliği ile sağır ve işitme engelli bireyler için Eternals filminin ayrıntılı alt yazı ile gösterimini gerçekleştirdiniz. Kampanyanın amacından ve kapsamından bahseder misiniz?  Film gösterimi sonrasında ne tür geri bildirimler aldınız?

İşitme engelli ve sağır bireyler işaret dili ile ya da farklı seviyelerde Türkçe ile iletişim kurabilirler. Ancak çevrimiçi dersleri, toplantıları, videoları, haberleri, filmleri vb. görsel ve sesli içerikleri tam anlamıyla takip etmek için ayrıntılı alt yazıya ihtiyaç duyarlar.

Ayrıntılı alt yazı sadece konuşmaların değil, işitsel unsurların da yazıyla aktarıldığı alt yazılardır. Örnek vermek gerekirse; gerilim müziği çalıyor, ağaç hışırtısı, ağız şapırdatması, homurdanmalar, kapı gıcırtısı, rüzgâr sesi gibi işitsel öğeler alt yazı ile aktarılır. Böylelikle izleyiciye eşit ve tam erişilebilir bir deneyim sunulması amaçlanır.

Dem Derneği olarak 31 koşucumuzla 7 Kasım 2021 Pazar günü düzenlenen 43. İstanbul Maratonu’na sağır ve işitme engelli bireylerin bu hakkına #koşaradımaltyazıya sloganı ile dikkat çekmek için katıldık.

Kampanyanın ilk meyvesi ‘‘Eternals’’ filmi oldu. Disney Studios Türkiye işbirliğinde sağır ve işitme engelli bireyler için Marvel’ın ilk sağır süper kahramanının yer aldığı ”Eternals” filmi ayrıntılı alt yazı ile gösterildi. 27 Kasım Cumartesi günü Kanyon Alışveriş Merkezi’nde düzenlenen özel gösterime 100 kişi katıldı.

Film gösterimi sonrası erişilebilir gösterimlerin artması yönünde oldukça fazla geri dönüş aldık. Özellikle gündemde olan filmlerin vizyona girdiği andan itibaren erişilebilir olması çok önemli.  Filmlere herkes ile aynı zamanda erişebilmek ile ilgili güçlü bir talep var. Ayrımcılığın bittiği ve tam eşitliğin olduğu nokta tam olarak da bu aslında.

Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Vakfımızdan aldığınız hibe ve kapasite gelişim desteği ile Dem Derneği’nin kurumsal gelişimi için hangi alanlara odaklandınız? Bu kapsamda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Kurumsal Destek Fonu’ndan aldığımız hibe desteği ile ofisimizin de içerisinde yer aldığı, işaret dili ile ilgili içerik üretebileceğimiz ve mevcut projelerimizi destekleyebileceğimiz bir greenbox stüdyo kurduk. Greenbox stüdyo 2021 yılı boyunca farklı işaret dili çekimlerine ev sahipliği yaptı:

  • Derneğin ücretsiz Türk İşaret Dili eğitim platformu olan co için ilk sponsorlu video içeriği çekildi.
  • Derneğin içinde aktif olan gönüllüler ve çalışanlar ile röportajlar çekildi.
  • Derneğin projelerini tanıtıcı videolar çekildi.
  • Coca Cola ile yaptığımız İyiliği Etiketle projesinin ihtiyacı olan tanıtıcı videolar çekildi.
  • Disney işbirliğinde gerçekleştireceğimiz Eternals filmi gösterimi için duyuru videoları çekildi.
  • Akbank Şehrin İyi Hali projesi kapsamında gerçekleştirdiğimiz atölye katılımcılarının videoları çekildi.
  • Sabancı Vakfı tarafından desteklenen ‘‘Sağır Kadın Hak’’ projesinde oluşturulacak çevrimiçi hak eğitimi platformu için 56 eğitim videosu çekildi.
  • 2022 yılının Şubat ayında çıkarmayı planladığımız ve 2021 yılında işitme engellilik, sağırlık ve Türk İşaret Dili alanındaki gelişmelerin yer alacağı ‘‘almanak’’ için çekimler yapıldı.

Kapasite gelişim desteği ise açık fonlara başvurmakla ilgili kas geliştirmemizi sağladı. Sürekli olarak takip ediyor ve proje hazırlıyoruz. Fon kapsamındaki mentörümüz Özlem Ezgin ile Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupa Aracı (DİHAA-EIDHR) Türkiye Programı’na başvuru yaptık.

Kurumsal Destek Fonu kapsamında aldığınız desteğin derneğinize ve çalışmalarınıza nasıl bir katkısı oldu? Fonu destekleyen bağışçılarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var mı?

Kurumsal Destek Fonu sayesinde kurduğumuz stüdyomuz ve ofisimiz ile proje tasarımlarında ve projeleri yürütürken artık şu iki soruyu sormuyoruz: ‘‘Çekimi nerede ve hangi bütçe ile yapacağız?’’ ve ‘‘Gönüllülerini ve etkinlik katılımcıları ile nerede ve hangi bütçe ile toplanacağız?’’ Örneğin, bu süreçte Sabancı Vakfı Hibe Programına Dijital Bir Sağır ve İşitme Engelli Kadın Hakları Eğitim Platformu projesi için başvurduk ve hibeyi alan kurumlardan biri olduk. Oldukça fazla çekim içeren proje süreci için herhangi bir çekim alanı bütçesi eklemedik ve bu şekilde fondan talep edebileceğimiz bütçe içerisine sığmayı başardık.

Akbank Şehrin İyi Hali projesi kapsamında ise her yıl üniversite öğrencileri ile buluşuyor ve Türk İşaret Dili farkındalık atölyesi düzenliyoruz. Normalde çekim alanı, her yıl talep etmemiz gereken ve bütçeyi arttıran bir kalem. Aynı zamanda çekim alanımızın olmaması bizi stresli bir yer arayışına ve malzeme taşıma sürecine zorunlu bırakıyordu. Fakat, bu yıl bunu yaşamadık. Dernek olarak verimli zamanımızı çok daha verimli geçirdik. Bu süreçte, 68 üniversite öğrencisi ile derneğimizin ofisinde/stüdyosunda buluştuk.

Dem Derneği’nin önümüzdeki dönem yapmayı planladığı çalışmalardan bahseder misiniz?

2022 yılında çalışmalarımızın odağında çoklu ayrımcılığa uğrayan işitme engelli ve sağır bireyler olacak.  Sabancı Vakfı Hibe Programı tarafından desteklenen ‘‘Sağır Kadın Hak’’ projesi kapsamında sağır ve işitme engelli kadınları güçlendirmek ve bakanlık desteğiyle devlet koruması altındaki işitme engelli ve sağır çocuklar ile vaka odaklı çalışmalar yapmak önceliğimiz olacak. Çoklu ayrımcılık alanına yönelmek derneğin kuruluş amacı olan toplumsal zıtlıklar arası iletişimi de destekleyecek. Aynı zamanda, farklı alanlarda da diyalog geliştirmek için fırsatlar yaratacak.

Rengarenk Umutlar Derneği ile Kurumsal Destek Fonu Kapsamında Yaptıkları Çalışmaları Konuştuk

By | Kurumsal Destek Fonu

Diyarbakır’daki dezavantajlı mahallelerde yaşayan, risk altında ve ayrımcılığa maruz kalmış kadın ve çocukların fırsat eşitliğini sağlamak amacıyla faaliyet gösteren Rengarenk Umutlar Derneği (RUMUD), Kurumsal Destek Fonu’nun 2020 döneminde Vakfımızdan aldığı hibeyle çocuk hakları alanındaki faaliyetlerinin etkisini ölçmek ve izleme-değerlendirme konusundaki kapasitesini geliştirmek amacıyla çalışmalar yürüttü.

İzleme ve Belgeleme Koordinatörü Necla Korkmaz ile gerçekleştirdiğimiz röportajda; Suriçi’nde Çocuk Olmak raporu, çokkültürlü çalışma anlayışının önemi ve hibe kapsamında yürüttükleri çalışmaları hakkında konuştuk.

Vakfımızdan aldığınız hibe ve kapasite gelişim desteği ile ne tür çalışmalar yaptınız? RUMUD’un kurumsal gelişimi için hangi alanlara odaklandınız?

Çalışma yürüttüğümüz alanlardaki etkimizi ölçmeye ve sahadaki faaliyetlerimiz ile ilgili izleme çalışmaları yapmaya odaklandık. Sivil Toplum için Destek Vakfı’nın (STDV) sağlamış olduğu fonla atölye çalışmalarında uyguladığımız değerlendirme formlarını revize ettik. Aynı zamanda, çalışmanın etkilerini görünür kılmak amacıyla elde ettiğimiz sonuçları raporlandırarak standardize ettik. Son olarak, hibe kapsamında, derneğin politika ve tutum belgelerinin oluşturulması sürecini hızlandırdık.

Aldığınız hibe desteğinin derneğinize ve çalışmalarınıza nasıl bir katkısı oldu? Fonu destekleyen bağışçılarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var mı?

Her şeyden önce değerlendirme, ilgili taraflar açısından bağlayıcılığı olan bilgilendirme ve sözleşme formları gibi belgelerin oluşturulması, süreçlerin şeffaf yürütülmesine yardımcı oldu. Hibe desteğinin sağladığı bir diğer katkı ise, her çalışmaya özgü değerlendirme formlarının oluşturulması oldu. Değerlendirme formlarını güncellenmesi,  çalışmanın gidişatını ve çalışmada eksik olan bir yan varsa iyileştirilmesine imkân tanıdı.

Yürüttüğümüz iki ayrı izleme çalışması, hem görünürlüğümüzde bir artışın sağlanmasına katkı sağladı hem de yaptığımız saha çalışmaları sayesinde alanın öncelikli ihtiyaçlarını açığa çıkarmamıza olanak sağladı. Yayınlanan raporların ardından daha kapsamlı savunuculuk faaliyetleri yürütmemiz için alan açıldı. Aynı zamanda ortak çalışma alanlarında faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri ve meslek odalarıyla kolektif hareket etme ihtiyacı ve gerekliliği ortaya çıktı.

Nisan 2021’de Suriçi’nde Çocuk Olmak başlığı ile Diyarbakır Suriçi’nde çocukların oyun hakkı üzerine yürüttüğünüz çalışmanın raporunu yayımladınız. Raporun öne çıkan bulgularından ve sunduğunuz çözüm önerilerinden bahseder misiniz?

2021’de iki izleme çalışması yürüttük. Bunlardan ilki sizin de bahsettiğiniz gibi “Suriçi’nde Çocuk Olmak” araştırma raporumuzdu. Bu çalışmayı yürütürken çocuk katılımını esas aldık. Çocuklar dışında; ebeveynler/bakım verenler, çalışmayı yürüttüğümüz mahallelerin muhtarları ile görüşmeler gerçekleştirdik. Yine çalışma kapsamını oluşturan Sur Belediyesi’nin stratejik planları, faaliyet raporları oluşturduğumuz göstergeler ekseninde incelendi. Suriçi bölgesinde yer alan park ve oyun alanları Türk Standartları Enstitüsü (TSE)’nün “Oyun Alanı Elemanları ve Zemin Düzenlemeleri” başlıklı standartlarından esinlenerek oluşturduğumuz göstergelerle oyun alanlarının niteliklerini tespit ettik. Yoğun bir saha çalışmasının ardından öne çıkan bulgulardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

  • Sur Belediyesi’nin stratejik planları incelendiğinde, stratejik planları oluşturma aşamasında çocuk katılımının önemsemediği ve çocukların başta oyun alanları olmak üzere sosyal, kültürel ve sanatsal aktivitelere yer vermediği;
  • Suriçi bölgesi geniş bir alana sahip olmasına rağmen bölgenin tamamında sadece 6 parkın olduğu ve bu parklardan sadece 3’ünün kullanılabilir durumda olduğu;
  • Ne yaşadıkları şehre dair ne de çocukları bağlayan kararlarda çocukların görüşlerine yer verilmediği dolayısıyla katılım hakkının sağlanmadığı;
  • Çocukların eğlenme, dinlenme, kültür-sanat ve eğitsel alanlarda gelişimini destekleyecek faaliyetlerin sınırlı olduğu ve bu çalışmalar için ayrılan bütçenin belirsiz ve yetersiz olduğu gibi bulgular tespit edilmiştir.

Yine Suriçi bölgesinde 2015-2016 yılları arasında yaşanan silahlı çatışmalar ağır hak ihlalleri tespit edilmiş, fiziki mekanların da (ev, oyun alanları, ibadethaneler, kültürel yapılar vb) etkilenmesine neden olmuştur. Bu nedenle de harabe/metruk yapıların sayısında artış olmuştur. Bu sayının artışı ile, sınırlı ve niteliksiz olan oyun alanları da göz önüne alınarak, çocukların metruk yapıları oyun alanı olarak kullanmasını zorunlu hale getirmiştir.

  • Metruk yapıların temizlenmemesi ve denetiminin yapılmamasının bu çöküntü alanlarını birer suç mahaline dönüştürdüğü ve çocuklar açısından tehlike arz ettiği;
  • Oyun alanlarının nitelikli olması, bakımsızlığı ve sadece belli bir yaş aralığı gözetilerek yapılmış olmaları nedeniyle çocukların kaza geçirmelerine sebebiyet verdiği;
  • Park alanlarında çocukların karşılaşabileceği herhangi bir olumsuzlukta başvurabilecekleri güvenlik sisteminin olmaması;
  • Bisiklet parkurları olmadığı için çocukların caddelerde bisiklet kullanmaları trafik kazalarına davetiye çıkarmaktadır.

Pandemi nedeniyle çocukların eve kapanması, uzaktan eğitim uygulamasıyla evde daha fazla zaman geçirmek zorunda kalması, çocukların bu dönemde ev içi kazalara daha fazla maruz kalmalarına neden oldu. Ayrıca, evde oyun oynayabilecekleri alanların sınırlılığı ve oyun oynayabileceği oyuncak veya materyallere az sayıda sahip olması gibi nedenler çocukların nitelikli zaman geçirmesini engellemiştir.

Klasik oyun alanları olan sokaklar ise çocuklar için çeşitli zorlukları barındırıyor. Örneğin, sokakların dar ve evlerin iç içe olması nedeniyle çocukların sokakta oyun oynamasının mahalle sakinleri ve esnaflar tarafından hoş karşılanmadığı gibi çocukların oyun oynamalarının engellemeye de çalışıldığı tespit edilmiştir. Suriçi’nde genel olarak çocukların oyun hakkının ihlal edildiği ancak cinsiyetler arasında, fiziksel ve etnik farklılıklar bakımından da ayrımcılık yaşandığı bulgular arasında yer almaktadır. Kız çocukları erkek çocukları kadar sokağı kullanamamakta, engelli çocuklar bir yetişkin refakati olmadan sokağa çıkmamakta ya da Suriye’den gelen mülteci çocukların sokakları Kürt çocuklar kadar rahatça kullanamadığı raporun bulgularındandır.

Çözüm önerilerimiz kapsamında yerel yönetimlerin;

  • Çocukların kent hakkı bağlamında katılımlarının sağlanması ve UNICEF tarafından başlatılan Çocuk Dostu Şehirler çalışma ilkelerinin Diyarbakır yereline uyumlu bir şekilde hayata geçirilmesi,
  • Yerel yönetimlerde çocuk haklarına yönelik çalışmalar yapan, yeterli kaynağın ayrıldığı bir “Çocuk Hakları Müdürlüğü” biriminin oluşturulması,
  • Yerel yönetimler bünyesinde çocuk meclislerinin kurulması ve çocuk meclisinin kararlarının bağlayıcılığı ile ilgili yönetmeliklerin oluşturulması,
  • Stratejik eylem planların ve faaliyetlerin çocuk odaklı ve çocuk dostu bir şekilde hazırlanması,
  • Her mahallede, çocuk nüfusuna göre doğru orantılı olarak oyuncak kütüphanelerinin kurulması,
  • Çocukların yaş gruplarına göre gelişimlerini destekleyecek, yeteneklerini keşfedecek ve becerilerini geliştirecek sosyal-kültürel ve sanatsal kursların sayısının arttırılması,
  • Kamunun öncelikli sorumluluğu olarak, sokağın daha güvenli hale gelmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik de Suriçi bölgesinde çeşitli çalışmaların yapılması
  • Engelli çocuklara hitap edecek oyun alanlarının inşa edilmesi, ayrıca kentin her bölgesinin engellilerin erişimine göre yeniden düzenlenmesi, devletin ayrımcılık yasağı çerçevesinde bir an önce adım atması gereken bir sorumluluktur.
  • Mülteci çocukların karşı karşıya kaldıkları ayrımcılıklarla ilgili olarak birlikte yaşamı vurgulayan çalışmaların düzenlenmesi gerekmektedir.

Çalışmalarınızı çokkültürlü bir anlayış ile yürütüyorsunuz. Çoçuklarla yürüttüğünüz çalışmalarda böyle bir anlayış ile hareket etmenizin nedeni nedir? Bu yaklaşımın birikte çalıştığınız grupların üzerindeki etkilerinden bahseder misiniz?

Sizin de bildiğiniz gibi Suriçi bölgesinde 2015-2016 yılları arasında silahlı çatışmalar ve ağır hak ihlallerinin yaşandığı bir süreç yaşandı. Bu dönemde çocukların doğrudan ya da dolaylı olarak yaşadıkları tanıklıkların travmatik sonuçlarından biri de şiddete eğilimli davranışlar göstermiş olmalarıydı. Akran şiddetinden tutalım da tüm farklılıklara tahammülsüzlük… Bu nedenle, çocukların söylemlerinde sıklıkla ötekileştirici ve ayrımcı dilin kullanıldığını gözlemledik. Atölye gözlem sonuçlarımızdan biri de çocukların sahip oldukları kimlik ve kültüründen uzaklaşma hatta kimi durumlarda reddetme eğilimi gösterdikleriydi. Bu nedenle çalışmalarımızın “çocukların barış hakkı” eksenine oturttuk. Dört yıla yakın bir süredir “çocukların barış hakkı” kapsamında çalışmalar yürütmekteyiz. “Barış pedagojisi” adını verdiğimiz ve içeriğinde; kendimle barış, çevremle barış, doğayla barış ve toplumsal mekanizmaları içeren modül programları oluşturmaktayız.

Kurumsal olarak çokkültürlü anlayışı benimsiyor olmamızın yanında, çalışma yürüttüğümüz bölge açısından da bu bir gerekliliktir. Suriçi bölgesi, tarihte farklı kimlik, inanç ve değerlerin bir arada yaşama pratiklerinin ve kültürünün deneyimlendiği bir yerdir. Kürt nüfusunun yoğunlukta olduğu bölgede Domlar ve Suriye’den savaş nedeniyle göç eden mülteciler de yaşamaktadır. Dolayısıyla hem atölye çalışmalarımızda hem de yaptığımız izleme çalışmalarında farklı kimliklere sahip karma grupların sesini duyabileceğimiz bir yöntemle önyargıları kırabilmeyi amaçlıyoruz.

Çalışmanın ilk süreçleri kırılgan bir zeminde başlıyorsa olsa da bir süre sonra birlikte üretme deneyiminin çocukların farkındalığı arttırdığını gözlemliyoruz.

Önümüzdeki üç yıl için kuruluşunuzun hem kurum içi hem de çocuk hakları alanındaki çalışmalarını belirlemek amacıyla 2021-2024 strateji planı oluşturdunuz. Öncelikle böyle bir strateji oluşturma fikri nasıl ortaya çıktı? Bu üç yıl içerisinde hangi çalışmalara öncelik vermeyi planlıyorsunuz?

Aslında bu bizim ilk stratejik planımız değil. İlk stratejik planımızı 2019’da hazırlamıştık. 2019-2021 yıllarını planlarken elbette ki pandemi gibi tüm dünyayı olumsuz etkileyen bir sürece gireceğimizi bilmiyorduk. 2020’nin Mart ayında ilan edilen pandemiyle birlikte dernek olarak hızlıca “bu dönemi nasıl örgütleyebiliriz” diye toplantılar gerçekleştirdik. Stratejik planda yer alamayan ve sizin fon desteğinizle çocuklarla çalışmalarımızı kesintiye uğratmamak adına “telekonferans” çalışmaları yürüttük. Pandeminin ilk süreçlerini tabiri caizse bir fırsata dönüştürerek yıllarca emek verdiğimiz ve çok fazla zaman ayırdığımız pratik çalışmalara kısa bir ara vererek kurumsal kapasite geliştirme programlarına ağırlık verdik. Stratejik planımızın tamamını ön gördüğümüz süreden önce tamamladık. Yaklaşık bir ay süren bir öz değerlendirme sürecimiz oldu. Öz değerlendirme sürecinde güçlü ve zayıf yanlarımızı ortaya koyan “SWOT” ve “PEST” analizlerini uyguladık. Bu sayede hem kurumsal olarak nerelerde eksik kaldığımızı hem de iyileştirilmesi gereken yanlarımızın tespitini yapabildik. Bu doğrultuda da yeni dönem planlarımızı gerçekleştirdik. Yeni dönem için stratejik planımızı oluştururken uzun uzun tartışabileceğimiz, stratejik hedeflerimizi belirleyebileceğimiz bir haftalık bir kamp süreci geçirdik.

2022-2024 stratejik planımızda 8 temel stratejik hedef yer alıyor. Bu stratejik hedefleri izleme çalışmaları yaptığımız alanlarda açığa çıkan sahanın ihtiyaçlarını gözeterek oluşturduk. Genel başlıklarla ifade edersek;

  • Kurumsal Kapasitenin Geliştirilmesi
  • Her yılı kapsayan üç ayrı izleme-araştırma (anadil hakkı, erken çocukluk eğitimine erişim hakkı, ÇHS bağlamında kız çocuklarının haklarına erişimi)
  • İnsan ve doğal kaynaklı krizlerin yönetimi için ağ oluşturma
  • Erken Çocukluk Eğitimi (ECE) programına uygun eğitim mekânı kurulması (yeni eğitim modüllerin geliştirilmesi).
  • Çocuk Hakları Akademisi
  • Çocuk Hakları İzleme Merkezi
  • Uluslararası Ortaklıklar Geliştirmek
  • Barış Köyü Kurmak olarak belirtebiliriz.

Kurumsal Destek Fonu’nun 2021-2022 Döneminde Yapılan Başvurulara Dair Değerlendirme Metnimiz Yayınlandı

By | Kurumsal Destek Fonu

Sivil toplum kuruluşlarının (STK) kurumsal kapasitelerinin güçlenmesini desteklemek amacıyla Turkey Mozaik Foundation ve Dalyan Foundation işbirliği, bireysel ve kurumsal bağışçıların desteğiyle hayata geçirdiğimiz Kurumsal Destek Fonu’nun 2021-2022 döneminin başvuru ve seçim süreçleri tamamlandı.

STK’ların bu süreçte öne çıkan ihtiyaçlarının daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla Fonun bu dönemi için yapılan başvuruların yoğunlaştığı konulara, başvuru yapan kuruluşların genel durumu ve ihtiyaçlarına dair değerlendirmelerimizin yer aldığı açıklama metnine buradan ulaşabilirsiniz.